
Yarım Lahana
Delevan gazeteye sarılı yarım lahanayı çıkarıp bir kenara bırakınca sobaya atmak üzere buruşturduğu gazetede bir resimle yumruk yemiş boksör gibi sarsıldı. Gözlerini ovuşturdu. Gazeteyi ütüler gibi düzeltti. Tekrar baktı. Manşet; "Cinderesi'nde çıkan çatışmada Özgür Suriye Ordusu büyük kayıp verdi." Yazının altında kocasının fotoğrafı. Olduğu yere yığıldı.
Saya gazeteye sarılı yarım lahanayı bir tencere içine yerleştirip buruşuk gazeteyi atacağı zaman gözüne ilişen haberle alel acele gazeteyi ütüler gibi düzeltti. Haberi okudu. Bir daha, bir daha okudu. "Allah'ım sana şükürler olsun." diye bir çığlık attı ki ikizleri Eslem ve Bella yerinden fırlayıp annelerine koştu. "Türk Silahlı Kuvvetlerince yapılan bir operasyonda İşid Bölge sorumlusu..... vurularak öldürüldü."
Takati kesilmiş bulutlar taşıdıkları son damlalarını da bir an önce bırakıp bu kesif barut kokularından uzaklaşmak ister gibiydiler. Artık zeytin ağaçları azalmış, yer yer çam ağaçları kendini göstermeye başlamıştı.
Üç gündür yağan yağmurla balçık haline dönüşen zeytin ağaçları arasında yol alan Delavan, kızları Haya ve Elfida ile oğlu Mirvan Muhammed artık üzerlerinde dönenip duran bulutlar gibi onların da adım atacak takatleri kalmamıştı. Türkiye sınırlarındaki ışıklar görüldüğü zaman eşi çocuklarına sıkı sıkıya sarılmış, "Artık çocuklarımın emaneti önce Allah'a, sonra sana." diyerek Delevan'ın gözbebeklerini gözbebeklerine kaynaştırmış, akabinde Özgür Suriye Ordusu saflarındaki silah arkadaşlarını daha fazla yalnız bırakmamak üzere arkasına bakmadan geldiği yöne doğru hızla ilerleyerek kaybolmuştu.
Yaşlı bir çam ağacının altında kısmen kuru bir yer bularak yorgun ayaklarını dinlendirirken, çocuklarının perişan hali Delavan'a bütün yorgunluğunu unutturmuş, nasıl bu hale düştüklerini anlamaya çalışıyordu. Hüsreviye Külliyesi’ne bakan dairelerinde her akşam asker kocasının dönüşünü beklerken en küçük çocuğu; biricik oğlu Mirvan Muhammed ile oynadığı oyunlar, onun muziplikleri zamanının nasıl geçtiğini unutturuyordu Delavan'a. Kızları Haya ve Elfida da babalarının geliş saatine yakın okuldan dönüyorlar, akşam yemeğine Hüsreviye Külliyesi içindeki camiinden gelen ezan sesi ile ara veriyor, ezan bitiminde yeniden iştahla kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Kocası ve çocukları Delavan'ı şımartırcasına yemeklerini öve öve bitiremiyorlardı. Kendisi de her ne kadar inkâr etse de çok güzel yemekler yaptığını biliyordu. Ne güzel anlardı.
Saya ikiz kızları Eslem ve Bella ile Halep Kapalı Çarşısına yakın Baron caddesinin bir arka yüzünde öğretmen olarak görev yaparken kocası İşid'e katılarak kayıplara karışmış, Saya'yı dul mu, evli mi olduğuna karar veremeyecek halde bırakarak bir daha kendisinden haber alamamıştı.
Taze süt anlamına gelen Halep'in ne tazeliği ne güzelliği ne de yaşanılacak bir semti kalmıştı. Daha düne kadar sokaklarda kendine has gülümsemeleriyle birbirlerine selam veren, her dükkânın önünde kendisine ikram edilen bir fincan Halep kahvesini yudumlayan insanlardan eser kalmamıştı. Loş ve havasızlıktan sığınaklarda nefes almak bile büyük bir nimet sayılıyordu. Saya kızlarının "Anne ne zaman banyo yapacağız?" diye söylenmelerine ”İçecek su bulursak buna da şükür.” diye kendi kendine söylenirken kızlarının da ümitsizliğe kapılmamaları için çaba gösteriyordu.
Delavan, Halep'in çıkışında son bir defa daha dönüp canından can koparan yıkılmış, yakılmış şehrine bakarken çocuklarıyla birlikte nasıl bir geleceğe sürüklendiğinden haberi yoktu. Uzaklaşan kocası ve çocuklarının arkasından koştu.
Saya, hem kocasının şerrinden, hem bu kan ve barut kokusundan kurtulmak, hiç değilse ikizlerini hayatta tutmak maksadıyla iki gün önce bombalardan nasibini alan virane evini değil daha çok bütün dertlerini unutturan okulunun acısını duya duya Halep'in kuzeyine doğru gece yarısı yola koyulmuştu.
Almacı Pazarı, bir yokluğun, yoksulluğun, çaresizliğin, vatansızlığın hikâyesine şahitlik ediyordu. Şafak sökerken derme çatma bir göz odada gözyaşı kurumamış bir kadının hohlaya hohlaya ellerini ısıtmaya çalışarak "Mirvan, hadi oğlum iş başına!" derken Delavan'ın içi acıyordu. Mirvan gözlerini oğuştura oğuştura alelacele kalkıp akşamdan hazır ettiği kâğıt mendilleri alıp annesinin "Birşeyler yeseydin." demesine aldırış etmeden odadan çıktı. Delavan, oğlunun büyümüş de küçülmüş olduğunu, yiyecek bir şeyin olmadığının farkında olduğunu biliyordu.
Mirvan, elindeki simidi yarıya bölerek "Al sende ye" dedi, kucağındaki kağıt helvaları satmaya çalışan Bella'ya dönerek. Bella satmaya çalıştığı kağıt helvaları yemeye kıyamadığından uzatılan simidi aldı. Simidin bir parçasını ağzına atarken "Kâğıt helva, kâğıt helva!" diye ünlenerek kırmızı ışıkta duran arabalara doğru uzaklaştı. Neredeyse üç aydır tanışıyorlardı. Bazen birbirlerine yardımcı oluyor, kâğıt helva almayan sürücülere " Kâğıt mendilimiz de var!" diyerek Mirvan'a, Mirvan ise " Kağıt helvamız da var!" diye Bella'ya yardım ettiği de oluyordu.
Saya diğer ikizi Eslem'in hastalığından dolayı ev denilen bu metruk binadan dışarı çıkamadığı zamanlarda okuldaki güzel günlerini hatırlayıp üzülüyor, kocasının baskılarından kurtulduğu için ise seviniyordu. Bu sıkıntıların hiç biri onun eziyetlerinin zekâtı bile olamazdı. Dolayısıyla "Şükretmek için çok sebep var." derken Eslem'e daha sıkı sıkıya sarılıyordu.
Delavan, artık Mirvan Muhammed'in tek başına kâğıt mendil satarak kıt kanaat geçinmeye yetecek para kazanamayacağını biliyordu. Gerçi Allah eksikliğini vermesin bu Türkler inanılmaz insanlardı. İhtiyaç duyduğu giyecek ve olabildiği kadar ev eşyası temin etmişlerdi. Şimdi utana sıkıla bunları alırken arkadaş toplantılarında bu insanlar için söylenenler için utanç içindeydi.
Akşam olmak üzere. Delavan pazarın kuzey kapısında, Saya ise güneydoğu tarafındaki kapısında güneşin batmasını, hatta biraz daha karanlığın basmasını birbirinden habersiz bekliyorlardı. Vaktin geldiğine karar vererek aceleyle pazar yerine daldılar. Pazar yerinde kalan sebze ve meyvelerden hiç değilse yenilebilecek bir şeyler bulmak amacıyla kasaların, döküntülerin arasında dolaşırken birlikte el uzattıkları aynı lahanaya dokundukları anda göz göze geldiler. İkisi de aynı anda ellerini lahanadan çekti.
Hiç konuşmadan, gözyaşlarını saklama gereği duymadan dakikalarca birbirlerine sokulup ağladılar. Saya Halep'te iken sürekli olarak çantasında taşıdığı bıçağını gömleğinin iç taraflarından bir yerlerden çıkararak lahanayı ortadan ikiye böldü. Yan taraflardan çöp olarak atılmış birkaç gazete parçası alarak yarım lahanayı ayrı ayrı sardı. Yine hiç konuşmadan arkasını dönüp karanlıkta kayboldu. Delevan şaşkınlığını üzerinden atıp o da hüzün içerisinde evinin yolunu tuttu.
Çanakkale 08.03.2018
Mustafa Berçin