Uçmak
Yıllar önceydi. Annemle siyah-beyaz bir fotoğrafa bakıyorduk. Kartın arkasında “1970” yazıyordu. Annem 24 yaşında, dördüncü bebeğini, yani beni doğurmuş. Şöyle böyle 6-7 aylık falanım.
Bir bebek arabası; içinde ablam, başka bir bebek, bir de ben oturuyoruz. Nasıl olduysa, kameraya da bakmışız. Annem ayakta, yanında çok genç bir kadın, onun yanında iki dayı kızlarım ve en sağda anneannem... Anneannemi hep aynı hatırlıyorum. Hiç mi değişmemiş ki?.. “Evet” dedi annem, “Anam hep aynıydı.” Bebeği gösterdim:
-Bu kim?
-O da kız bebekti. Çok küçüktü. Annesi fotoğraf çektirirken ikinizin ortasına koydu bebeğini.
-Annesi kim, akrabamız mı?
-Bak bu, benim yanımdaki... Sokağımıza yeni taşınan kiracılardan biriydi. Komşumuzdu yani. Bir sene kadar oturdular, taşındılar sonra.
-Güzel gülüyormuş.
-Öyle... Güzeldi de... Daha 16 yaşındaydı.
Hiç merak etmemiştim o kadını. Öylesine hayatımıza girip çıkan biri gibi düşünmüştüm.
Bugün, o fotoğraf yine geçti elime. Baktım bir daha hatırladım, onu hiç merak etmediğimi. Bir şey daha hatırladım sonra; “O, uçmayı biliyordu.” demişti annem.
-Kollarını açtığında sanki sırtından da kanatları çıkardı. Atlayıverirdi damdan aşağı. “Dur, merdiven getirelim.” derdik, beklemezdi. “Ne olacak canım atlarım ben, zaten uçabiliyorum ki...” derdi. Hatta bir gün bana; “Eğer atlayınca, yere küt diye düşmek istemiyorsan, kollarını daha çok çırpacaksın. Çok yüksek bir yerden atlıyorsan, yanında biri daha olacak, onun kanatlarıyla seninkini birleştireceksin, ancak o zaman, süzüle süzüle, istediğin yere inersin. Hele aşağıda seni bekleyen bir çift göz varsa tam da onun gözlerine inersin.” demişti. Uçmayı bilirdi yani...
....
İnsanların uçamadığını ben ne zaman öğrenmiştim, şimdi onu düşünüyorum.