Sırça Köşk

KİTABIN ADI: SIRÇA KÖŞK

YAZARI: SABAHATTİN ALİ

Türü: Öykü, 141 sayfa

Yapı Kredi Yayınları, 66.baskı

Okuma Tarihi:3-18 Ekim 2025

 

Yazar Hakkında Kısa Bilgi:

“Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de Gümülcine’de doğdu. 2 Nisan 1948’de Kırklareli’nde öldü. İstanbul İlköğretmen Okulu’nu bitiren S. Ali, Yozgat’ta bir yıl öğretmenlikten sonra, 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nca Almanya’ya gönderildi. (…) 1945’te Bakanlık emrine alındı, İstanbul’da Markopaşa adlı mizah gazetesini çıkardı. 1948’de bir yazısı yüzünden tutuklandı, üç ay kadar hapis yattı. Sürekli izlendiği için yurtdışına kaçmak istedi, ancak Kırklareli dolaylarında bir kaçakçı tarafından öldürüldüğü iddia edildi. İlk yazıları Balıkesir’de Irmak dergisinde çıkan (1925/26) Sabahattin Ali, 1930’lu yıllarda öyküye gerçekçi ve yeni bir soluk getirdi. Öykü kitapları: Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947). (…)

1999’da Kuyucaklı Yusuf, 2007’de Kürk Mantolu Madonna, 2008’de İçimizdeki Şeytan Editions du Rocher tarafından yayımlanmıştır. (…)” (1.sayfa)

 

 

“Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. ‘Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin? Diyorlar. ‘Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?”

                                                                                                     “Bahtiyar Köpek” adlı öyküden

 

 

            SABAHATTİN ALİ’DEN DÜŞÜNDÜREN

                                                                   HÜZÜNLENDİREN

                                                                                            ŞAŞIRTAN

                                                                                                               ÖYKÜLER

       Hayat hikâyesiyle, üslubuyla, duyarlılığıyla adından hep söz ettiren ve her dönem çok okunanlar arasında olan Sabahattin Ali, bu öykü kitabında da başlıkta da yer verdiğim duyguları ve sizin de okurken hissedip adını kendinizin koyacağı birçok duyguyu hissettiriyor. Duygu ve düşünce dünyası oldukça zengin ve çarpıcı olan bir yazar Sabahattin Ali.

           Samimi, insana derinden dokunan üslubuyla, seçtiği konularla ve çizdiği karakterlerle her öyküsüyle okuru etkilemeyi başaracak güçte bir kaleme sahip.

Tabii yüreğindekini yüreğinizde duyabilirseniz. Betimlemeleri, diyalogları ve kurgudaki başarısıyla okuyucuyu sürüklüyor. Dünden bugüne hâlâ çok okunanlar arasında olması tesadüf olmasa gerek. Onu bugüne taşıyan ve kitap listelerinde yer almasını sağlayan; işte, o son derece özgün, samimi üslubu ve kurgudaki başarısının yanı sıra gözlemlerini, yaşadıklarını başarıyla hikâyeleştirmesidir.

             Kitaptaki öykülere dair aldığım kısa notlarla devam etmek istiyorum.

 

“Portakal”: Bir vapur betimlemesiyle başlıyor öykü. Bu öykü ilgimi çekmedi. Beni fazla etkilemedi. Sadece başlarda ve sonda etkileyici cümleler var. Yoksulluğu, çaresizliği anlatan bir hikâye.

 

“Beyaz Bir Gemi”: Bir ressamın resim yaparken hissettiklerine tercüman olmuş. Merak, heyecan uyandıran, mizahi yanı da olan bir hikâye. Zevkle okudum.

 

“Çünkü sanat, yeryüzünde ve insanların içinde olup bitenleri, çöplükle sarayı aynı hakikatten uzak ve güzelleştirici örtüye bürüyen ay ışığı gibi, tatlı bir yalan bulutunun arkasından göstermeye mecburdu, sanat eserinden faydalanabilecek durumda olanlar, her şeyden önce avunmak, oyalanmak istiyorlardı; sanatkârın ekmeği de işte bu tatlı rüya meraklılarına bağlıydı…” (18.s.)

 

“Katil Osman”: Hapishane ortamını betimleyerek başlıyor hikâyesine. Hikâyede çoğunlukla Katil Osman’ın hikâyesi aktarılmış. Hapishane ortamının, mahkûmların psikolojik durumlarının başarıyla yansıtıldığı bir hikâye.

 

“Böbrek”: Hastalık sürecini işleyen etkileyici bir hikâye. Hasta psikolojisi yansıtılmış.

 

“Cigara”: Yazar (anlatıcı), Beyoğlu’nda bir kavgaya tanıklık ediyor ve onları yatıştırmak için araya giriyor. Neden kavga ettiklerini soruyor ve bir kız meselesi olduğunu öğreniyor. Hikâyede yer yer müstehcen ifadeler de var. Tabii bunlar da yansıttığı olayın geçtiği mekânın ve olayın kahramanlarının bir gerçeği. Yazar, Beyoğlu’nda gece yarısı nasıl bir dünya (hayat) olduğunu gözler önüne sermiş.

 

“Millet Yutmuyor”: Bu da diğer öyküler de olduğu gibi kahraman bakış açısıyla yazılmış. Büyük şehirlerimizden birinin parkında her sene kurulan bir panayırı betimleyerek başlıyor öyküsüne. İnsanların umutlarını bağladıkları, geçimlerini sağladıkları bir işe -sonuç alamadıkları halde- nasıl tutunma çabası içinde olduklarını anlatıyor. Paragraf uzunluğunda çok uzun bir cümle de var bu hikâyede.

 

“Bahtiyar Köpek”: Etkileyici bir giriş yapmış. Okurlarına sesleniyor samimiyetle. Beğendiğim bir hikâye. Yazar bu kez mutluluk, iyimserlik telkin eden bir hikâye yazacağını baştan söylemiş. Mutlu bir köpeğin hikâyesini yazmış. Aslında gerek hikâyenin başında gerek sonunda önemli bir gerçeğe dikkat çekiyor: Mutluluğa mutsuzluktan daha az rastlandığına…

 

“Çilli”: Anlatıcı gece Kordon’da yürürken bir gemici barına gidiyor. Bardaki bir kadını tanır gibi oluyor. İşte o acı hikâye o zaman başlıyor. Barda tanır gibi olduğu kadın öğrencisi çıkıyor: Nigar. Nigar, başına gelen acıklı olayları anlatıyor. Hocasından çocuğuyla ilgilenmesini ve iki yaşına kadar kalabileceği bir çocuk yuvası bulmasını istiyor. Etkilendiğim hikâyelerinden biri. Bir genç kızın yaşadığı acılar anlatılmış.

 

“Dekolman”: Dikkat çekici bir konusu var. Anlatıcı tercümanlıkla geçimini sağlıyor. Özel bir hastane sahibinin evinde kalıyor. Doktorlara tıp dergilerinden tercümeler yapıyor. Sonu çok çarpıcı bir hikâye.  Beğendiğimi belirtmek isterim.

 

“Cankurtaran”: Her satırı yürek sızlatan acıklı bir hikâye. İnsanların ne kadar kötü olabileceğini, çaresizliği, yoksulluğu ortaya koyan çarpıcı bir hikâye. Çok etkilendim ve çok üzüldüm. Bir de sinirlendim. Bu kadar da kötülük olabilir mi ki!  Oluyor maalesef!..

 

“Çirkince”: Kitaptaki en uzun hikâye ama oldukça akıcıydı. Şirince’nin (eskiden Çirkince’ymiş adı) geçmişten günümüze nasıl kötü bir şekilde değiştiğini içiniz sızlayarak, düşünerek okuyacaksınız.

 

“Kurtla Kuzu”: Hücreden yeni çıkarılan Rifat’ın duygularını anlatarak başlamış öyküye. Hapishane koşullarını, insanın vicdanını sarsacak bir şekilde, tüm çıplaklığıyla yansıtan sorgulayıcı, yaşatılan işkenceyle kan donduran bir hikâye. Yapılan işkenceler, insanın içini acıtıyor, yüreğini sızlatıyor. Çok etkileyici bir hikâye.

 

Bu her biri birbirinden farklı konuları işleyen, dikkat çekici hikâyelerin ardından yine dikkat çeken ilgiyle okuyacağınız dört masalla buluşuyorsunuz: Bir Aşk Masalı, Devlerin Ölümü, Koyun Masalı ve Sırça Köşk.

 

Benim favorilerim; Bir Aşk Masalı ve özellikle Sırça Köşk masalı. Bu masallar diyarından birkaç alıntıyla yazımı noktalamak istiyorum. Herkese iyi okumalar!

 

“Asıl bahtiyar, bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil, ona erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir ‘Ah!’ diyerek düşüp ölebilendir.” (Bir Aşk Masalı, 127.s.)

 

“Yeryüzünde, hiçbir şey, ne kadar uzun ömürlü olursa olsun, sonsuz değildir.”

                                                                                                     (Devlerin Ölümü, 129.s.)

“Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın…”

                                                                                                                (Sırça Köşk, 141.s.)