Padişahım Çok Yaşa
Uzun boylu, gayet iri bir adamdı... Uzun beyaz sakalları, pandemi maskesinden dışarı taşıyordu. "Bu maske adamı koruyor mu ki?" diye düşündüm. Bana döndü, maskenin altından gelen boğuk bir ses; "Selamün aleyküm" dedi.
- Ve aleyküm selam.
Doğu aksanlı Almanca ile devam etti;
-Bir halı getirdim, üstünde bir şeyler yazıyor ama okuyamadım. Bakar mısın?..
O anda adamı hatırladım. Bundan yirmi sene kadar önce, Basel'deki Peterplatz pazarına gelirdi. Halı satardı. İranlı iri yarı halıcı... Tabii o zamanlar sakalı siyahtı.
-Beni hatırladın mı? Üstünde şiir olan bir Hereke satmıştım sana.
- Evet hatırladım.
Küçük bir Hereke halısıydı. Kenar bordüründe; "Çeşm-i insaf gibi kâmile mizan olmaz// Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz" yazıyordu. Okuyunca havalara uçmuştum. Adam o zaman da şaşırmıştı. O günden sonra okuyamadığı levhaları, madalyonları, halıların yazılarını bana sormak için bekletmeye başlamıştı. Hereke halısını alıp ilk izinde Türkiye'ye götürmüş, Tahirül Mevlevi'nin Osmanlı Müellifleri kitabından o beyti aramıştım. Leskofçalı Galib'in bir gazelinin ilk mısraı ile son mısraı imiş. Tabii o zamanlar Google yoktu. Her şeyi kitaplardan arıyorduk.
- Şimdi de elimde bir halı var. Ben İranîyem ama bu yazıyı okuyamıyorum. Sana getirdim.
Hiçbir şey demeden onunla birlikte dışarı çıktım. Kapalı kasalı, büyük arabanın arka kapağını kaldırdı. Yığınlar hâlinde ipek halılarla karşılaştım. Ebatlarına göre ayrı ayrı dizilmişti.
En üstteki, büyükçe halıyı bir hamlede kucaklayıp yere serdi. Krem renkli desensiz, dümdüz bir halı... Bir tane bile tüyü kalmamış üstünde, sadece alt geçkisi duruyor ama yüzde yüz ipek... Tam ortasında Osmanlı devlet arması... Armanın üst tarafında, armayı yarım ay şeklinde kapatan, Osmanlı harfleriyle dokunmuş bir yazı... İranlı halıcı okuyamamış. Oysa Osmanlı alfabesi İran alfabesidir, Arap değil...
- Bakın bu Osmanlı Devlet Arması ama çok eski... Ortada güneş var, padişah tuğrası yok... Bir de bizim bildiğimiz armalarda üç hilalli yeşil sancakla ay yıldızlı kırmızı bayrak çapraz durur karşılıklı... Burdakinde, yeşil sancakta bir tane hilal var. Tuğlar, oklar, yaylar, kılıç ve kalkan tamam ama süngülü tüfekle tabanca yok. Ya eksik yapılmış ya da armanın en eski hâli böyleydi. Belki de İstanbul'dan önceye ait, dedim.
- Vor dem İstanbul... Was ist vor dem İstanbul?.. (İstanbul'dan önce... İstanbul'dan önce ne demek?)
- İstanbul'un alınmasından önce...
- Tarih?..
- İstanbul... Bin dört yüz elli üç...
- Oo... Çok yaşlıymış gerçekten... Pekii... Yazı?..
- Net, temiz bir yazı... Rahat okunuyor... PADİŞAHIM ÇOK YAŞA
- O ne demek?
- Mein Sultan lebe hoch...
- Hımm...
- Satıyor musunuz, eskiciye vermeye mi getirdiniz?
- Ben satıcıyım. Bu işten ekmek yiyorum. Sen alsan ne yaparsın?
- Nihayetinde benim tarihim. Türkiye'ye götürürüm. Bir müzeye veririm. Müze bulamasam evimde, duvara asarım.
- Ben bunu antikacılara sorayım o zaman. Sanırım çok para verirler...
- Tarihçilere de sorun. Tam tarihini söylerler belki...
- Ne kadar eskiye gidebilirler? Bir tahminin var mı?
- İlk hangi hükümdara "Padişah" dedik bilmiyorum. Kurucu hükümdar Osman Gazi... Sonra Orhan Gazi... Murat Hüdavendigâr... Yıldırım Bayezid... Sonra Ankara Savaşı, on üç sene süren fetret dönemi... Ardından Birinci Mehmet... Sonra İkinci Murat... Vee İkinci Mehmet yani Fatih Sultan Mehmet... İlk olarak hangisine "Padişah" dedik acaba?.. Bu arada gözden kaçmaması gereken bir şey daha var...
- Nedir?
- Yazı, ilk ne zaman sanat oldu?.. Hatt sanatı ne zaman başladı? Bu hatt, gerçekten çok güzel ve sanat eseri olarak kusursuz...
- İlk hattat?.. İlk hattat (Hz.) Ali... Kur'an'ı güzel yazı ile ilk yazan Ali'dir. Güzel yazı dersleri verip, kâtiplere Kur'an'ı güzel yazdıran halife, (Hz.) Ali'dir.
- Osmanlı dönemini kastetmiştim. Osmanlı ne zaman, yazıyı sanat olarak değerlendirdi?..
- Ne zaman?..
- Yine Fatih Sultan Mehmet dönemi... Şeyh Hamdullah, diye hatırlıyorum... Bilinen ilk hattatımız... Şehzade Bayezid'in de hatt hocasıymış üstelik. Öyle kalmış aklımda...
- Dönem, İstanbul'dan önce mi yani?
- İstanbul'dan önceyse de birkaç yüzyıl önce değil, birkaç sene öncedir. Ortadaki güneşte tuğra yok... Bu, önemli... İstanbul'u alıp, Bizans'ı yıkan sultan, o güneşe tuğrasını koyardı.
- O zaman... Yaklaşık olarak, bin dört yüz otuzlar, kırklar...
- Kesin bilgi değil, benim tahminim... Ama şu da bir gerçek; bu halı, halı değil, tarihî bir belge... Dokunduğu dönemin özelliğini yansıtan, değerli bir belge.
- Değerli öyle mi?..
- Maddî değerine takılmayın, bence manevî değeri daha fazla...
- Benim işim maddeyle... O kadar duygusal olsam şair olurdum, halıcı değil... Sen olsan ne kadar verirdin?
- Aklınızdan geçen rakam ne kadar?..
- Ben beş bin derim, benden alan da elli bine satar...
- Doğrudur... Siz de haklısınız.
Adam halıyı katlayıp arabasına attı. Bana teşekkür edip giderken kartını verdi. Zürih'te bir mağazası varmış. Değerli bir halı geldiğinde iyi bir paraya satın alabileceğini söyledi, gitti.
Arabanın arkasından bakarken içimde beni en az altı yüz sene öncesine bağlayan bütün hücrelerim aynı anda dağıldı...