Etrafına boş gözlerle bakıyordu. Burası hiçbir şeye benzemiyordu artık. Annesi ona seslendi:
-Ahmet yanıma gel. Elimi bırakma.
- Tamam anne. Şu taşın arasında sıkışan topumu alıp geliyorum.
Annesinin başı kanıyordu. Ahmet bir taraftan annesine bir taraftan da topuna bakıyordu. Öyle ya, onun geride kalan tek oyuncağıydı o top. Ne de güzel oynarlardı arkadaşlarıyla. Tozu dumana katardı topa her vuruşunda. Arkadaşları onu kıskanırlardı. Ama o kendini oyuna öyle kaptırırdı ki onların kıskanç bakışlarını hiç fark etmezdi. Çocukluğunu görüyordu o topun her çizgisinde. Neden taşların arasındaydı o top? Annesinin başı neden kanıyordu? Neden sokağındaki evler yerinde değildi artık?
Ahmet altı yaşındaydı. Annesinin biricik oğluydu. O taş yığınlarında kaybolan bir sürü hayat vardı. Aliler, Ayşeler, Sümeyyeler, Zehralar, Hasanlar... Neredeydiler? Neden herkes ağlıyordu? Neden herkes bir tarafa koşuşturuyordu? Ahmet, sadece annesine ve oracıkta sıkışan topuna bakıyordu. Topu da son nefesini vermek üzereydi. Yoksa annesi de mi ölmek üzereydi?
O sırada, yanına yaklaşan yaşlı bir adamın onun başını okşadığını fark etti. Bu adam onun dedesiydi.Yüzündeki acı, şaşkınlık birden kayboldu. Dedesi onun hem annesini hem de topunu kurtarabilirdi. Ama dedesi de zor durumdaydı. Belli ki onun da canı yanıyordu. İniltilerinden, zor nefes alışından anlayabiliyordu bunu Ahmet. Dedesi gözyaşlarına hakim olamadı ve Ahmet'e sarılarak kendisine dikkat etmesini tembihledi. Ahmet dedesinin ne demek istediğini anlamadı. Neden herkes acı çekiyordu. Annesi, çok sevdiği topu ve şimdi de dedesi. Hiçbir şey anlamıyordu. Neden evi bir taş yığınıydı? İnsanlar neden koşuşturuyorlardı? Dedesi neden ağlıyordu?
Ahmet o sırada yanına birkaç askerin yaklaştığını gördü. Bunlar niye gelmişti? Annesi yanındaydı. Topuna her an kavuşabilirdi. Dedesi de yanındaydı. Şaşkın bakışlar arasında bir an annesinin başının yana düştüğünü ve artık ona sevgi dolu gözleriyle bakamadığını fark etti. Topunu unutmuştu. Dedesi de askerlere bir şeyler fısıldıyordu. İki asker Ahmet'in elinden tutarak onu o taş yığınlarının arasından uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Ahmet ne olduğunu anlamıyordu. Annesi neden ona seslenmiyordu? Artık, topunu neden o taşların arasından almak istemiyordu? Sadece ağlıyordu o anda. Annesinin elini tutarak, dedesiyle birlikte o taş yığınlarından çok uzaklara gitmek istiyordu. Nasıl olsa yeni bir top alabilirdi kendisine. Hem daha güzelini hem de toprak rengi olmayanını. Tertemiz ve capcanlı. Bir vuruşunda çok uzaklara fırlayabilecek sağlam bir top. Ahmet bütün bunları hayal ederken kendisini bir arabada buldu. Nereye gittiğini bilmiyordu. Sadece arkasında kalan taş yığınlarının arasındaki annesine, dedesine ve topuna bakıyordu. Etrafındaki yıkıntılara, koşuşturan, ağlayan insanlara boş boş bakıyor ve eline tutuşturulan bir parça ekmeği yemeye çalışıyordu.
Ahmet'in gözyaşları da akmıyordu artık. Çaresizlik ve şaşkınlık içinde askere sordu: "Nereye gidiyoruz ağabey?" Asker hiçbir şey söyleyemedi. Sadece ona gözünün ucuyla baktı. Taş yığınlarının arasından kurtarılmayı bekleyen başka Ahmetlere, Hasanlara yetişmek için yola umutla devam etti.
Seferi Nurcan Ören