Seçim Sandığı

4 Haziran 1977 Cumartesi ikindi vakti kasabadan bana verilen katır sırtında görevli olduğum köye doğru yola çıktım. Seçim sandıkları düşmesin diye de lingirdek katıra ha bire güzel sözler söyleyip duruyordum. Bu arada, benim katır bindiğim mi var, daha şimdiden kaba etlerimin nasıl yandığını da size anlatamam.
Bana söylenen dört, bilemediniz beş saatte köye varacağımdı ama ne gezer. Hala köye benzeyen bir karaltı bile ufukta gözükmüyor. Bu kadar sapa, bu kadar yaban bir yere ilk defa gidiyorum. Aslında memleketimin elbette ki her karış toprağı kutsal, her yanı görülmeye değer derken yükseltiyle beraber benim de havam soğumaya, anlayacağınız tırsmaya da başlamıştım. Sürekli tırmanıyoruz, buranın hiç mi düz bir karış toprağı yoktur acaba diye de düşünmeden edemedim.
Bereket versin ki katır yorulmak bilmiyordu. Ben canımın acısından kalçamı bir sağa bir sola döndürsem de acının dineceği falan yoktu. Katır da lingirlingir yürüyor. Ara sıra “ Sen hiç mi tırıs tırıs yürümezsin be hayvan?” diyerek konuşmuş olmak için de bahaneler uydurup duruyordum.
Aslında seçim görev kağıdını aldığım zaman arkadaşlarımın kıs kıs gülmesinden işkillenmeliydim ama ben ne zaman iyi niyetimi bırakıp ta arkadaşlarımdan işkillendim ki?
“Zaten kırk haneli köy, taş çatlasa iki saatte oy verme süresi biter muallim efendi” diye ağzı kırmızı mumla mühürlenmiş bez torbayı elime tutuşturduklarında ben saf saf “ oh… ne güzel” diye söylenmiştim. “Hadi şimdi de ohh çeksene densiz Mustafa “ diyerek kendi kendime söylenip duruyorum bu ıssız, bu kimsesiz, bu unutanların bile unutulduğu dağ başında.
Karanlığın üzerime karabasan gibi çöktüğü bir vakitte, beni, hayatımda şimdiye kadar görmediğim irilikte, koskocaman kafalarıyla çoban köpekleri karşıladı köyün girişinde. Katır ürkmesin diye yulara sıkı sıkıya sarıldım. Neyse ki katır benden daha aşina olduğu için köpeklere hiç tınmadı bile. Zaten yorgunluktan adım atacak hali de kalmamıştı hayvanın.
Köpeklerin havlamasıyla avludan dışarı çıkan ilk gördüğüm adama;
“Selamünaleyküm”
Dedikten sonra muhtarın evini sordum. Sanıyorum elli yaş civarında olan, hafif kamburluğuna inat çevik bir hareketle katırımın yularından tuttan adam beni muhtarın evine kadar götürdü. Katırdan indim ama gelin de bana sorun ne haldeyim. Hep heveslenir dururdum at binmeye. “Şimdi de heveslensene” dedim kendi kendime.
Ortasında kalın bir ağaç direğin olduğu geniş odada altıma serilen yumuşak minderler de acımı dindirecek gibi değildi. Ama yine de kimseye hissettirmemeye gayret gösteriyordum. Fakat muhtarın da, diğer köylülerin de ara sıra kendi aralarında kaş göz ederek işmarlarından bunu, yani acemi binici olduğumu anladıklarını görüyordum.
Kurt gibi acıkmıştım. Önüme konulan siniye bağdaş kurarak oturmaya çalıştım. Etli pilava tahta kaşıkla saldırırcasına tıka basa karnımı doyurdum. Üzerine de bol köpüklü ayranı maşrapadan kana kana içtim. Gözlerimin feri açıldı. “ Buna da şükür” diyerek sedirde bana ayrılan yün mindere oturdum.
“Demli bi çay yapın muallime” dedi muhtar.
Sonradan bekçi olduğunu öğrendiğim biri fırladı hemen. Zaten sofrayı da o kurdu, o kaldırdı. Artık aynalı tabakalar açılmış, altın sarısı kaçak tütünler, kaçak sigara kağıtları orta yere atılmıştı. Muhtar çakmakları elden ele dolaşıyor, her biri maşallah bacadan çıkan duman gibi ortalığa sigarasını üflüyordu. Biraz sonra isle kapkara olmuş bir demlik ve çaydanlık da bekçinin önünde bardaklara doldurulmayı bekliyordu.
“Buralara ilk defa geliyorsun öylemi muallim efendi” dedi muhtar.
“ Evet “ dedim. “Daha birkaç ay oldu tayinim sizin kasabaya çıktı”
“ Eyi, eyi” diye söylenen muhtarın çok mukallit biri olduğunu aklımdan geçirdim. Yeni tanıdığım biri hakkında niye mi böyle bir şey düşündüm onu da bilmiyorum.
“ Sizin hökümet bizi de hatırladı gene öylemi?”
Derken tam cevap verecektim ki, devam etti.
“ Size göre Allah ın bile unuttuğunu zannettiğiniz bu ıssız, kimsesiz köyümüze güya değer verdiğinizi gösteriyorsunuz. Biz de eşeğiz hani. Köylü kısmı ne anlar canım. Şehirli bir hala yola koyar memleketin işlerini değil mi muallim efendi?”
“Yok canım olur mu, hepimiz bu ülkenin vatandaşlarıyız, dağ köyü diye niye sizi unutsunlar ki” derken;
“ Sen yenisin muallim, sen yenisin” diye muhtara destek verdi kıl şalvarlı, koca göbekli biri.
Bu arada kaçak çaylardan yapılmış demli çaylar da dolup boşalıyordu. Çok da hoş bir tadı olduğunu söylemeliyim. Sigara içmediğimden odanın içindeki dumandan biraz boğazım gıcıklanır gibi olduysa da “Şunun şurasında kaç saat kalacağım ki?” diyerek avunuyordum.
“Hele şu sandığı, oy pusulalarını getir” dedi muhtar bekçiye.
Anlamsız anlamsız muhtarın yüzüne baktım. Odayı bir gülümseme furyası sardı.
“ Her gelen önce şaşırır zaten” dedi muhtar.
Bekçinin getirdiği torbanın mührünü açtı. Zarfları, oy pusulalarını yere serdi.
“ Sen hangi partiye oy vereceksin he mi muallim” dedi. Kem küm ettim.
“Hadi söyle de oy verme işlemini başlatalım” demez mi. Bir yaşıma daha bastım.
“Nasıl yani?” dedim. “Oy verme işlemi yarın sabah başlayacak, daha tutanak tutulacak, sandık kurulacak” dediysem de beni dinleyen, kulak asan kimsenin olmadığını görünce sustum.
“Eski köye yeni adet mi getireceksin muallim, bizi seçimden seçime hatırlayan hökümete oy mu vereceğimizi sanıyorsun?. Hadi söyle hangi partiye oy veriyorsan onu yazalım yoksa biz bildiğimizi yaparız” dedi muhtar. Baktım kurtuluş yok.
“Ben ….P’ ye oy veriyorum” dedim.
“Ha şöyle tamam, bu kadar hepsi, şimdi sen keyfine bak” dedi bekçi.
Eni konu yarım saat sonra bütün oy pusulaları benim partimin mühürlenmesiyle sonuçlanmış, tutanaklar tutulmuş, imzalar atılmış ve her şey usulüne uygun bir şekilde odanın bir köşesine iliştirilmişti.
Kıl şalvarlı adam koca göbeğini şöyle bir oynatarak “ Bak işte sizin beğenmediğiniz köylüler nasıl iş becerir bunu da unutma “ derken muhtara dönerek;
“ Zaten bu bizim muhtar, muhtar olalı beri işlerimiz de pek bi nizam intizama kavuştu canım” diye söylendi. Muhtar;
“ Hele sana kalsa bu işler, iki yakamız bir araya gelir mi acaba?” dedi.
Sonra bana dönerek;
“Muallim efendi bu Kadı Hasan’ın soyu sülalesi biraz alıktır. Bakma ben aza diye yanımda taşıyorum, valla ipini bıraksam evin yolunu bulamaz” dedi.
“ Ulan seni muhtar yapıncaya kadar akla karayı seçtik hele şunun densizliğine bakın” diye cevap verdi aza efendi. Diğer köylüler de bir nalına bir mıhına vuruyorlardı artık. Dikkat ettim de kimse kimseye öfkeyle bakmıyor, sesini yükseltmiyor olabildiğince doğal konuşuyordu.
“ Bak muallim efendi sana bu Kadı Hasan’ın dedesiyle ilgili bir olay anlatayım da dinle” derken, Kadı Hasan ;
“Gene densizliğin tuttu ya, her gelene anlatıyon ne varsa” diye güya çıkıştı. Ama ben bu serzenişte bile sanki anlatmasını istiyor gibi bir hava sezdim.
“Bunun dedesi bizim köyün çobanı imiş bir zamanlar. Bir gün kim, nasıl bıraktıysa yahut düşürdüyse dağ yolunda bir ayna bulmuş. O zamanlar aynayı kim biliyor. Aynaya bir bakmış ki karşısında geçen yıl vefat eden kardaşı var. Bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. Aynayı elinden hiç bırakmamış. ‘Aman Allah’ım sana şükürler olsun, dünya gözüyle kardaşımıbi daha görmek varmış kaderde’ diye diye olduğu yerde sevincinden kıvrılıp uyuyakalmış. Sabahleyin hanımı bir bakmış ki kocası eli göğsünde uyuyor. Ama elinde de daha önce görmediği bir şey var. Almış eline bir bakmış ki karşısında bir kadın. Çığlığı basmış tabii ki.
‘ Vayy demiş, utanmaz herif, arsız herif demek ki dağ başlarında beni aldatıyorsun he mi. Hele de beni aldattığın karı bi boka benzese, Allah’ın çirkini, bed suratlı, bula bula bunu buldun he mi?’ diyerek muhtara koşmuş.
“Muhtar, muhtar, ocağına düştüm, bu benim densiz herif var ya beni aldatıyo” demiş. Muhtar;
“Dur hele dellenme kız, anlat hele kim kimi aldatıyo?” demiş.
Bizimkisi olayı baştan aşağı yeniden anlatmış muhtara. Al demiş al da kendi gözerinle gör. Muhtara aynayı uzatmış. Muhtar daha önce hiç görmediği aynaya bakmış, bakmış;
“Ama demiş bu kadından çok gavata benziyo”
Gülmekten bir ara boğuluyorum sandım. Gözlerimden akan yaşı durduramıyordum. Diğerlerine baktım hala birbirlerine atıp tutuyorlar. Ama ne dediklerini anlamadım, anlayacak halde de değildim.
“Hadi artık muallim efendi çok yorgun, dinlensin biraz” dedi muhtar. Bütün cemaat ayağa fırladı. Bu arada Kadı Hasan yanıma yaklaştı, sesine bir iki öksürükle ayar çektikten sonra;
“ Bizim köyün ta geçmişten bu güne kadar muhtarlık aha bizim muhtarın sülaleden seçilir” dedi. Muhtar Kadı Hasan’a ters ters baktı ama bir şey demedi.
Pazar akşamı saat beşte bir çıkın azıkla muhtar ve azaların uğurlamasıyla yine katır sırtında kasabaya doğru yola koyuldum. Bir an önce arkadaşlarıma anlatacaklarımı düşüne düşüne. Katırın da yularını serbest bıraktım. Artık ister lingirde, ister tırıs git. Umurumda bile değil. Bu seçimde aldığım keyfi kimsenin bozmasına izin vermeyeceğim.
Çanakkale 17.04.2013
Edip Okyay