İKİ MEBUS ÖYKÜSÜ HAKKINDA MÜLAHAZALAR VE TESPİTLER
İki Mebus adlı öykü Ömer Seyfettin’in ilk kez Aşiyan adlı dergide 1908 yılında yayınlanan bir öyküsüdür. ( İki Mebus, Aşiyan, C. 2, S. 14, 6 K.evvel 1324/19 Aralık 1908, s. 49-57 )
Ömer Seyfettin bu öyküsünde konuşmaya çıkmak için hazırlanan iki mebusun ( milletvekili ) Osmanlının neden geri kaldığı, ne için gelişmiş ülkeler arasına giremediği konusunu tartışan ve bu tartışmayı öykü haline getiren bir hikâyesidir. Öykü, 1908 de II. Meşrutiyetin ilanı akabinde yazılmış, o yıllarda kendisi de yenilikçi düşünceler taşıyan Ömer Seyfettin’in düşüncelerini birisi genç, diğeri ise yaşlı iki vekilin düşünceleri imiş gibi aksettirmiştir.
Bilindiği gibi Ömer Seyfettin bu yıllarda İzmir’de Jandarma Okulunda Öğretmen olarak görevlidir. İzmir’de iken Türkçü ve Turancı görüşte olan çevrelerle temas etmiş, Baha Tevfik ve Necip Türkçü’den etkilenmiş Osmanlıların ve Türklerin Batılı ülkelerdeki gibi gelişmiş bir ülke olması için Türkçülük Turancılık ve Milliyetçilik düşünceleri ile batılılaşmak düşüncelerine kapılmıştı. [1]
Yazar bu öyküsünü İzmir’de iken yazmış ve bu öyküsü 1908 Aralık ayında Aşiyan dergisinde yayımlanmıştı. Ömer Seyfettin bu öyküsünü yazdığında henüz Yenİ Lisan adlı yazı serisinde savunduğu dil anlayışına sahip değildi. ( BkzYeni Lisan Tam Metni) , Üstelik yazdığı bu hikaye onun ilk hikayelerinden biri olduğu için Maupassant Tar denilen ve kendisinin de Türk Edebiyatındaki ilk temsilcisi olduğu öykülerine yapı olarak da tamamen benzememiştir. Yazarın bu öyküsü öyküden zaiyade sohbet niteliği daha da ağır basan makalemsi bir yazısı olmaktadır
İki Mebus adlı öykü, dil anlayışı bakımından Ömer Seyfettin’in 191 yılından sonra yazdığı öykülere tamamen muhalif Servet-i Fununcuların dil anlayışına özenen bir dille yazılmıştır. [2] Bilindiği gibi Servetİ Fünuncular, divan şairlerinden de süslü sanatlı ağdalı anlaşılmaz bir dil kullanmışlar, Arapça ve farsça sözlüklerden buldukları Arapça Farsça sözcüklerin sözlüklerde bile ikinci üçüncü derecedeki anlamlarını kullanmayı marifet bilmişlerdi. [3]
Netici olarak Ömer Seyfettin bu öyküsünü o devride henüz moda olmayı sürdüren süslü, sanatlı, tumturaklı bir dille yazmış, adeta bu hususta Servet-i Fünun ve Fecri Ati ler ile yarış yapmıştır. ( bkz Fecri Ati Topluluğunun Genel özellikleri)
İki Mebus adlı öyküsü konu olarak da Ömer Seyfettin ‘in diğer öykülerine pek benzemeyen konular da yazılmıştır. Örneğin Kesik Bıyık Aşk ve Ayak Parmakları, Fon Sadriştayn’ın Oğlu , Fon Sadriştayn’ın Karısı, Niçin Zengin Olmamış adlı öykülerinde evlilik, aşk ve kadınlar ile ilgili konulara değinmiş; . Perili Köşk, Keramet, Kurbağa Duası, Yüzakı , Rüşvet gibi öykülerinde sosyal faydayı gözetmişti. Diğer pek çok öyküsünde ise gençlik ve çocukluk anıları ile tarih ve kahramanlık konularını işlemiş olan Ömer Seyfettin bu öyküsünde ise edebi ve ilmi tartışmaları konu edinmektedir.
Sitemizde Ömer Seyfettin'in 100 adet öyküsü yer almaktadır. İstediğiniz öyküye Sitemizin aramasına öykü adını yazarak veya https://edebiyatvesanatakademisi.com/writer/omer-seyfettin sayfasından başlıklara bakarak ulaşabilirsiniz)
İki Mebus Ömer Seyfettin
Mavi ve serin bir sonbahar gecesiydi. Cesîm ağaçlarıyla hakikaten baîd [4] ( uzak) bir peri ormanına benzeyen muhteşem bahçenin ortasındaki mahfel-i üdebâda [5] ( edipler toplantısı) bir hafta evvel ölen şair Perviz'in hayat ve hususiyetine, sanat ve muvaffakiyetine ( başarılar) dair bir konferans veriliyordu. Münevver [6] ( aydın) bir hiyâbân-ı rüya[7] ( ağaçlı yol) gibi uzayan ve uzadıkça hayalileşen, muntazam yolun nihayetinde, mahfelin ( giriş, oda, bölme) kapısı uzak ve serabî ( serap gibi) bir saray medhalini [8] ( antre, giriş) andırıyor, beyaz ve cesîm [9] ( İri vücudlu) peronun basamakları, yanlarında sıra ile yükselen mermerden masnû ( sanat mahsûlü) [10] esatiri ( efsanevi) kadınların ellerinde tuttukları nâim [11] ve muzî [12] ( ışıltılı, parlak) elektrik kürelerinden yağan donuk ve tatlı ziyâlar ( ışık) altında göz kamaştırıcı bir vuzuh[13] ( ap açık ) ile parlıyordu. İhtiyar ve bîgâne [14]( yabancı, ) kamer ( Ay) , seyrek ve ince bulutların arasından, lakayd ve acûl [15] ( acele) veriyor, dışardan caddenin gürültüleri, eğlenceli bir şehrin, meşhûn-ı serâir [16] ( [gizliliklerle dolu] bir zevk memleketinin musikî-i ananâtı [17] ( anenevi müzik) gibi müphemiyetle[18] ( gizli belirsiz) aksediyor, büyük ve kesif ağaçların aydınlıkla mezc [19]olan( karıştıırlan) zîhayat [20] ( canlı) ve nur-âlûd [21](Karışmış, karışık ) zulmetlerinde( Karanlık ) [22] nâmerî [23] ( kızgın, sinirli) ürpermeler husule getiriyordu. Geniş ve beyaz mesnetleri ( dayanak) [24] üzerinde sanki ezeliyeti düşünen beyaz heykeller; bu şimdi yaşamayan meşâhîrin ( ünlü ) [25] müessir [26](etkili, sonuçlu ) ve mevt-âmiz timsali hatıratı, üzerlerine dudaksız ve gayr-i nâsut [insanî olmayan] [27] buseler ( öpücükler) halinde düşen yaprak gölgeleri altında, namahsus rüzgarın ketum [28]( sıkı ağızlı.) negamâtıyle (Nağmeler ) [29] sanki canlanıyor, sanki kımıldıyorlardı.
Konferans yarım saat evvel başlamıştı. Münevver yolun tenhaî-i mahzunu (Hüzünlü ıssızlık) [30]içinde, bir zıll-i müteharrik (Hareketli gölgeler ) [31] gibi, narin bir genç, elleri cebinde, önüne bakarak ilerliyordu. Galiba, şimdi kuğuları uyuyan büyük ve hali havzın ( havuz) kenarına, bahçenin bu en sık ve hâbîde ( uyumuş) [32]yerine gitmek istedi; nîm muzlim (yarı karanlık, ) [33] yola, yekdiğerini ( bir diğeri ) derâguş ( kucaklamış) [34]etmiş mühîb ( heybetli) [35] ağaçların altına sapacaktı, yanından bir ses geldi:
— Nereye evlat, böyle?
Döndü. Bu temiz ve henüz pek yeni bir statünün musanna(Sanatkârane yapılmış ) [36] ve menkuş (Nakşolunmuş. İşlenmiş. ) [37]mesnedine dayanmış yetmişlik bir ihtiyardı. Tanıdı:
— Ne o, aziz üstad, dedi, burada yapayalnız ne yapıyorsun?
İhtiyar dayandığı statüyü göstererek:
— Arkadaşımla, refik-i şebâbımla ( genç, yiğit yoldaşlarımla) [38] konuşuyorum.
Diye cevap verdi. Beyaz ve çok saçları ile, yetmiş senenin çöktüremediği kavî ve dik vücuduyla hâlâ dinç ve muârız (karşı çıkan, karşı koyan ) [39] duran ve gençlerin, bütün İstanbul'un, belki bütün Türkiye'nin "feylesof" dediği bu zatta pek garip bir mizaç, pek tuhaf bir tabiat vardı. Şedîd ( şiddetli) bir egoizm onun bütün mevcudiyetine hâkimdi. Neden bahsederse kendi söylüyor, muhatabını bîzâr [40]( taciz, bıktırma) ediyordu.
"Evlat!" diye teklifsizce hitabettiği genç, Vedid İstanbul'un en ateşîn, en âlim, en muhterem bir mebusu idi. Talebeliği zamanında umumî bahçelerde, bu ihtiyar feylesofu dinlemekten epeyce hoşlanırdı. Fakat şimdi... En ziyade onun iddialarından, edebiyatından bıkmıştı. Yarım asır evvelki kof ve iptidâî harekat-ı edebiyye ( eski edebiyat) artık dinlenemezdi. Zaten bütün bu mânâsız gevezelikleri beş altı sene evvel belki yüz defa bizzat feylesoftan dinlemiş, ezberlemişti.. Yine bu garip ihtiyara yakalanmamak, onun bir kütüphane katalogu gibi yalnız lâyetenâhî (Sonsuz. Nihayetsiz) [41] ve meçhul muharrir isimlerinden, unutulmuş kitap serlevhalarından müteşekkil tâkatfersâ (. Dayanılmaz, tâkat götürmez) [42]malumat ve musahabâtı (görüşme, konuşma, söyleşi) altında muzdarip ( incinmiş, darbe görmüş ) olmamak için:
— Geziniyordum, dedi, şimdi yemek yedim. Bu gece yazılacak yazım, tertibolunacak nutkum var. Geç kalamayacağım.
İhtiyar feylesof hayretle sordu:
— Demek Perviz için verilen konferanstan haberin yok?
Vedid, omuzunu silkerek cevap verdi:
— Var. Fakat dinlemeye tahammülüm yok. Artık edebiyat beni sıkıyor...
Feylesof yaklaşmış, kalın adalî kolunu gencin omzuna atmıştı:
— Zavallı Vedid! Dedi, acıdım sana. O halde ihtiyarlamışsın. Ne vakit ki insan edebiyattan nefret hissetmeye, kafiyeler, mısralar nazarında boş, vâhî (anlamsız, boş, saçma) , muacciz[43] ( aciz kalma) görünmeye başlar, ihtiyarlığın soğuk ve kemikten iskelet elleri onun kalbine uzanmış demektir.
Ve statüyü göstererek ilave etti:
— Evet bu da... Bu zavallı Tevfik Fikret, deteab-ı tahassüsle ihtiyarlayınca edebiyattan nefrete başlamış, şebâbındaki ( gençliğindeki) bütün hevesât ve tahayyülatını kaybetmiş, bir bedbin ( kötümser) olmuştu. Sonra hep elem terennüm ( şarkı söylemek, ifade etmek) etti, dökemediği gözyaşlarını besteledi ve matemlerini ebediyetle bizim ruhumuza bıraktı...
Vedid ansızın asabileşmişti:
— Rica ederim, üstad, edebiyattan bahsetmeyiniz!
Feylesof, muhatabının göremediği sarih bir işmi'zâz-ı nahoşnûdî[44] ( hoşnut olmayan bir yüz ifadesi ile) ile, sanki inler gibi:
— Niçin? dedi.
— Niçin mi? Çünkü tavrınız pek eski... Pek klasik! Mesela şimdiki sözünüzü, hatta elinizle şu heykeli göstermenizi köhne ve klasik buluyorum. Karşınızda kendimi edebiyat muallimlerinin gayr-ı tabiîliklerine ( tabi , doğal olmyan) mahkum-ı tahammül ( sabretmeye mahum) bir mektep talebesi zannediyorum.
Vedid, bütün sınıflarda birinci olmuş, ulûm-ı iktisadiye[45] ( iktisat ilmi) ve içtimâiyeden birinci olarak diploma aldıktan sonra ilk neşrettiği makale-i içtimâiyesi değil Türkiye'de, hatta bütün Avrupa'da ve Amerika'da ani bir şöhret kazanmış, hemen beynelmilel mâî lisana tercüme edilerek, yine beynelmilel "Beşeriyet-i Müttehide ve Ulûm" cemiyeti tarafından en büyük mükâfata layık görülmüştü. Lakin bütün bu muvaffakiyetler onu değiştirmemişti. Mütevazı olmadığı gibi asla mağrur ve mütekebbir ( Kendisini büyük gören) ) de değildi. Şimdi, hissinde ne kadar zayıf bir egoist olduğunu iyice bildiği feylosofu, bu zavallı ihtiyarı gücendirdiğinden birdenbire pişman oldu ve onun dargın bir lisan ile:
— O halde hiç konuşmayalım...
Demesine gülerek:
— Hayır, konuşalım, sevgili üstad! diye mukabele etti, konuşalım, fakat biliyorsun ki ben mebusum. Daima mesleğimden bahsetmek, ona dair konuşmak, onu düşünmek isterim, söyleyiniz, siz de evvelden bir mebus değil miydiniz?
Gönlünü bütün bütün almak ve kendini tamamıyla affettirmek için feylesofun koluna girdi. Yürümeye başladılar. Genişçe yolun etrafında sıralanan kadim ve müteahhir [46](Sonraki, sonra gelen. ) şairlerin, meşâhîr-i üdebânın (Meşhur ediplerin) [47] mebhut [48]( Hayretle, şaşkın) heykelleri derin bir sükun-ı müncemid içinde, muztarip ve mütecessis ( merakla) [49] onlara bakıyor gibiydi. Feylesof mırıldandı:
— Evet, hatta ilk Meclis-i Mebusan'da âzâ idim.
Vedid, refîkinin( yoldaşı) hâlâ katı duran bazusunu sıktı:
— O halde mesleğimizden bahsedelim. Ben de istifade ederim!
Bu "istifade ederim" sözü ihtiyarın bütün zaaflarını okşadı. Lafının dinlenmesi, onun, sabâvetinden (Çocukluk, sabilik. ) [50]beri yegane saadetiydi. Bir çocuk gibi sevindi. Orada, yolun kenarında kesif ağaçların, mebzûl ( bol, çok) [51]ve münevver ( bilmiş, aydın, tahsilli ) [52]yaprakların altında bulunan bir kamış kanepeyi göstererek:
— Buraya oturalım da...
Dedi.
— Oturalım...
Oturdular. Vedid, biraz uzakta kalan lambaların tatlılaşan ziyâları ( ışıkları) içinde ihtiyar refîkine bakıyordu. Bu tıpkı bir lakırdı makinesi gibiydi. Mükemmelen dokuz lisan biliyor, bir milyona karîp ( yakın) [53] kitap okuduğu rivayet olunuyordu. Şimdi yanında beliğ ( açık ) , revan 8 yürüyen) bir ifade ile Meşrutiyet'in ilan-ı nagihanîsini [54]( Meşrutiyetin ansızın ilanı ) , ilk Meclis-i Mebusan'ın nasıl müşkilat ( güçlük) ile açıldığını ve kendisinin ilk konferanslarını, nutuklarını, muvaffakiyetlerini, husûle ( meydana ) getirdiği heyecanlı alkışları, payitahtın muhafaza-i asayişine ( asayişin korunması ) nasıl memur olduğunu, o vakitki Sultan'ın karşısına nasıl çıktığını anlatıyorken, Vedid, onun yetmiş senelik hayatını düşünüyor, hayalen senelere, aylara, haftalara taksim ediyor, bir milyon kitap okumak için lâakal her gün üç kitap okuyup bitirmesi lazım geleceğini hesap ediyordu.
Feylesof, o kadar şiddet ve muhabbetle atf-ı ehemmiyet ( önemsediği ) ettiği mazinin hurûş-ı hatıratıyla [55]( geçmişteki çoşkulu anılar ) :
— Ah siz, diyordu, siz pek mesutsunuz. Yorulmadan, üzülmeden kazanıyorsunuz. Muntazam ve müsterih çalışıyor, sahih ve mutmain muvaffak oluyorsunuz. Halbuki biz! Hayatımızın en güzel devresini, muazzez ve avdeti muhâl olan gençliğimizi, artık sizin nesl-i ahîrin mümkün değil tahayyül ve tasavvur edemeyeceği bir esaret-i mutlaka içinde geçirmiştik. İlim ve fazilet en büyük cinayetti. Namuslu olanlar mahbeslerde çürütülüyordu. Vatan can çekişiyor, son nefeslerini veriyordu. Evet bugün, yakında teşekkül edecek olan "Avrupa Düvel-i Müttehidesi" heyetine girmesi için bütün diplomatların, parti reislerinin payitahtına koşuştukları kavî ve mehîb Türkiye; bu muazzam ve muhteşem hükümetimiz, komşularımıza daimi heyecanlar veren hevilnâk ve müthiş ordumuz, dünyada o vakit neşrolunan ne kadar mizah gazetesi varsa hepsine sermaye-i istihza olmuştu. Bugün Avrupa'nın en necip, en zeki, en zengin ve faal bir kavmi olmak üzere tanılan Osmanlılar, bilatereddüd "Avrupa'da çergesini kurmuş bir çete!" diye tahkir olunuyor, mevcudiyet-i medeniyyeleri katiyen inkar ediliyordu.
Vedid önüne bakarak:
— Mübalağa ediyorsunuz.
Dedi. Fakat feylesof, Şeyhûhetin verdiği ateh-i gayr-i ihtiyari ile feveran etti:
— Mübalağa mı? Azamet ve muvaffakiyeti içinde büyüdüğümüz bu muazzam hükümetin taksim planı yapılmış. Hatta harita-i mukasemesi ( haritada paylaşma) [56]bile çizilerek tabedilmişti. Cehalet, yeşil ve siyah bir zulmet, yalnız neşe-i mâîsi ( neşe kaynağı)[57] ile sizi mest ü zevk-yâb ( zevk ile mest eden) [58] eden bu parlak ufukları örtmüştü. Herkes birbirine garez, düşman, haindi! Yalnız kin, taasup, tenezzül, itisâf ( yolsuzluk, haksızlık ) [59] vardı. Çalışanlar aç kalıyor, öğrenenler tahkir ( aşağılamış) [60]olunuyor, muhibb-i ulûm[61] ( ilim sevenler , bilim aşıkları ) olanlara umumî bir nefret besleniyor, vukuf afolunmaz bir küfür addolunuyordu...
Vedid yine feylesofun lafını kesti:
— Mübalağa, mübalağa... Üstad! Sizin eski edebiyatınızda bir sanat varmış. İşte şimdi onu yaparak mütelezziz oluyorsunuz, yani gulüvv [62]( çok aşırı ) ... Mümkün mü bu kadar muzmahil ( perişan) [63] olan bir millet otuz sene içinde bütün milletlere tefevvuk ( uysun, üstün gelsin) [64] etsin?
Feylesof başını salladı ve gülümsedi:
— Evet, mümkün, evlad! Bizim inkılâbımız pek tuhaf olmuştu. Muasırlarımızdan birçokları istiâne (yardım isteme) [65] ve istifâzayı (, feyz bulma, feyizlenme) [66], taklit kanununu inkar ediyor, "kendi muhitimizde, kendi muhit-i milliyemizde mahsur ve muhafazakar itilâ (yücelme, yükselme.) [67] edelim." diyorlardı. Eğer ekseriyet, cehaletin kesâfetinden ( yoğunluk) istifade ederek fikirlerini kabul ettirebilselerdi, hakikaten bu kadar teâlî ( yüceltme, yüce) [68] ve tekamül ( gelişme, ilerleme ) mümkün olamazdı. Fakat biz, o vakitki gençler galebe çaldık, istifade ve taklidi kabul ettirdik. Avrupa medeniyetini, garbin terakkiyatını ( ilerleme , gelişme) titremeden, çekinmeden kabul ediverdik. Nasıl tabir edeyim? Maraz-ı harabiye ( harap eden hastalık) tedavi için bütün eczaları bizzat yapmak ile, bizzat kimyahâneler inşa ve asırlarca çalışmakla iştigal etmedik. Devalar icad ve tertibine kalkmadık. İlacı müstahzar ( kullanıma hazır, yapılmış olarak ) bulduk. İşte bu haricî ( dış ) ve müstahzar hapı şüphelenmeden, tiksinmeden yuttuk. Ve şifayâb olduk. Evet, garpte batınların hazırlayarak mütevâlî ( peş peşe gelen) dehaların vücuda getirerek tevârüs ( kalıtım yoluyla aktarılan) [69]ettirdiği terakkiyat ( ilerlemeyi) ı biz bir hamlede kendimize mal ettik. Merdivenin en üstüne sıçradık. Zaten bu da pek tabiî bir hadise-i içtimâiye ( içtimai olaylar) , bir hâlet-i muaşeriye( sosyal bir hal ) idi. Gecikmiş kavimler binayı tekâmüle ( geliştirme) yavaş yavaş çıkmaya razı olmazlar, fırlarlar, asırların müterâkim ( birikmiş, yığılmış) [70] kuvvet-i itilâsıyla( yücelme kuvveti) [71] yükselirler. İşte Japonya... Filhakika bugün bizden geridedir, fakat daha otuz kırk sene evvel, ani denilebilecek bir sürat-i berkıyye ile o da ihtiyar garbin semerât-ı mesaisini aldı, kendine maletti. Biz daha heyet-i düveliyeden ( en büyük devletler heyeti ) [72] addedilecek kadar bir lakaydî-i muhakkire ([hor görücü kayıtsızlığa) [73] maruz iken, o, mevcudiyet-i milliyesini ( milli varlığını ) isbat etti. Ah, evet, sen Meşrutiyet'ten sonra doğdun, serbesti ve hürriyet içinde büyüdün. Eğer on yaş daha küçük olaydın, bu güzel mahfilin ( alanın, yerin) , bu büyük ve bedi ( güzel hoşa giden ) bahçenin yerinde viraneler, yıkık kulübeler, harap evler, sefil ve sıska köpeklerle mâlî ( dolu), tenha, dar, meyus ( üzgün ) sokaklar bulunduğunu derhatır ( hatırlayacak) edecektin...
İhtiyar feylesof anlattıkça müteheyyic ( heyecanlanıyor) oluyor, müteheyyic oldukça en küçük teferruatı canlı bir ifade ile tafsil ediyor, ellerini kaldırıyor, bazen ayağa kalkıyor, tekrar kanepeye bîtap ( yorgun) düşüyor, hikâyesine hararet ve hareketle devam ediyordu. Vedid dinlemekten yorulmuştu. Zihnen yarınki nutkunu tertib ediyor, bu hezeyan-ı pîrîye ( ihtiyarın sayıklamalarına) tutulmuş eski mebusun yanında, yarın yeni bir mebus sıfatı ile gireceği meclisi düşünüyor; otuz senelik bir fark-ı hayatı bu nisbetsizliğe kıyas ederek beşeriyetin önündeki tekamül ( gelişim) asırlarını tahayyül ( hayal ) ediyordu.
Feylesofun beste-i cûşân-ı kelamını ( çoşkun beste gibi sözlerini) ) uzak ve tanînendaz ( çınlayan) [74] bir nutuk gibi işitiyor, güfte-i mânâya bîgane kalıyordu. Halbuki zavallı ihtiyar, ilk meclis-i mebusanın reisi kim olduğunu, vilayetlerden ilk fırkaları, milliyet münakaşalarını, adem-i tefehhümleri, ahalinin tarz-ı garip telakkisini, güzel ezberlenmiş bir müdafaanameyi tereddüt etmeden söyleyen serbest ve usanmaz bir avukat masumiyetiyle anlatıyordu. Vedid, başka şeyle meşgul olarak manasından kurtulduğu bu sözlerin sedasından da muztarip ( sıkılmak) olmaya başladı. Sıkılıyor ve hafif bir hararet, sıcak ve mahsus bir nefes gibi şakaklarına yükseliyor, küçük serpûşunun altındaki çok saçlı başı kaşınıyordu. Eski ve ihtiyar mebus hâlâ, karşısındakilerin vukufsuzluklarına ( bilgisizliklerine) nasıl hücum ettiğini, taraftarlarının azlıklarına rağmen sahip oldukları nüfuzu naklediyor, hatta muarızlardan [75]( karşı çıkanlardan ) aldığı cevapları aynıyla tekrar ediyordu. Vedid, saçlarını karıştıran narin elini yeleğinin cebine soktu. Artık boğulacaktı... Küçük ve radyum mineli zarif bir saat çıkardı. Şedîd ( şiddetli) ü bizzat bir ziyâ ile eşia nisâr [76] ( ışık saçan ) rakamlar, parlak yelkovan, aydınlık gecenin mor ve münevver karanlıkları içinde nısful-leyli [77] ( gece yarısı) gösteriyordu. Dayanamadı.
— Artık gitsek, dedi, zira üşüyorum.
Feylesof meşhur olan hafızasının şiddet-i fevkattabîiyyesine[78] ( olaganüstü şiddet) feda olan zayıf sürat-i intikaliyle ( Hızla yetişme, ) , her saati kendisine beş lira getiren bu muktedir ve muhterem genci sıktığını anladı.
— Evet, evet gidelim, diyordu, hakikaten çok soğuk. Lafa daldık. Konferans da bitmek üzeredir... İstersen bir parça da oraya gideriz.
Vedid yine reddetti:
— Hayır, ben gideceğim.
Feylesof:
— Öyleyse ben de giderim. Yalnız sıkılıyorum, dedi. Kalktılar. Rüzgâr yoktu. Kamer kaybolmuş, batmıştı. Yolun etrafındaki yüksek ve muazzam ağaçların üstünde siyah sema, mâî ve mebzul ( mavi ve bol) elmasları andıran lâyuad ve lâyeten[79] ( sayısız ve sonsuz ) âhî yıldızlarıyla bir nehr-i mutalsam-ı necm-âlûd [80]( yıldızlarla karışık büyülü nehir) gibi ebediyetin meçhuliyetine ( bilinmezliğine) doğru uzanıyor, heykeller mahûf[81] ( korkunç) ve beyaz heyulalar ( hayalet) halinde câmid [82]( donuk ) ve ebkem ( dilsiz) nazarlarıyla, önlerinden bir gün yanlarına mermerden vücud-ı timsalîleriyle mutlaka gelip dikilecek olan bu iki zîhayat-ı meşhura, ( yaşayan) müstehzi ( alaycı ) ve mütebessim ( gülümseme ile ) bakıyorlardı.
İkisi de susuyordu. Artık mahfile ( toplantı yeri) yaklaşıyorlardı. Zavallı Perviz'in üfûl-i ebedisi [83] ( ebedi ölüm ) için bestelenen hava-i matem, lâhutî ( İLAHİ) ve mübhem ( anlaşılmaz) bir heyecan ihsas ederek uzaklardan bir ah-ı müterennim [84]( şarkı söyleyen) samimiyetiyle feylesofun uğuldayan kulaklarına aksediyor, elektrik küreleri zulmette nurdan cesîm inciler, mütekâsif ( sıklaşan ) ve mehib ( gürleşen , saklı ) gözyaşları gibi parlıyordu.
Feylesof durdu, bu münkesir, ağır, mevt-âmîz ( ölümcül) terennümden, bütün hayatında gayr-i ihtiyarî bir inad ile varlığını inkar ettiği gayr-ı mevcut ( mevcut olmayan ) ruhu şimdi birden müteessir olmuştu. Ellerini, karanlıkta garip bir galat-ı rüyetle [85] (renk kölüğü ) daha beyaz görünen saçlarına götürdü. "Zavallı aziz ölüler!" dedi. Genç mebus hâlâ düşünüyor, asla bir şey duymuyordu. Nutkunu yazacağı bu geceyi bu kıymettar vakti ihtiyar bir geveze ile geçirdiğinden; zamanını telafi için asabileşiyor, ve refîkinin koluna girerek:
— Haydi üstad, çabuk yürüyünüz! Sâmiîn ( Dinleyiciler ) [86] çıkmadan acele edelim, boş birer dirijabl [87]bulalım, sonra otomobillere kalırsak, geceden kırk dakika kaybederim...
.
[1] https://edebiyatvesanatakademisi.com/milli-edebiyat-milli-mucadele/omer-seyfettin-hayati-hikayeciligi-eserleri/503
[2] https://edebiyatvesanatakademisi.com/servet-i-funun-fecr-i-ati/servet-i-funun-toplulugu-uyelerinin-karakteristik-ozellikleri/19681
[3] https://edebiyatvesanatakademisi.com/servet-i-funun-fecr-i-ati/serveti-funun-genel-ozellikleri-ve-tanzimatcilarla-karsilastirilmasi/19696
[4] uzak, ırak.
[5] Edipler dergahı, edebiyatçılar topluluğu
[6] Aydın, alim,
[7] İki tarafı da ağaçlı yolda yürümek rüyası
[8] ) dâhil olacak, girecek yer, kapı, antre,
[9] İri vücudlu.
[10] sanat mahsûlü:
[11] Bolluk ve bahtiyarlık içinde yaşayış.
[12] parlak
[13] açık olma durumu, açıklık, aydınlık, bellilik.
[14] ilgisiz.
[15] aceleci, tez canlı, telâşçı, sabırsız
[16] [gizliliklerle dolu]
[17] Geleneksel müzik
[18] Gizli belirsiz, belli olmayan
[19] Karıştırma, birbiri içinde bütünleştirme. Katma .
[20] canlı, yaşayan.
[21] Karışmış, karışık
[22] Karanlık
[23] geçerli olmayan geçersiz , kızgın, sinirli)
[24] Dayanak
[25] Ünlü, meşhur
[26] etkili, tesirli, sonuçlu
[27] insanî olmayan
[28] sıkı ağızlı.
[29] Nağmeler
[30] Hüzünlü ıssızlık
[31] Hareketli gölgeler
[32] . Uyuya kalmış, uykuya dalmış
[33] yarı karanlık,
[34] kucaklama, sarma.
[35] Heybetli, iri
[36] Sanatkârane yapılmış
[38] Yiğit yoldaşlar ,civanlarımla
[39] karşı çıkan, karşı koyan
[40] Bıkmış. Bıkmış, usanmış
[41] Sonsuz. Nihayetsiz
[42] . Dayanılmaz, tâkat götürme
[43] sandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden.
[44] hoşnut olmayan bir yüz ifadesi
[45] iktisat ilmi)
[46] Sonraki, sonra gelen.
[47] Meşhur ediplerin
[48] Hayretle, şaşkın
[49] meraklı.
[50] Çocukluk, sabilik.
[51] bol, pek çok.
[52] bilmiş, aydın, tahsilli
[53] Yakın, ı
[54] Meşrutiyetin ansızın ilanı
[55] geçmişteki çoşkulu anılar
[56] haritada paylaşma
[57] neşe kaynağı
[58] zevk ile mest eden
[59] Haksızlık.
[60] onur kırma, aşağılama.
[61] ilim sevenler , bilim aşıkları
[62] haddi aşmak, itidal çizgisini geçmek, çok aşırı
[63] Çökmüş, dağılmış. Darmadağın, perişan olmuş
[64] Üstün gelme.
[65] yardım isteme.
[66] , feyz bulma, feyizlenme.
[67] yücelme, yükselme.
[68] yücelme, yükselme.
[69] kalıtım yoluyla birinden ötekine geçme.
[70] birikmiş, yığılmış.
[71] yücelme, yükselme kuvveti
[72] en büyük devletler heyeti
[73] [hor görücü kayıtsızlığa
[74] Çınlayan
[75] karşı çıkanlardan
[76] eşia nisâr
[77] Gece yarısı
[78] Olağan üstü şiddet
[79] ( sayısız ve sonsuz
[80] yıldızlarla karışık büyülü nehir
[81] korkunç
[82] donuk
[83] üfûl-i ebedisi
[84] şarkı söyleyen
[85] Renk körlüğü.
[86] Dinleyiciler
[87] Uçan nesne