PATTES
O gün cumartesiydi, biraz tembellik yapmaya karar vermiş, saat sekiz'e kadar kalkmamıştım (!). Yoğun bir haftadan sonra, bu tatil gününü iyi değerlendirmeyi planlıyordum. Hem dinlenecek, hem de eksiklerimi tamamlayacaktım.
Yüksek lisans öğrencisiydim, aynı zamanda Türkçe öğretmeni olarak da tayinim bu köye çıkmıştı. Üniversitedeki hocalarım "Seni öğretmen ol diye yetiştirdik, bundan sonra önceliğin de öğrencilerinin yetişmesi olmalı ama ders proğramını hafta sonlarına alırsak, hem görevini yaparsın hem de yüksek lisansa devam edebilirsin. Şimdi okuldaki derslerini cuma veya pazartesi boş kalacak şekilde düzenlerseniz, bir şansın olur, müdürünle konuş." dediler. Okulda müdürle birlikte toplam dört öğretmendik. Bütün derslerimiz doluydu. Pazartesiyi boş bırakabildik ama diğer günler tam gün okulda olacaktım.
Böylece cuma akşamı-pazartesi akşamı arasında maratonvâri bir koşturmaca başlıyordu: Cuma öğleden sonraları küçük bavulumla okula gelirdim. Okuldan sonra bir taksiyle İlçeye, sonra otobüsle Niğde'ye, daha sonra şehirlerarası otobüsle Konya'ya gelirdim. Konya'da öğretmenevinde kalır, sabah olunca mezun olduğum Eğitim Fakültesi'ne gelir, yüksek lisans derslerine katılırdım. Benim bölümde iki öğrenciydik. Diğer arkadaş da aynı şekilde Antalya'dan gelirdi. Bizim hem -iki arkadaş- birbirimizle, hem de bütün hocalarımızla iletişim içinde olmamız gerekiyordu. Bölüm arkadaşım için iletişim sorun olmazdı da benim çalıştığım köyde telefon bir taneydi, postaneye yazdırarak konuşabiliyorduk. Telefonu beklemektense mektup yazıp ilçeden postalamayı tercih ettiğim de olurdu. Tabii ki hiç pratik bir çözüm değildi.
Hafta içi öğretmenlik, hafta sonu öğrencilikle geçtiği için çamaşır yıkama, ütü yapma gibi mecburiyetlerimi gecelere bölüyordum. Bu arada öğretmenliğimin gerektirdiği yıllık-günlük planlarım, toplantılarım, yazılı veya ödev okumalarım, not çizelgelerimle öğrenciliğimin gerektirdiği ödev ve seminerlerim, sınavlarım, fotokopilerim arasında bir düzen tutturmaya çalışıyordum. Bazen de, şimdi olduğu gibi, acil bir telefon alır, derslerin bu hafta iptal edildiğini duyarsam, değmeyin keyfime... Önümdeki üç gün boyunca kimbilir neler yaparım hevesiyle güne başlamak ne keyif vericiydi.
Köyümüz iki dağın arasına kurulmuştu. Dağlardan biri güney, diğeri kuzeydeydi. Benim ev, kuzeydeki dağın kuzey yamacındaydı. Kışın görmek mümkün değildi de, sanırım yazın da güneşi sadece bahçede görebilecektim. Ama doğuda muhteşem bir Demirkazık manzarası vardı. Lisede coğrafya dersinde gördüğümüz Toroslar'ın en yüksek tepesi olarak öğrendiğimiz Demirkazık Tepesi... Günün her saati ışığın ve gölgenin bütün oyunlarına şahit olup her halükârda, bu muhteşem dağa yeniden hayran olmamak mümkün değildi.
...
Köye ilk geldiğim soğuk Aralık gününün üstünden 5 ay geçmişti. (-15)'li. (-20)'li buzlu günler ve gecelerden sonra yavaş yavaş havalar ısınmaya, günler uzamaya başlamıştı. Hatta bir gün zarif öğrencilerim bana bir demet çiçek bile getirmişlerdi. O çiçekten sonra büyük bir hızla diğerleri de açmaya başladı. Hayatta daha önce görmediğim çeşit çeşit renkler ve kokular etrafımda büyük bir uyum içinde dans ediyorlardı. Ayrıca o kuşlar yok mu o kuşlar... Başka bir yerde de bu kadar çeşidi bir arada görebileceğimiz kuş nüfusu var mıdır acaba? Sabahın ilk saatlerinde başlayan muhteşem bir konserle, güne gözlerimi açıyordum. Artık gündüzleri sobayı yakmıyordum. Evim normalde soğuktu ama kapının önüne çıkınca güneşten yararlanabiliyordum.
Bugün seminer konuma odaklanmam, en az beş-altı sayfa yazabilmem gerektiğini düşünüyordum. Hafif bir kahvaltıdan sonra, kuş yuvası gibi hazırladığım çalışma masama yaklaştım. Masanın üstünde fotokopilerim, müsvedde kağıtlarım, kalemlerim, silgilerim kolay görebileceğim yerdeydi. Masam; etrafımda lugatlarım, bazan kucağıma aldığım bazan yanıma koyduğum küçük notlarım arasında, sadece oturacağım yer açıkta kalacak şekilde bir kuş yuvasına benziyordu. Tam oraya oturup çalışmaya başladım. Böylesi durumlarda başka bir şeyle uğraşmaz, kendimi tamamen çalışmalarıma verirdim.
...
Ne kadar çalıştım bilmiyorum. Bir kaç defa üst üste hapşurdum. Bu hapşırıklar, beni kendime getirdi. Üşüyordum... Elim buz gibi olmuş, sırtım ürpermiş, burnum akmaya başlamıştı. Parmaklarımı ovuşturup yerimden kalktım. Saat 1 buçuk olmuştu. Sobayı yaksam mı diye düşündüm. Pencereden baktığımda, dışarının günlük güneşlik olduğunu gördüm. Hemen koluma birkaç minder alıp dışarı çıktım. Evin girişindeki ahşap sundurmaya minderlerden yer yaptım. Sonra kitaplarımla notlarımı da getirdim. Dışarı sıcaktı. Aynı şekilde bir kuş yuvası yapıp içine oturacaktım. Kendime yer hazırlarken arkamdan bir ses duydum. Birden sıçradım;
-Korkma... ben'im!
-Aaa Tülay sen miydin?
Gelen evsahibimin gelin kızıydı.
-Korkuttum seni yaa... tüh.
-Yook... Boş bulundum sadece... Önemli değil...
-Demin içerde çalışıyordun, rahatsız etmiyem dediydim. Baktım dışarı çıkmışsın geldim.
-İyi ettin, boşver... Biraz dalmışım da...
Elinde bir tabak yemek vardı.
-Bana yemek mi getirdin?
-Hee ders çalışıyon, vaktin olmazdı, yemek yapmaya...ben de yeni pişirdim, bir tabak da sana getiriim dedim.
-Ayy çok sağol, Allah râzı olsun, gerçekten açlıktan ölsem haberim olmayacaktı.
-İstersen şimdi ye soğumasın.
-Tam başlamış giderken durmayım, sonra yerim, sağol, daha acıkmadım.
Elinden tabağı alacakken...
-Sen dur abla, ben içeri koyarım.
Dedi, içeri girdi. Geri çıktığında...
-Lutfiye Ablagil ne zaman gelirler?
Diye sordum.
-Anca haftaya...
-Resül'le aranız nasıl?
-Nasıl olcek, evin en güccüğü... Nazı da bana geçiyor, noolsun işte...
Evsahiplerim Mersin'e, oğullarının yanına gitmişlerdi. Okul açık olduğundan tekne kazıntıları Resül'u yanlarında götürmemiş, askerdeki oğullarının nişanlısı Tülay'ı onun yanına, refakatçı bırakmışlardı.
Ben hazırladığım yeni kuş yuvama yerleşmeye çalışırken, evimizin afacanı Resul, bahçede bir oyun kurmuş, kendi kendine oynuyordu.
-Resul naapıyor, tek başına?
-Eline bir kavak dalı almış, "Bu benim kılıcım." diyor. Başka bir dala da "Atım" diyor, biniyor üstüne, ortalığı toza dumana katıyor.
-Vayy geleneksel oyunumuz yani...Normaldir, hepimiz oynamadık mı?
-Zorla beni de katıyor oyununa. Güya beni kötü adamlar kaçırmış, o da kurtarıyormuş.
-Seni atın terkisine atıp kurtarıyor mu?
-Yok, daha...Ben büyüğüm, atın ikimizi birden taşımaz diyom...Neyse ben gidiim, sen çalış... Bir şey istersen seslen gelirim.
-Sağol, sadece Resul' a değil, bana da bakıyorsun yani...
-Yok canım ne yaptım ki... Ben bir Resül'e bakiim... deyip,gitti.
Ben de çalışmaya devam ettim.
....
Etraftan kuş cıvıltıları, çiçek kokuları geliyordu. Artık kıştan eser yoktu. Daha önce görmediğim elvan çeşit çiçek, açma ve kokularını yayma yarışı yapıyorlardı. Kuşlar da en güzel şarkılarıyla, deyim yerindeyse, döktürüyorlardı. Ben de önümdeki notlardan eski yazı bir metni okumaya ve anlamaya çalışıyordum. Dili çok ağır değilmiş ki çalışmam, diğer günlere göre daha hızlı ilerliyordu.
Derken... Bir ara bir kelimeye rastladım. Bir kaç defa okumaya çalıştım. Olmadı. Etrafıma papatya yaprakları gibi dizdiğim lugatleri, seviyor-sevmiyor dermişçesine tek tek almaya başladım. Önce, bütün paramı verip Konya'dan, Sahhaflar Çarşısı'ndan aldığım, o günden beri de yanımdan ayırmadığım Lugat-i Naci... Bilemediğim kelimeyi, eski yazı yazılışıyle görebileceğim lugat... Aradım ama onda yoktu. Acaba Farsça mı?.. Şimdi sıra en anlayışlı, en yardımsever hocamın "köylük yerde çalışabilmem için" bana ödünç verdiği Fehreng-i Ziya... Farsça kelimeleri yine Farsça olan açıklamaları ile bulabiliyoruz. Farsça'm var mı, işte olduğu kadar, belki anlamadığımı, başka lugatten yine bakarım... Ama orda da yok... Bu ne böyle (b), (kef), (elif), sonra bir de diş var, noktası nerde acaba çıkmamış mı? Buu ...(te) olsa, yoksa (nun) mu.. bütün ihtimalleri lugatlerden arıyorum. Off... Bir de şu ses... Tamam kuşlar, böcekler iyi de mütemadiyen aynı "mızıltı"... Kuş cıvıltısı değil, böcek vızıltısı değil... Bu ne böyle "mız mız mız"... Eşit aralıklarla devam ediyor... Hatta aynı saniyesinde duymazsam otomatik olarak bekliyorum... Ne bu ya?..
Kalemi bıraktım, kollarımı iki yana açıp, gerindim...Parmaklarımı çıtlattım... Bu arada mız mız mızıltı devam ediyordu. Oturduğum yerden hafif yükselerek bahçeye baktım. Resul, yengesi Tülay'a dünyayı dar etmekle meşguldü:
-Bağa nek... bağa nek.. işte bağa nek...istiyom diyom sağa... işte bağa nek. (Sesini genzinden çıkarıyor, omzunu sallıyor, inadında ısrar ediyordu.)
-Ben bunu istemiyom dedim sağa... bağa nek... Pattes istiyom diyom işte.
-Ne patatesi, ne güzel yemek yaptım işte..
-Bağa nek diyoom bağa nek..pattes istiyom... pattes... pattes
-Patatesler daha güccük... Büyüsün, sökeriz.
-Bağa nek ben şimdi istiyom, bağa nek...
-Hayır Resül... Doğru dürüst yemek yiiceen!
(Resul, yumuşamıyor, inadında devam ediyordu.)
-Ben senin yemeeni yemiiceem. Ben pattes istiyom. Hem ben diiceem anneme seni. Hiç yemek yapmadı beni hep aç godu diiceem.
(Vayy Resul, işini biliyor... Annelerin en hassas yerine işlemeye başladı.)
-Yaa o da inanırdı deel mi?
-Hem ben ağbime de diiceem seni...
-Ne diicekmişin ağbine?
-Sen bu gızı alma, yemek yapmayı bilmiyor, seni hep aç gor, diiceem işte...bağa nek... bağa nek... bağa nek....
( Resul, işi büyüttü.)
-Yaa o biraz zor canım.
(Tülay, kendinden emin, tabii nişanlısından da)
-Gör bak yemiiceem, zayıfliiceem, annem de sana gızacak...
(Oy oy oy...Resul neymiş böyle!... Zayıflama tehdidi !)
-Dee... istersen babana da de!
(Resul, durdu...kısa bir ara düşündü.)
-Yok babama dimem, anneme diyerim, ağbime diyerim.
(Tülay, Ramazan Amca'nın yeğeniydi. Daha küçücükken babasını kaybetmiş, babası yerine tek amcasının sevgisiyle büyümüştü. Ramazan Amca'yla Tülay arasında amca-yeğenden çok, bir baba-kız ilişkisi vardı. Bunun Resul da farkındaydı.)
-Hadi hadi gel... bak bakalım bahçede patates var mı, hepsi güccüktür. Gidip bakalım, büyük varsa sökeriz.
(Tülay da aslında geri adım atmazdı ama ikna için "zaten yok, istersen bak!" yöntemini denemek istedi, galiba.)
Ellerine derin bir kap bir de bıçak alıp bahçeye girdiler. Ben de yerimden kalkıp mutfağa geçtim. Tülay'ın getirdiği yemeği ısıtıp yedim. Saat beş olmuştu. Bir de kahve yaptım, tekrar dışarı çıktım. Bahçede kimse yoktu. Ahşap merdivenlere oturup kahvemi içmeye başladım. Biraz önceki bulamadığım kelimeyi düşünmek istemiyordum. Ama bu defa Arapça-Türkçe Sözlüğe mi baksam, belki bir ayete telmih yapıyorlardır, Mu' Cem'ül-Mufahrass'a mı bakmam lazım acaba? Bir yere not alayım, Konya'ya gidince Hoca'nın Mufahrass'ı vardı, ordan bakarım. O zamana kadar bu beyit bekleyecek ne yazık...
Bu arada güneş, batımızda bulunan, Celaller Köyü'nün dağlarına doğru yol almaya başladı. Son ışıkları Demirkazık'ın üstüne vuruyor, dağın bütün çizgileri kırmızı, turuncu yangınlarla iyice parlıyordu. Tam o sırada evsahibimin kapısı açıldı. Resul, güneş ışığından gözlerini korumak için bir kolunu alnına koyup siper etti. Dudakları, muhtemelen, biraz önce yediği patates kızartmasının yağ bulaşığıyla parlıyordu. (Resul başarmış). Öbür koluyla ağzını sildi. Bir ağaca bağladığı atını çözdü, üstüne binip, " Deeh atım deeh!" diye bağırdı, tam atını şâha kaldırırken beni gördü, birden bire sustu. Hemen atından indi. Yanakları,utancından, al al oldu.
Fincanımı içeri götürüp, tekrar geldim. Güneş tam anlamiyle batmadan bir şeyler daha yazabilir miyim diye yerime oturdum. Biraz önce aradığım kelimeye yeniden bakmak için fotokopilerimi elime aldım. İşaretlediğim kelime nerdeydi?.. A a nerde bu kelime?.. Yok... Evet bir yeri işaretlemişim... Ama o (b) ile başlamıyor ki... Beyitin başından itibaren yeniden okudum. Sade bir dil kullanılmış, anlaşılabiliyor. Ben hangisini okuyamadım ki?.. (İkbâline)'yi işaretlemişim. Eee nerde (b),(kef), (elif)?..
Deminki bitmeyen mızıltı kulaklarımda çınladı: " Bağa nek!... Bağa nek!" Ah Resul, aah... Ne yaptın sen? Okuduğum metinde Resul'ün nidalarını görmüşüm ve nedense anlamamışım. Aah ah... Farsça mı, yoksa bir ayetin hatırlatması mı derken...Meğer "Bana ne... bana ne" nin Resulcasına takılmışım. Aah seni ah...
.....
Yüksek lisans öğrencisiydim, aynı zamanda Türkçe öğretmeni olarak da tayinim bu köye çıkmıştı. Üniversitedeki hocalarım "Seni öğretmen ol diye yetiştirdik, bundan sonra önceliğin de öğrencilerinin yetişmesi olmalı ama ders proğramını hafta sonlarına alırsak, hem görevini yaparsın hem de yüksek lisansa devam edebilirsin. Şimdi okuldaki derslerini cuma veya pazartesi boş kalacak şekilde düzenlerseniz, bir şansın olur, müdürünle konuş." dediler. Okulda müdürle birlikte toplam dört öğretmendik. Bütün derslerimiz doluydu. Pazartesiyi boş bırakabildik ama diğer günler tam gün okulda olacaktım.
Böylece cuma akşamı-pazartesi akşamı arasında maratonvâri bir koşturmaca başlıyordu: Cuma öğleden sonraları küçük bavulumla okula gelirdim. Okuldan sonra bir taksiyle İlçeye, sonra otobüsle Niğde'ye, daha sonra şehirlerarası otobüsle Konya'ya gelirdim. Konya'da öğretmenevinde kalır, sabah olunca mezun olduğum Eğitim Fakültesi'ne gelir, yüksek lisans derslerine katılırdım. Benim bölümde iki öğrenciydik. Diğer arkadaş da aynı şekilde Antalya'dan gelirdi. Bizim hem -iki arkadaş- birbirimizle, hem de bütün hocalarımızla iletişim içinde olmamız gerekiyordu. Bölüm arkadaşım için iletişim sorun olmazdı da benim çalıştığım köyde telefon bir taneydi, postaneye yazdırarak konuşabiliyorduk. Telefonu beklemektense mektup yazıp ilçeden postalamayı tercih ettiğim de olurdu. Tabii ki hiç pratik bir çözüm değildi.
Hafta içi öğretmenlik, hafta sonu öğrencilikle geçtiği için çamaşır yıkama, ütü yapma gibi mecburiyetlerimi gecelere bölüyordum. Bu arada öğretmenliğimin gerektirdiği yıllık-günlük planlarım, toplantılarım, yazılı veya ödev okumalarım, not çizelgelerimle öğrenciliğimin gerektirdiği ödev ve seminerlerim, sınavlarım, fotokopilerim arasında bir düzen tutturmaya çalışıyordum. Bazen de, şimdi olduğu gibi, acil bir telefon alır, derslerin bu hafta iptal edildiğini duyarsam, değmeyin keyfime... Önümdeki üç gün boyunca kimbilir neler yaparım hevesiyle güne başlamak ne keyif vericiydi.
Köyümüz iki dağın arasına kurulmuştu. Dağlardan biri güney, diğeri kuzeydeydi. Benim ev, kuzeydeki dağın kuzey yamacındaydı. Kışın görmek mümkün değildi de, sanırım yazın da güneşi sadece bahçede görebilecektim. Ama doğuda muhteşem bir Demirkazık manzarası vardı. Lisede coğrafya dersinde gördüğümüz Toroslar'ın en yüksek tepesi olarak öğrendiğimiz Demirkazık Tepesi... Günün her saati ışığın ve gölgenin bütün oyunlarına şahit olup her halükârda, bu muhteşem dağa yeniden hayran olmamak mümkün değildi.
...
Köye ilk geldiğim soğuk Aralık gününün üstünden 5 ay geçmişti. (-15)'li. (-20)'li buzlu günler ve gecelerden sonra yavaş yavaş havalar ısınmaya, günler uzamaya başlamıştı. Hatta bir gün zarif öğrencilerim bana bir demet çiçek bile getirmişlerdi. O çiçekten sonra büyük bir hızla diğerleri de açmaya başladı. Hayatta daha önce görmediğim çeşit çeşit renkler ve kokular etrafımda büyük bir uyum içinde dans ediyorlardı. Ayrıca o kuşlar yok mu o kuşlar... Başka bir yerde de bu kadar çeşidi bir arada görebileceğimiz kuş nüfusu var mıdır acaba? Sabahın ilk saatlerinde başlayan muhteşem bir konserle, güne gözlerimi açıyordum. Artık gündüzleri sobayı yakmıyordum. Evim normalde soğuktu ama kapının önüne çıkınca güneşten yararlanabiliyordum.
Bugün seminer konuma odaklanmam, en az beş-altı sayfa yazabilmem gerektiğini düşünüyordum. Hafif bir kahvaltıdan sonra, kuş yuvası gibi hazırladığım çalışma masama yaklaştım. Masanın üstünde fotokopilerim, müsvedde kağıtlarım, kalemlerim, silgilerim kolay görebileceğim yerdeydi. Masam; etrafımda lugatlarım, bazan kucağıma aldığım bazan yanıma koyduğum küçük notlarım arasında, sadece oturacağım yer açıkta kalacak şekilde bir kuş yuvasına benziyordu. Tam oraya oturup çalışmaya başladım. Böylesi durumlarda başka bir şeyle uğraşmaz, kendimi tamamen çalışmalarıma verirdim.
...
Ne kadar çalıştım bilmiyorum. Bir kaç defa üst üste hapşurdum. Bu hapşırıklar, beni kendime getirdi. Üşüyordum... Elim buz gibi olmuş, sırtım ürpermiş, burnum akmaya başlamıştı. Parmaklarımı ovuşturup yerimden kalktım. Saat 1 buçuk olmuştu. Sobayı yaksam mı diye düşündüm. Pencereden baktığımda, dışarının günlük güneşlik olduğunu gördüm. Hemen koluma birkaç minder alıp dışarı çıktım. Evin girişindeki ahşap sundurmaya minderlerden yer yaptım. Sonra kitaplarımla notlarımı da getirdim. Dışarı sıcaktı. Aynı şekilde bir kuş yuvası yapıp içine oturacaktım. Kendime yer hazırlarken arkamdan bir ses duydum. Birden sıçradım;
-Korkma... ben'im!
-Aaa Tülay sen miydin?
Gelen evsahibimin gelin kızıydı.
-Korkuttum seni yaa... tüh.
-Yook... Boş bulundum sadece... Önemli değil...
-Demin içerde çalışıyordun, rahatsız etmiyem dediydim. Baktım dışarı çıkmışsın geldim.
-İyi ettin, boşver... Biraz dalmışım da...
Elinde bir tabak yemek vardı.
-Bana yemek mi getirdin?
-Hee ders çalışıyon, vaktin olmazdı, yemek yapmaya...ben de yeni pişirdim, bir tabak da sana getiriim dedim.
-Ayy çok sağol, Allah râzı olsun, gerçekten açlıktan ölsem haberim olmayacaktı.
-İstersen şimdi ye soğumasın.
-Tam başlamış giderken durmayım, sonra yerim, sağol, daha acıkmadım.
Elinden tabağı alacakken...
-Sen dur abla, ben içeri koyarım.
Dedi, içeri girdi. Geri çıktığında...
-Lutfiye Ablagil ne zaman gelirler?
Diye sordum.
-Anca haftaya...
-Resül'le aranız nasıl?
-Nasıl olcek, evin en güccüğü... Nazı da bana geçiyor, noolsun işte...
Evsahiplerim Mersin'e, oğullarının yanına gitmişlerdi. Okul açık olduğundan tekne kazıntıları Resül'u yanlarında götürmemiş, askerdeki oğullarının nişanlısı Tülay'ı onun yanına, refakatçı bırakmışlardı.
Ben hazırladığım yeni kuş yuvama yerleşmeye çalışırken, evimizin afacanı Resul, bahçede bir oyun kurmuş, kendi kendine oynuyordu.
-Resul naapıyor, tek başına?
-Eline bir kavak dalı almış, "Bu benim kılıcım." diyor. Başka bir dala da "Atım" diyor, biniyor üstüne, ortalığı toza dumana katıyor.
-Vayy geleneksel oyunumuz yani...Normaldir, hepimiz oynamadık mı?
-Zorla beni de katıyor oyununa. Güya beni kötü adamlar kaçırmış, o da kurtarıyormuş.
-Seni atın terkisine atıp kurtarıyor mu?
-Yok, daha...Ben büyüğüm, atın ikimizi birden taşımaz diyom...Neyse ben gidiim, sen çalış... Bir şey istersen seslen gelirim.
-Sağol, sadece Resul' a değil, bana da bakıyorsun yani...
-Yok canım ne yaptım ki... Ben bir Resül'e bakiim... deyip,gitti.
Ben de çalışmaya devam ettim.
....
Etraftan kuş cıvıltıları, çiçek kokuları geliyordu. Artık kıştan eser yoktu. Daha önce görmediğim elvan çeşit çiçek, açma ve kokularını yayma yarışı yapıyorlardı. Kuşlar da en güzel şarkılarıyla, deyim yerindeyse, döktürüyorlardı. Ben de önümdeki notlardan eski yazı bir metni okumaya ve anlamaya çalışıyordum. Dili çok ağır değilmiş ki çalışmam, diğer günlere göre daha hızlı ilerliyordu.
Derken... Bir ara bir kelimeye rastladım. Bir kaç defa okumaya çalıştım. Olmadı. Etrafıma papatya yaprakları gibi dizdiğim lugatleri, seviyor-sevmiyor dermişçesine tek tek almaya başladım. Önce, bütün paramı verip Konya'dan, Sahhaflar Çarşısı'ndan aldığım, o günden beri de yanımdan ayırmadığım Lugat-i Naci... Bilemediğim kelimeyi, eski yazı yazılışıyle görebileceğim lugat... Aradım ama onda yoktu. Acaba Farsça mı?.. Şimdi sıra en anlayışlı, en yardımsever hocamın "köylük yerde çalışabilmem için" bana ödünç verdiği Fehreng-i Ziya... Farsça kelimeleri yine Farsça olan açıklamaları ile bulabiliyoruz. Farsça'm var mı, işte olduğu kadar, belki anlamadığımı, başka lugatten yine bakarım... Ama orda da yok... Bu ne böyle (b), (kef), (elif), sonra bir de diş var, noktası nerde acaba çıkmamış mı? Buu ...(te) olsa, yoksa (nun) mu.. bütün ihtimalleri lugatlerden arıyorum. Off... Bir de şu ses... Tamam kuşlar, böcekler iyi de mütemadiyen aynı "mızıltı"... Kuş cıvıltısı değil, böcek vızıltısı değil... Bu ne böyle "mız mız mız"... Eşit aralıklarla devam ediyor... Hatta aynı saniyesinde duymazsam otomatik olarak bekliyorum... Ne bu ya?..
Kalemi bıraktım, kollarımı iki yana açıp, gerindim...Parmaklarımı çıtlattım... Bu arada mız mız mızıltı devam ediyordu. Oturduğum yerden hafif yükselerek bahçeye baktım. Resul, yengesi Tülay'a dünyayı dar etmekle meşguldü:
-Bağa nek... bağa nek.. işte bağa nek...istiyom diyom sağa... işte bağa nek. (Sesini genzinden çıkarıyor, omzunu sallıyor, inadında ısrar ediyordu.)
-Ben bunu istemiyom dedim sağa... bağa nek... Pattes istiyom diyom işte.
-Ne patatesi, ne güzel yemek yaptım işte..
-Bağa nek diyoom bağa nek..pattes istiyom... pattes... pattes
-Patatesler daha güccük... Büyüsün, sökeriz.
-Bağa nek ben şimdi istiyom, bağa nek...
-Hayır Resül... Doğru dürüst yemek yiiceen!
(Resul, yumuşamıyor, inadında devam ediyordu.)
-Ben senin yemeeni yemiiceem. Ben pattes istiyom. Hem ben diiceem anneme seni. Hiç yemek yapmadı beni hep aç godu diiceem.
(Vayy Resul, işini biliyor... Annelerin en hassas yerine işlemeye başladı.)
-Yaa o da inanırdı deel mi?
-Hem ben ağbime de diiceem seni...
-Ne diicekmişin ağbine?
-Sen bu gızı alma, yemek yapmayı bilmiyor, seni hep aç gor, diiceem işte...bağa nek... bağa nek... bağa nek....
( Resul, işi büyüttü.)
-Yaa o biraz zor canım.
(Tülay, kendinden emin, tabii nişanlısından da)
-Gör bak yemiiceem, zayıfliiceem, annem de sana gızacak...
(Oy oy oy...Resul neymiş böyle!... Zayıflama tehdidi !)
-Dee... istersen babana da de!
(Resul, durdu...kısa bir ara düşündü.)
-Yok babama dimem, anneme diyerim, ağbime diyerim.
(Tülay, Ramazan Amca'nın yeğeniydi. Daha küçücükken babasını kaybetmiş, babası yerine tek amcasının sevgisiyle büyümüştü. Ramazan Amca'yla Tülay arasında amca-yeğenden çok, bir baba-kız ilişkisi vardı. Bunun Resul da farkındaydı.)
-Hadi hadi gel... bak bakalım bahçede patates var mı, hepsi güccüktür. Gidip bakalım, büyük varsa sökeriz.
(Tülay da aslında geri adım atmazdı ama ikna için "zaten yok, istersen bak!" yöntemini denemek istedi, galiba.)
Ellerine derin bir kap bir de bıçak alıp bahçeye girdiler. Ben de yerimden kalkıp mutfağa geçtim. Tülay'ın getirdiği yemeği ısıtıp yedim. Saat beş olmuştu. Bir de kahve yaptım, tekrar dışarı çıktım. Bahçede kimse yoktu. Ahşap merdivenlere oturup kahvemi içmeye başladım. Biraz önceki bulamadığım kelimeyi düşünmek istemiyordum. Ama bu defa Arapça-Türkçe Sözlüğe mi baksam, belki bir ayete telmih yapıyorlardır, Mu' Cem'ül-Mufahrass'a mı bakmam lazım acaba? Bir yere not alayım, Konya'ya gidince Hoca'nın Mufahrass'ı vardı, ordan bakarım. O zamana kadar bu beyit bekleyecek ne yazık...
Bu arada güneş, batımızda bulunan, Celaller Köyü'nün dağlarına doğru yol almaya başladı. Son ışıkları Demirkazık'ın üstüne vuruyor, dağın bütün çizgileri kırmızı, turuncu yangınlarla iyice parlıyordu. Tam o sırada evsahibimin kapısı açıldı. Resul, güneş ışığından gözlerini korumak için bir kolunu alnına koyup siper etti. Dudakları, muhtemelen, biraz önce yediği patates kızartmasının yağ bulaşığıyla parlıyordu. (Resul başarmış). Öbür koluyla ağzını sildi. Bir ağaca bağladığı atını çözdü, üstüne binip, " Deeh atım deeh!" diye bağırdı, tam atını şâha kaldırırken beni gördü, birden bire sustu. Hemen atından indi. Yanakları,utancından, al al oldu.
Fincanımı içeri götürüp, tekrar geldim. Güneş tam anlamiyle batmadan bir şeyler daha yazabilir miyim diye yerime oturdum. Biraz önce aradığım kelimeye yeniden bakmak için fotokopilerimi elime aldım. İşaretlediğim kelime nerdeydi?.. A a nerde bu kelime?.. Yok... Evet bir yeri işaretlemişim... Ama o (b) ile başlamıyor ki... Beyitin başından itibaren yeniden okudum. Sade bir dil kullanılmış, anlaşılabiliyor. Ben hangisini okuyamadım ki?.. (İkbâline)'yi işaretlemişim. Eee nerde (b),(kef), (elif)?..
Deminki bitmeyen mızıltı kulaklarımda çınladı: " Bağa nek!... Bağa nek!" Ah Resul, aah... Ne yaptın sen? Okuduğum metinde Resul'ün nidalarını görmüşüm ve nedense anlamamışım. Aah ah... Farsça mı, yoksa bir ayetin hatırlatması mı derken...Meğer "Bana ne... bana ne" nin Resulcasına takılmışım. Aah seni ah...
.....
O günleri, sık sık hatırlarım. Aradan yıllar geçti. Şimdilerde kendi evimde, kendi çocuklarımın büyümesine şahit oluyorum. Evdeki yemeği beğenmeyip, "Anne patates kızartması yapar mısın?" dediklerinde "Bağa nek...bağa nek, ben de pattes istiyom bağa nek "diye mızmızlanırım...
Seferi Nurcan Ören