.jpg)
Denizden esen hafif rüzgar ile etrafa yayılan iğde kokularından bayılacak gibiydim. Golden Retriever cinsi köpeğim ise bu kokuya aldırmadan burnu yerde kendi aromasını arıyordu sanki. Güneş gülümseyen yüzünü göstermek için acele etmiyor, ufuktaki kızıllık belli belirsiz ben de varım diyordu. Deniz dalgaları ise gönülsüz aşıklar gibi kayalıklara çarpıyor, öylesine bir öpücük kondurarak soğuk taşlara, kendini kayalar arasında saklıyor ve aradan sıvışıp kayboluyordu.
Daha kimsecikler yoktu ortalık yerde. Birazdan tek tük düşmeye başlarlar, "Keşke gelmeseler" diye geçirdim içimden. İğde kokularını kimseyle paylaşmak istemiyordu bu sabahın köründe gönlüm.
Her zaman olduğu gibi Limana doğru yöneldi can dostum. Gelip gelmediğimi kontrol etmeyi de unutmadı tabii ki. Her zaman aynı şeyi yapıyor. Mesafeyi kontrol ederek uzaklaşmamaya çalışıyor. Sadakatinden asla şüphe etmiyorum. Öyle sadık,öyle cana yakın, öyle samimi bir dost ki; arasanız bulamazsınız bu zamanda.
Dün yaşanan tatsızlıktan hala kurtulabilmiş değilim. İşyeri sahibim olacak şeytan ve oğlunun elinde(benim şeytanım ) oyuncak oldum. Kendi kendime ne küfürler ettim. "Senin ticaret neyine be ahmak. Otur oturduğun yerde. Elinde avucunda ne varsa onu da kaybettin. Şimdi sümsük sümsük döv dizlerini."
Elime bir kaç tane taş aldım rast gele atmaya başladım. Attığım her taşı Golden Retriever cinsi köpeğim alıp tekrar bana getiriyor. Ben atmaktan usandım, o dili bir karış dışarıda olmasına rağmen sanki bana "tekrar at" dercesine bakıyor. Tuhaf bir şekilde kendimi rahatlamış hissettim. Aklıma nereden geldi bilmiyorum; Archimedes gibi "buldum, buldum " diye haykırdığımın farkına vardım utana sıkıla. Etrafıma bakındım bereket kimsecikler yoktu. Taş atmaya tekrar başladım. Attıkça rahatlıyor, huzur buluyordum sanki. İğdelerden yaylan o enfes kokular da cabası.
Ertesi gün, bir sonraki gün, daha sonraki gün aynı tarafa dönerek taş atıyor, attığım her taşı da Golden Retriever cinsi köpeğim geri bana getiriyordu Yine böyle günlerden biri. İnce, tiz bir sesle uykudan uyanmışım gibi irkildim. Atmak üzere olduğum taş ile kolum havada asılı kaldı.
" Hayrola Mustafa bey, günlerdir sizi izliyorum, taş atıp duruyorsunuz, valla merak ettim doğrusu. Ne iştir?"
Yüzüne tuhaf tuhaf baktım. Bizim her zamanki yürüyüş ekibinden. Adını sanını bilmiyorum ama, siması tanıdık. Yürürken ne zaman devrilecek diye hep merak etmişimdir bu adamdan. Sıska bedenine aldırmadan durmadan yürüyor. Sanki atacak bir gram eti olsa şaşırmayacağım doğrusu.
"Hiç" dedim. " Şeytanımı taşlıyorum."
"Saçmalama " dedi. "Burası Mekke mi? "
"Değil ama" dedim. "Benim şeytanım burada, şimdilik bununla idare ediyorum."
Güldü. Terli alnını elinin tersi ile silip ayrıldı. Ayrılırken "delirmiş bu" dediğini de duymadım sanıyor.
İki gün sonra Harman Yerinde ben yine yürüyüşümü tamamladım, şeytanımı taşlamaya başladım. Yönüm tabii ki Ezine. Aklımı seveyim. Kendi kendimi mutlu etmeyi nasıl da başardım diye içtenlikle güldüm. Artık umurumda değildi anlamsız bakışlar. Dudak altından gülümsemeler. Terli bedenleri içinde yanımdan geçenler, hiç değilse on beş yirmi saniye duraklıyorlar ve benim hareketlerime anlamsız anlamsız dudak bükerek bakıyor ve yürümeye veya koşmaya devam ediyorlar.
Sanıyorum 20. Günümdü şeytanımı taşlamaya başlayalı. Daha önce bana sataşan sıska bedenli adamın yanıma sokulduğunu hissettim. Gülerek hoş geldin der gibi başımı hafifçe salladım. Tebessüm etti. Mırıldanarak, "Ben de şeytanımı taşlayabilir miyim?" dedi. Gülmemek için kendimi zorladım. "Tabii, neden olmasın" dedim. Hazırlıklı gelmiş. Eşofmanının cebindeki taşları sol eline aldı. Benim taş attığım yöne doğru çakıl taşlarını atmaya başlayacaktı ki; " dur" dedim. "Senin şeytanın hangi tarafta?" Eliyle kuzey tarafını gösterdi. "Olmaz o zaman " dedim. "Sen kendi şeytanını taşla" Duraksadı. "Peki" dedi. Kendi yönüne doğru hem taş atıyor hem de öfke dolu bir hırıltı ile söyleniyordu. Bu arada benim Golden Retriever cinsi köpeğim her taşa seğirttiğinden artık yeter der gibi dili bir karış soluyup duruyordu.
Ertesi gün orta yaşlı, kilolarını saklamak istercesine salaş bir kıyafet giyinmiş bir kadın katıldı aramıza. Doğrudan benimle sırt sırta vaziyette taş atmaya başladı. Ben anlamsız anlamsız kadının taş atmalarına bakarken isminin Zeki olduğunu öğrendiğim sıska adam "Sizden izin almadım ama ben davet ettim " dedi. Bu arada kadın bana dönerek saygıyla kabul edilmesini ister gibi bir bakış fırlattı. Güldüm. "Şeytanıyla arası bozuk olan gelsin" dedim içimden.
Bu sabah yaklaşık 15 kişiyiz. Golden Retriever cinsi köpeğim artık bağlı. Zavallı hayvan koşmaktan ayakta duramayacak hale gelince bağlamak zorunda kaldım. Her sabah ummadığım kadar keyifli geçiyor. Yeni yeni insanlar tanıyorum. Gerçi hepsini sima olarak tanıyordum ama isimlerini, ne iş yaptıklarını, şeytanlarını, velhasıl bir çok şeylerini öğrendim. Allah var hiç biri saygıda kusur etmiyorlar bana karşı.
"Şeyhim" dedi. Cılız bir ses. İrkildim. Arkamı döndüğümde 65- 70 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim uzun sayılabilecek boyu ve hafif kamburlaşmış sırtı ile iki elini göbeğinin üzerine bağlamış adamı gördüm. Şaşkınlığımı anladı. Ellerime uzandı. İttim geri çekilerek. Çemberden biri daha yanındakine, "Günümüzün kutbu, ermiş ama belli etmiyor." diye fısıldadığını duydum. Kan beynime sıçradı.
"Ulan teres." Dedim içimden. "Ne şeyhi, ne kutbu, ne ermişi?"
Artık sayımız sayılamayacak kadar çoğaldı. Attığımız taşlar birbirimize değmeyecek uzaklıkta birkaç çember oluşturduk. Benim olduğum çemberin içine girmeye can atanlar var ama, kendini kıdemli sayanlar buna müsaade etmiyorlar.
...............
Hakim sanki başka işi yokmuş gibi arkasına yaslandı. Çatık kaşlarının arkasındaki dalga geçer ifadeyi gizlemek istercesine;
"Anlat bakalım şeyhim" dedi otoriter bir sesle. Bu arada savcı beyle de göz temasında bulunmayı ihmal etmedi.
"Efendim ne şeyhi, ne tarikatı, ne müridi" dedim. Bu arada katibe hanımla göz göze gelmemeye de gayret ediyordum. " Bize yıllarca doğruluktan, erdemden, faziletten bahsettiğiniz yalan mıydı?" der gibi bakan kara gözlerinden kaçınıyordum.
"Bunlar şaşırmış olmalı" diyerek arkamda sıralanan kadınlı erkekli, genç yaşlı onlarca kişiye doğru dönüyordum ki; Hakim bey, " Dön önüne " diyerek kestirip attı.
"Efendim ben öğretmen emeklisi bir insanım. Geçim şartları malumunuz. Emekli olduktan sonra bir şeyler yapayım istedim. Eğitim durumuma uygun olur diye öğrenci yurdu açmaya karar verdim. Vermez olaydım. Memurluktan gelme birinin ne işi olur ticaretle. Mal sahibi İbrahim efendi ve babası ile yaptığım sözleşme hayatımı alt üst etmeye yetti. İyi niyetin ticarette yeri olmadığını öğrendim ama maalesef bu çok acı oldu, canımı çok yaktı."
" Her gün sıkıntılarımı atlatmak üzere Kepez Kordon boyunda Golden Retriever cinsi köpeğim ile yürürken Ezine'li İbrahim'e olan hıncımı " Şeytanım bu benim" diye taşlamaya başladım." Meğer şeytanı olan ne çok insan varmış. Günden güne etrafımdaki halka büyüdü, büyüdü. Şeyh uçmaz mürid uçurur derler ya. Beni de uçurdular, kaçırdılar. Kimi şeyhim dedi, kimi kutbum dedi, kimi evliya dedi"
"Şeytanlar insana mı benziyor? " dedi hakim bey.
"Bu konuda öyle düşünüyorum efendim" dedim. " Kutsal Kitabımızda bu konuda ayetler var. Nas Suresi insan şeytanlarından bahsetmekte" dedim.
Hakim bey " ya öylemi, sizinde şeytanınız var mı savcı bey ?" derken savcı beyin tebessümü görülmeye değerdi.
Ve ben oradan kaçtım efendim.. Kaçtım kaçmasına da, ben kaçtıkça bunlar beni kovaladı. Kimseye bu işin saçma olduğunu, kendi kendimi rahatlatmak için bu işi yaptığımı anlatamadım. "Şeytanına taş atanlar tarikatı" böylece ortaya çıktı.
"O kendisini saklıyor hakim bey, günümüzün kutbu" diye haykırdı arka sıralardan biri. Hakim bey;
" Mahkemenin huzurunu bozuyorsun, atın şunu dışarı" derken mübaşir birini kapının dışına çıkardı. Salonda homurtular yükselirken hakim bey elindeki tokmağı sert bir şekilde kürsüye vurarak sükuneti sağladı.
Ben boncuk boncuk terler dökerken hemen arkamdaki sıradan fısıltıyla" kurban olayım şeyhim" diye bir inilti duydum.
"Bu gazetedeki boy boy fotoğraflar için ne diyorsun?" diye sordu hakim bey.
"Efendim vallahi haberim yok, dahlim olmadı. Kim ne maksatla o fotoğrafları çekti, ve yayınladı inanın bilmiyorum." dedim.
Arka sıradan birisi fısıltıyla, " Bundan sonra bir kaç taş da adliyeye doğru atalım arkadaşlar" dediğini duydum. Bereket hakim bey savcı ile, elleri dudaklarını kapatarak bir şeyler konuşuyorlardı da duymadılar.
Hakim bey duruşmaya Aralık ayının 16. Günü saat 10.30 da olmak üzere ara verip çıktı.
Ünümüz artık Çanakkale'nin dışına taşmıştı. Çevre il ve ilçelerden Harman yerine gelip şeytanını taşlayanlar mı dersiniz, sırf seyir olsun diye gelen meraklılar mı dersiniz, bunu siyasi çıkarları uğruna kullanmaya çalışanlar mı dersiniz, "canım artık Mekke'ye gitmenin ne alemi var, şeytan nerede ise orada taşlanmalı" diyen mi ararsınız ne derseniz deyin işte.
Artık evimin dışarısına çıkmaya çekinir oldum.
"Şeyhim sayende bütün sıkıntılarımdan kurtuldum. Allah senden razı olsun. Bütün dualarımda artık sen varsın."
" Şeyhim, efendim kurbanın olayım şu benim haytaya bir dua etsen de hayırlı bir kısmeti çıksa."
"Kutbum, benim de işim bozuldu. Kendimi içkiye verdim. Hanım beni terk etti. Bir himmet et."
"........................................"
Öyle mi teresler. Tamam. İstediğiniz gibi olsun. Siz istediniz. Günah benden gitti.
.............................
Dizimin dibinde oturan hakim bey kalkıp çay servisi yapıyor. Koskoca iş adamları dudaklarımdan çıkacak miktarı şeksiz şüphesiz onaylayacaklarını beden dilleriyle ifade ediyorlar. Müritlerim el pençe divan durmakta. Allah var saygıda kusur etmiyorlar. Oturduğum kaz tüyü koltuğumdan müritlerimi yukarıdan aşağı süzerken içimden "siz istediniz teresler, beni de dinden imandan çıkardınız ya. " dedim. Arkasından; " Bir toplum özündeki güzel meziyetleri değiştirmedikçe Allah Teala da onlara lütuf buyurduğu nimetlerini ve iyi hali değiştirmez." Mealindeki ayeti hatırlayıp oradan kaçtım. Mercedes arabamın kapısını aralayıp "buyur şeyhim" diyen şoförümün arkamdan alık alık bakmasına aldırmadan.
Çanakkale 20 Kasım 2017
Mustafa Berçin