ŞEYTANIN KIBLESİ

Allah'ın izni olmadan hiç kimse inanmaz ve (Allah) pisliği (huzursuzluğu, azabı), akıllarını kullanmayanların üzerine kor. *
Yapacağım konuşmayı ve okuyacağım şiiri sular seller gibi ezberlemiştim, irticâlen konuşma daha etkili olur diyerek. Sahneye çıktığım an nutkum tutuldu. Ellerimin bu kadar ağır, bedenimde bu kadar fazlalık olduğunu sahne ışıkları yüzüme vurunca fark ettim. Aklımda zerre miktarda bir bilgi kırıntısı kalmamıştı. Uğultular, baş dönmesi ve bütün bedenimi saran ateş, alnımdan boşalan terler... Derin bir nefes aldım. 'Bundan kötüsü olamaz' dedim kendi kendime. Titreyen ellerimle mikrofona uzandım;
" Değerli izleyicilerim" dedim. " Huzurunuza çıkarken sizlere yapacağım konuşmayı ve okuyacağım şiirimi sadece Yüce Allah'ım ve ben biliyordum. Şimdi ise sadece Yüce Allah biliyor." Mikrofonu bıraktım.
Üç beş saniye kadar ( ki benim için günler aylar kadar uzun ) bir sessizlikten sonra bir alkış tufanı koptu ki ürkmedim dersem yalan olur. Kimileri de ayakta alkışlıyor beni. O an sanki geriye sarılan film şeridi gibi hafızam yerine geldi:
-Köyümüzün yeni yapılan camisinde ilk cuma namazını kıldığımız zamanı hiç unutmuyorum. Allah rahmet etsin Talan Ahmet, cemaat namazı bitirip kapıya yönelince, iki kolunu çıkış kapısını kapatacak şekilde makas gibi açıp;
"Komşular şurada kimse yokken size bir şey anlatacağım" demişti, bizlerin şaşkın bakışları arasında. Şimdi ben de, kimsenin olmadığı bir zaman diliminde, size bir hikaye anlatacağım:
116. Jandarma Alay Komutanlığının güney tarafı: Oldukça geniş sayılabilecek bir bahçe... Bahçenin ortasında ben diyeyim 50, siz deyin 100 yıllık kocaman bir çınar ağacı... Onun geniş dallarının uzandığı yerden itibaren de irili ufaklı zeytin ağaçları, birkaç tane elma, iki tane hünnap, Trabzon hurması ve çiçekler... Oldukça bakımlı bu bahçede Çamur Hayri, iki kızı ve karısı ile yaşıyordu.
Şehrin hemen çıkışında, Çan yolu üzerinde yaklaşık 30 haneli ( 10 - 15 yıl öncesi en azından 100 hane olduğu söylenir) köyün, yıkılmaya yüz tutmuş metruk evlerinin birinde ise Celep Sami ve karısı -çocukları olmadığı için- bir Ayvaz bir Köroğlu misali yalnız yaşamaktaydılar.
Çamur Hayri'nin tek dostu - ki başka dostu yoktur- Celep Sami'ydi. Celep Sami her cuma istisnasız pazara uğrar sonrasında ise Çamur Hayri ile buluşurdu.
Çamur Hayri, karısının makineli tüfek gibi ardı arkası kesilmeyen konuşmalarından bunaldığı anlarda Celep Sami'ye kaçardı. Celep Sami'nin metruk evi baraja bakan yamaçtaydı. Evin bakımsızlığı ve iğretiliğine nispet edercesine etrafı çam ormanlarıyla kaplı barajın görüntüsü, görülmeye değerdi. Burada Celep Sami'nin hanımının hazırladığı sofrada, su bardaklarıyla, genellikle şarap içseler de ara sıra rakının da dibine vurmaktan geri kalmazlardı. Hele yağmur çiseliyorsa, sıcak toprakla yağmurun buluşması sonrasında havaya yükselen bulutumsu sis, ormanla bütünleşiyorsa, bu küçük ziyafetin, tadına doyum olmuyordu.
"Sami" diyerek bodoslama söze girdi Çamur Hayri. "Ne olacak benim bu halim. Arka cebimde tahta kaşık köy köy, mahalle mahalle hayır** gezmekten usandım. Şu keşkek işi de olmasa açlıktan nefesim kokacak. İş yok, güç yok. Üstelik it çenesi yemiş gibi sürekli dırdır eden bir hanım. Senin burası da olmasa kahrımdan öleceğim şart olsun."
Sami elindeki su bardağının dibinde kalan şarabı kafasına dikerken bilgiç bir eda takınarak; "Aldırma be birader" dedi. "Burası senin de evin sayılır. Ne zaman sıkılırsan, yengem ne zaman seni evden atarsa kop gel."
Çamur Hayri bunları kaldıracak havada değildi. Uzatmadı. Su bardağının dibinde kalan kırmızı şarabın son yudumunu kafasına dikti ve aniden ayağa kalktı. Hiç böyle bir adeti yoktu diye aklından geçirdi Celep.
Yolda söylene söylene evin yolunu tutan Çamur Hayri, şu mübarek ramazan günü şarap kokan nefesini hanımından nasıl gizleyeceğini düşüne dursun, ezan okunmasına yakın bahçe kapısını araladı. Adımlarını yavaşlattı. Hanımının "ezan okunmak üzere şu oruçlu halinle ne dolaşıp duruyorsun" diye ünlemesine aldırış etmeden, ağaçlar arasında turlamaya devam etti. Bu arada alay tarafında ramazan topu gürledi. Karısının her zaman, "sen ne tabansız bir herifsin" demesine nispet edercesine ürperdi. La Havle çekerek tam evin kapısına yönelmişti ki kafasına düşen barut kokulu bez parçası ile irkildi. Çocukluğu aklına geldi. Bahçede yaşıtları ile oyun oynarlarken kimin üzerine güvercin pislese o şanslı sayılırdı. 'Bu da bir şans mı acaba' diye aklından geçirdi, koca çınara aşağıdan yukarı doğru baktı. Bir an yumruk yemiş boksör gibi sallandı. "Buldum!” diye bir çığlık attı, sofadan fırlayan hanımı ve çocuklarına aldırış etmeden odaya daldı, sofraya kuruldu. Besmele çekip orucunu açtı(!)
.............
"Sami" dedi usulca. "Sana söyleyeceklerimi kimseye demeyeceğine önce yemin etmelisin." Sami sırıtırcasına güldü. "Üçten beşe şart olsun kimseye bir şey demem Hayri. Ben senin dostunum" derken, celeplik yaparken, olur olmaz yeminlerle kandırdığı zavallı köylüler gözlerinin önünden geçiverdi.
Çamur Hayri evden ayrılırken Celep Sami'nin gözlerinin içi gülüyordu. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı. Karısının Sami'deki bu değişiklikleri hayra yoracak hali yoktu. Hayrola der gibi baktı kocasına. "Sen karışma soyha... aklı ermez karı milletinin" deyip uzaklaştı. 'Ben olmasam sen evin yolunu bile bulamazsın, dua et ki Allah benim gibi birini sana eş yapmış arınacası' diye söylendi hanımı.
Sabah itler ürümeden, horozlar ötmeden Celep Sami kendini yola vurdu. Belli ki önemli işleri vardı.
"Bunlar gökte ağlayan meleklerin gözyaşlarını sildiği mendillerin parçaları. İnanabiliyor musunuz, O mübareklerin akıttığı gözyaşları, mendilleri ıslatacağına yakıyor, kavuruyor. Allahım... Allahım sen nelere kadirsin yüce Rabb'im!”
Sami hafif nemlenmiş gözlerini silerken masanın etrafında çaylarını yudumlamaya bile mecali kalmamış ihtiyarları da alttan alta süzüyordu. Belli ki kıvama gelmeye çok yakındılar.
Çamur Hayri Efendi ( Celep Sami artık gittiği her yerde Çamur Hayri’yi, muhterem bir evliya gibi anlatıyordu.) artık günlerini yalnızca bahçesinde geçiriyordu. Seyrelmiş sarı saçlarının altında iri bir yumruktan biraz hallice kafasına sardığı sarık ile bir acayip şekle bürünmüştü. Bu değişiklik önce hanımını ve kızlarını sonra komşularını epeyce işkillendirse de, Allah'ın hikmetine sual olunmaz diyerek hayra yordular.
Cuma günleri bölgenin en büyük pazarı olmasının da etkisiyle Celep Sami'nin köylerde anlattığı ipe sapa gelmez hikayeler etkisini göstermiş, önceleri bir kaç ihtiyarla başlayan çınar ziyaretleri kadınların olaya vakıf olmalarıyla günden güne artmaya başlamıştı. Bazı geceler ise evin etrafında, gelecek melekleri görebilme sevdasıyla geceleyenler de azımsanmayacak kadar çoktu.
Önceleri Çamur Hayri Efendi’nin hanımı, kocasının başının etini yercesine bundan şikayetçi iken artık o da bu durumdan son derece memnundu. Bu, işe yaramaz pinti heriften böyle bir acarlık nasıl beklenirdi aklı almıyordu. Lakin köyden gelen yumurtalar, ballar, sebzeler, meyveler onun da kocasına bakış açısını değiştirmiş, koca çınarın koyu gölgesinde, kabartılmış şilteler üstünde, elinde doksan dokuzluk yeşil bir tespih ile mırıldanan kocasının değerini şimdiye kadar nasıl bilemediğine şaşıyordu.
Celep Sami artık eskisi gibi köylere hayvan alım satımı için gitmiyordu. Daha çok Çamur Hayri Efendi’nin etrafında sünepe sünepe dolaşıyordu. Çamur Hayri Efendi her ne kadar bundan hoşlanmasa da buna katlanmak zorunda olduğunu da bilmeyecek kadar ahmak değildi.
Çınar ağacı günden güne dallarına bağlanan çaputlarla çınarlığından utanır olmuştu. Çamur Hayri Efendi’nin keyfine diyecek yoktu. Son zamanlarda çınarın gölgesi altında bilgiç bir eda ile bazı gecelerde çınar dalları arasındaki olağanüstülükleri ballandıra ballandıra anlatıyor, şu ana kadar görmediği bir ışık/ nurun çınarın aha şurasına indiğini, orada bir müddet kaldığını ve tan vaktine yakın yine dalların arasından göğe yükseldiğini söylüyordu.
"Allah biliyor ya bu Çamur Hayri Efendi Cahidi Sultan ile beraber su üstünde yürüyerek boğazı geçtiğini bile saklıyormuş" dedi Celep Sami. Etrafını saran kalabalıktan biri sarhoş edasıyla "Allah" diye ünledi. Padişah IV. Mehmed zamanında yaşadığı rivayet edilen Cahidi Sultan ile Çamur Hayri Efendi'nin nasıl olup da boğazın serin suları üzerinden yürüyerek geçtiklerine ise kimse aldırmadı tabii ki. "Üstelik bu efendi hazretlerine çamur denmesinin hikmetini kimseler bilmiyor" diye de ilave etti. Dinleyenlerin ilgi odağı olduğunu hissettiği anda ise okunu tam on ikiden hedefe saplarcasına anlatmaya devam etti.
Yalan söyleme konusunda Celep Sami'nin hiç bir sıkıntısı olmazdı. Bu konuda; ustası Tilki İsmail'in; "oğlum yalan söylerken irisini ufağına kat, içine ya rahmetlik kat, ya uzak memlekete at" demesini kendisine düstur edinmişti.
Tilki İsmail’in yanında yamak olarak boğaz tokluğuna çalışan Sami'ye, bu gidişle adam olmayacağını, kendisini dinlemediğini ( Sami bunu kabul etmiyordu. Ustasını can kulağıyla dinlediğini,ancak zekasının ustasının zekasının zekatı bile olamayacağını da biliyordu. ) böyle giderse başka bir yamak bulmak zorunda kalacağını söyleyip de ona son bir şans daha verdiği o cuma gününü hatırladı. Tilki İsmail, o gün kendisini çok dikkatli takip etmesini istemişti.
Mübarek cuma günüydü. Tilki İsmail; " düş önüme cuma namazına gidiyoruz" dedi. Sami şaşırdı. Ustasının namazla niyazla arasının açık olduğunu çok iyi biliyordu. Bu cuma günü ise Çanakkale'den buralara kadar gelmişlerdi. Balıkesir'in merkezinde Zağanos Paşa caminin giriş kapısında durdular. Tilki İsmail; " Şimdi git şu karşı şadırvanda abdest alan ihtiyarın yanına otur. Abdest alacakmış gibi hazırlık yap. Beni ilgiyle izle. Sakın tanıdığını belli etme" diye tembihleyerek Sami'yi cami avlusuna itti. Sami o zamanlar yeni yetme bir delikanlı adayı idi. Utana sıkıla, ceketini omzuna atmış abdest almaya hazırlanan ihtiyarın yanı başındaki tabureye oturdu. O da kollarını sıvarken, ihtiyarın öbür tarafında Tilki İsmail belirdi. Selam verdi:
- Amca sen ne yapıyorsun?
-Oğlum görmüyor musun, abdest almaya çalışıyorum.
-Amca senin piyasadan hiç mi haberin yok. Bir sürü hırsız/ uğursuz etrafta dolaşıyor. Bir hırsız gelse omzundaki ceketini alsa ( bunu söylerken iki eliyle ihtiyarın omzundaki ceketi aldı ) şuradan yürüse ( ceket elinde şadırvanın köşesine kadar gitti.) köşeyi dönse...
derken köşeyi döndü ve kayboldu. İhtiyar amca abdest almayı bırakıp hırsızlığı anlatan ustasının arkasından bakarken, Sami aceleyle abdest aldı. Veya aldığını zannetti. Kendini dışarı attı. Koşarak daha önceden kararlaştırdıkları yerde ustası Tilki İsmail'i, kendini bekler buldu. Tilki İsmail, sırıtarak Sami’ye döndü. " Her işi usturuplu yapacaksın. " dedi. Bu da artık Sami için dönüm noktası olmuştu. O günden sonra çırak Sami de çıraklıktan çıkmış sayılırdı.
" Rivayet olunur ki Cahidi Sultan, kendisini, parası olmadığı için kayıkla boğazdan karşı kıyıya geçirmek istemeyen kayıkçılara ne diyeceğini düşünüp dururken hemen yanı başında beliren Hayri Efendi ( ki o zamanlar sadece ismi ile anılırmış ) buyur efendi hazretleri demiş; bir elini boğazın serin sularının üstüne koyarak "geç" demiş. Cahidi Sultan hazretleri elinin üzerine basarken çamurlaşmış ıslak kumlar Hayri Efendi'nin üzerine sıçramış. Silmeye yeltendiği anda ise Cahidi Sultan Hazretleri ona mani olmuş ve senin adın bundan sonra Çamur Hayri diye anılsın demiş." Kalabalık yeniden karıştı. Uğultular, uğultular. Bu arada biraz ileride önündeki bir tepsinin içindeki meyvelerden gözü dönmüşçesine yemeye devam eden Çamur Hayri Efendi ile göz göze geldiler. Celep Sami ' ulan teres' dedi içinden. 'Ne mal olduğunu şimdilik bir ben bir de Allah biliyor.' 'Ama şimdilik.' Çamur Hayri Efendi ise kocaman muzu yarısına kadar ısırırken ' sen celeplik yaptığın günlere dönmemek istiyorsan bundan kimselere bir kelime bile edemezsin hödük.' diye içinden geçiriyordu.
Koca çınarın hemen yanı başına yapılan türbenin açılışına şehrin ileri gelenleri ile mülki amirlerin neredeyse tamamı gelmişti. Onlar bahçenin içerisinde, avam tabir edilen ahali de kalın beton duvarla örülüp duvarın üzerine de çekilen dikenli tellerin dışındaydı. Yüklü miktardaki bağış çekleri, banknotlar, elleri yalanırcasına öpülen Çamur Hayri Efendi'nin yanında oturan has müridi Celep Sami'nin ceplerine sıkıştırılıyordu. Her bağışçı kendisine şefaat etmesi için Çamur Hayri Efendi'ye iletilmesi adına Celep Sami'ye sıkı sıkıya tembihlerde bulunuyordu. Çamur Hayri Efendi tükürüğe bezenmiş öpülen ellerini entarisine silerken bir gözü ile de Celep Sami'ni hareketlerini kontrol altında tutmayı ihmal etmiyordu.
Kadınlar namahrem olduğundan, Çamur Hayri Efendi'nin yanına sadece çok özel istekleri varsa ( kızlarına koca bulunması, kocasının hovardalıklarının son bulması, cin çıkarma gibi) ancak o zaman Efendi Hazretlerinin has odasında görüşebiliyorlar, kolları bilezikle dolu olarak girilen bu odadan mutlu, mesut ve bileziksiz olarak çıkıyorlardı.
Bu arada duvar dışında komşu evin balkonunda kendisine yer bulabilen Celep Sami'nin eski karısı ( Celep'in üç kağıtçılıklarından usanıp boşanan); "sizin bir hesabınız varsa kurban olduğum Allah'ın da bir hesabı vardır muhakkak. Binlerce şehidin yattığı bu altı diri toprakların, üstünde yaşayanların da aklını kullanıp uyanacağı zaman gelecektir" diyerek kalabalığı yarıp uzaklaştı.
.............................
Konuşmamı yaptım. Arkasından şiirimi okudum
Allah hayra tebdil etsin dün gece
Rüyamda çok parlak bir ışık gördüm.
Sahrada toplanmış anadan üryan
Bütün insanları ardışık gördüm.
Yanda bir ağaç ki yer gök arası
Yaprakları yırtık çaput karası
Dilek tutanların yeri burası
İnsanlar saç saça sarmaşık gördüm.
Papazlar, hahamlar pişpirik oynar
Yanda buhurdanlar, kazanlar kaynar
Fıstık, sucuk, lokum tepsi tepsi nar
Reklam sonrasını bulaşık gördüm.
Şunlar gulyabani kamuyu soyan
Şunlar besmelesiz hoyratça doyan
Şunlar da tövbesiz nefsine uyan
Eller ayakları dolaşık gördüm.
Cennet-i Ala’yı mülk diye satan
Masumları Allah ile aldatan
Bunlarsa garibe iftira atan
Burada onları sırnaşık gördüm.
Bir yer ki çehresi nurdan analar
Heybetli ve sadık vakur babalar
Yönleri, kıblesi Hak’tan yanalar
Rabbine hürmetli ve aşık gördüm.
..........................................
Alkış tufanı arasında tebrikleri kabul ede ede yerime oturdum. Gözlerimi kapadım derin bir nefes aldım.
ÇANAKKALE 28.072018
Seferi Nurcan Ören