Veda Ederken
 
"Kalbinizi çitin üzerinden atın, geri kalanlar onu izleyecektir." N.Vincent Peale
 
   Gönlünüzü dese daha inandırıcı bulurdum bu sözü.
   Bu kalp işine oldum olası karşı olduğumu biliyorsun bir tanem.  Ne demek, "Kalbim seni sevdi, kalp kalbe karşı, kalbim sızlıyor" gibi bir sürü laf salatası. Kalp her hangi bir organımız gibi Allah'ın kendisine bahşetmiş olduğu görevleri yerine getiren bir organımız. Başkaca bir anlam yüklemek ona haksızlık etmek olur. O zaman,  sana doğru koşuyorum. Beynim sana koşmayı emrederken, ayaklarım o vazifeyi yerine getirmiyor mu? Eee.  Ne oldu şimdi. Ha kalp, ha ayaklar, ha beyin.
    Bunlar boş lakırdı bir tanem. Her canlıda kalp yok mu? Hangi canlı Kays iken Mecnun oldu? Hadi söyle bana.
    Öyleyse insanlara mahsus olmak üzere aşkın ve sevdanın yükü "gönül" dedir.
 
"Her canlıda kalp var ya gönül kimde?
Sevda olan gönül kalmaz vehimde
Kimileri gider arar hekimde
Halbuki dert bitmez anası gelir."
 
     Düşünsene bir tanem?  Kalp hastası olan bir insan sevmekten vaz mı geçiyor? Sevdalıysa sevdası hastalığı oranında azalıyor mu? Hayır. O halde her şeyi yerli yerinde kullanmak gerekir değil mi canım.
 
   Herhalde N.V. Peale' de gönül demek istemiştir diye düşünüyorum. Şimdi bana ne bunlardan, Peale de kim, neler saçmalıyorsun sen diye kestane rengi gözlerini kısıp suratına, sana ayrı bir güzellik katan suratsızlığını da ilave ederek oturduğun yerden her zaman yaptığın gibi hafif yana döndüğünü görüyorum sanki. Bütün küsmelerinde yapardın hani. Gelip sana sarılmamı istediğin zamanlarda yaptığın en iyi şey bu değil miydi? Benim de canıma minnet. Küslüğümüz en çok bu kadar sürerdi. Küslüğümüzün en güzel yönü de barışmanın verdiği mutluluktu değil mi?
 
    Bu konuda sana hep Yahya Kemal'in olayını örnek verirdim. Ve sen her defasında benim aklımı oynatacak şekilde tebessüm ederdin. Allah'ım gülmek/ tebessüm etmek bir insana bu kadar mı yakışır. Hani, Yahya Kemal milletvekili olduğu zamanlar tabii ki vaktinin çoğunu Ankara da geçirmek zorunda kalıyormuş. İstanbul aşığı olduğunu bilmeyen yoktur Yahya Kemal’in. Bir gün gazeteciler kendisine "Ankara'nın nesini seviyorsunuz?" diye sorunca, "İstanbul'a dönüşünü" demiş. Ben de senin küsmelerini hep sevdim. Çünkü ödülüm her zaman beklediğimden fazla oluyordu.
 
   Bir tanem; bak sana ne anlatacağım. Konuyla ne ilgisi var demeden önce sonuna kadar oku lütfen.  "Aceleciliğim, tezcanlılığım senden bulaştı bana" diyeceğini biliyorum. Ne yapalım "Kıratın yanında kalan ya huyndan, ya suyundan" demişler. O kadar olsun yani. Şimdi gönül dedik ya; aslında ona sevmesini, aşık olmasını, sadakat etmesini veren Allah'tır. Şimdi sana desem ki yemek yediğimiz zaman doyuyoruz değil mi? Doyuyoruz. Bizi doyuranın yemek olduğunu mu sanıyorsun? "Kazancın, rızkın, yiyeceğin kendisinde herhangi bir besleyicilik, menfaat ve doyuruculuk yoktur. Allah o kazanca ve rızka bereketini vermedikten sonra bunlar insana hiç bir fayda vermezler. Bu İslami bir itikattır. Türk Milletinin bütün fertleri bu itikat üzeredir."** Lütfi Özaydın, Çelimli Çalım, Sayı 17.
 
   Ekmek insanı doyurmaz. Ekmekteki doyuruculuk Allah’ın ona “doyur” emri ile gerçekleşir. Çoklarının dediği gibi, her ne kadar katılmasam da kalp, benim anlayışıma göre gönül Allah’ın ona bahşettiği “sev” emri ile o emri yerine getirmektedir.
 
    Galiba yolum hep yokuşa sardı benim. Yahut ta ben kendimi hep yokuşa sürdüm. Mutluluk denilen şey yanı başımda imiş de ben körmüşüm. Onu görmekten aciz bir insanmışım. Hep kovalamışım bilinçsizce, ahmakça. Ben kovalamaya çabaladıkça da onun benden kaçtığını göremeyecek kadar bönmüşüm. Bak bununla ilgili olarak çok bildik bir hikaye anlatayım. Meramımı daha kolay ifade etmiş olurum canım.
 
     Anne kedi sürekli kuyruğu ile oynayan yavrusuna sordu:
 
     “Neden kuyruğunu kovalayıp kendini yoruyorsun yavrum?”  Yavru kedi;
 
     “Mutlu olmak için anneciğim, mutlu olmanın da kuyruğumda olduğunu öğrendim, kuyruğumu kovalıyorum, kovalıyorum, onu yakaladığım zaman çok mutlu olacağım” dedi.
 
     Anne kedi gülümsedi.
 
     Gençliğimde ben de senin gibi, mutluluğun kuyruğumda olduğuna inanıyordum. Senin gibi her daim kuyruğumu yakalamak için çabalıyordum. Yıllar geçtikçe anladım ki; ne zaman onu kovalasam o benden uzaklaşıyor. Ne zaman kendi işime baksam o hep peşimden geliyor” demiş.
 
    Halimi bundan daha iyi anlatacak, ifade edecek bir cümle bulamıyorum.
 
    Muhabbet denilen şeyin aniden başlayabileceğini ancak birdenbire yok olmayacağını biliyoruz elbette. Benim de sende en çok sevdiğim yönlerinden biri buydu. Muhabbet etmek. Tartışmalarımızda bile bir güzellik, bir zarafet, bir incelik yok muydu sence? Saatlerce konuşup ta benim gibi tez canlı bir insanın sıkılmadan dizinin dibinde oturmasını hala hayra yoramıyorum. Bak gittin hala seninle mektup aracılığı ile de olsa muhabbet edebiliyorum. Sana olan hasretimi kağıda döküyorum. Kendimi güçlü, kuvvetli, yiğit biliyordum. Değilmişim. Gidişine engel olacak kadar güçlü değilmişim meğer. Şimdi gücüm, sözüm, nazım ancak kalemime yetiyor ne yazık ki.
 
"Bir tanem
Madem ki vedanın zamanı geldi
Herkes hissesine düşeni alsın.
 
Mutluluğu sen al, hak eden sensin
Kedere talibim, o bende kalsın.
 
Bedel ödemeli ihanet eden
Sadakat edeni Rabb'im saklasın.
 
Çıkarken kapını aralık bırak
Hiç değilse kokun rüzgarla gelsin.
 
Yolun açık olsun güle güle git
Mutluluk daima yoldaşın olsun.
 
Hayat bazen böyle şakalar yapar
Şu an sevgiliyiz birazdan elsin.
 
Ayrılık yazmazdı kitabımızda
Sebep olanlar da Allah'tan bulsun.
 
Elveda sevgilim, elveda artık
Bahtın açık olsun kaderin gülsün."
 
   Sen payına düşen mutluluğu al, keder bana kalsın.
   Hoşça kal. Allah'a emanet ol bir tanem.