RHEINFALL’İN SÖYLETTİKLERİ

   Geçen sene bugün Rheinfall’e  gitmişiz. Albümdeki fotoğrafları görünce o günü hayalimde, yeniden yaşadım. 

   Suyun coşkulu akışı, bağıra bağıra söylediği şarkıları... Tertemiz orman havası ile birlikte duyduğumuz kuş sesleri, nehirde oynaşan balıklar... 

   Dünyanın bir çok yerinden gelen turistler de biz de aynı coşkuyu ve şaşkınlığı bir arada yaşadık. “Tabiata ve tarihi dokuya zarar vermeden bu iş nasıl yapılır?”ın canlı bir örneğiyle karşılaştık. 

   İnsan eliyle yapılmış, dört otopark vardı (asfaltsız). Aracımızı boş yeri olan birine park ettik. İstesek küçük trenle şehir turu da yapabilirdik. Biz şelaleye doğru yürümeyi tercih ettik. Yürümek temiz hava, kuşlar ve çiçeklerle, bizi bir hayal kapısından geçiriyordu zaten. 

   Tesis olarak yapılan yerde, Rheinfall’in en güzel görüntüsünün fotoğrafını çekiyor, manzara eşliğinde kahve içiyor, belki nehir turuna da katılabiliyoruz. Turda motorlar şelaleye kadar gelebiliyor.    

   Yağmurlu bir gündü ama şelalenin suyuyla ıslanmayı da çok arzulamıştım. 

   Kaptanımız, motorun ön tarafına geçip çekim yapabileceğimizi söyleyince kalkıp öne yürüdüm. Diğer turistlerin manzarasını bozmamak için de diz çöktüm. Haliyle yerler ıslaktı ama benim için bu, bir sorun değil ancak şans olabilirdi. Hem şelalenin düştükçe tekrar uçan damlacıkları hem iyonize dalgası hem de diz çöktüğüm yerin ıslaklığı ile doya doya ıslandım.

   Yerime oturduğumda Japon turistler, şelaleyi bırakıp benim fotoğraflarımı çekmeye başlamıştı. Oğlum hakır hakır gülüyor, “Annem, suyu görünce şiir okumaya başladı birden” diyordu. 

   Suyun düşmesi ile yükselmesi bir oluyor, o akışın içinden, uzaklara doğru dört nala giden atlılar çıkıyordu. Aklımdan geçen şey bu atlılardı sadece. “Ben şiir mi okudum ki?” demiştim. Sonradan, çektiğim görüntüleri seyrederken hem sesimdeki coşkuyu, hem heyecanı hem de yağmur ve şelaleden dolayı görünmez olan gözyaşlarımı fark etmiştim. Suyun sesiyle yarışırcasına bağıra bağıra; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik... Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” demişim.  

   O günün ilhamı da benim için iki şiir çıkarmıştı gönlümün çavlanından.

   Tarihi şehir olduğu gibi duruyordu. İmara açılmamış, ikinci (yazlık) ev, otel, spor tesisi izni verilmemiş. Nehrin ve şehrin dokusu aynen korunmuş. İhale açmak, yabancılara satmak, zengin müteahhitlik  firmalarına yeni yapılaşma ruhsatları vermek, önüne santraller yapıp kurdu kuşu susuz bırakmak kimsenin aklına gelmemiş. 

   Ormanları kesip altındaki madenleri çıkarmak, görüntüyü düzenleyip(!) peyzaj yapmak, suyu zehirlemek ne demek... 

   Biz de her zaman deriz ya vatan için ölürüz. Ölüyoruz da... kanımız canımız bu vatana helal... 

   Vatanın ağacını, kuşunu, çiçeğini, böceğini, taşını, toprağını, suyunu, gözesini, balığını, gölünü... sevmesini de bilsek ya...

   Yok arkadaş biz bir halt bilmiyoruz, tutturmuşuz ölürüz diye... E hadi öldük... Sonra...? Uğruna öldüğümüz vatanda, koynuna gömülecek toprak bulamamayı da düşünsek mi artık...