“Onun ruhunun, bedeni ile çehresine akseden mânasını vasıflandırmak isterken şu portreyi çizmemiz lazım geliyor: Vekar dolu bir alın, hayâ dolu bir çehre; şiddet dolu bir bakış, iman dolu bir sine.” (22.s.)

Kitabın Adı: Mehmet Akif
Yazar: Nurettin Topçu
T.C. GENÇLİK VE SPOR BAKANLIĞI
Basım Yeri ve Tarihi: Kasım 2021-İstanbul
Dergah Yayınları
Sayfa sayısı:103
Okuma Tarihi: Şubat-Mart 2022
Yazar Hakkında Birkaç Satır:
“7 Kasım 1909’da İstanbul Süleymaniye’de doğdu…
Avrupa’da öğrenim görmek amacıyla girdiği imtihanı kazanarak Fransa’ya gitti…
Avrupa’ya giden Türkler arasında ahlâk üzerinde çalışan ilk öğrenci ve Sorbonne’da felsefe doktorası veren ilk Türk Nurettin Topçu’dur. Tezini bitirdikten sonra Fransa’da kalması yönündeki teklifleri kabul etmeyip 1934 yazında Türkiye’ye döndü ve Galatasaray Lisesi’nde felsefe öğretmeni olarak göreve başladı (29 Eylül 1934); sosyoloji dersi okuttu…
Bu arada baba dostu Hüseyin Avni Ulaş’ın kızı Fethiye Hanım’la iki yıl sürecek bir evlilik yaptı. Lise müdürünün bazı öğrencilere geçer not vermesi isteğini geri çevirdiği için düğün günü İzmir Lisesi felsefe öğretmenliğine tayin emri geldi…
4 Ekim 1944’te İstanbul Erkek Lisesi’ne nakliyle birlikte on yıllık sürgün sona erdi…
Kısa süren hastalıktan sonra 10 Temmuz 1975’te vefat etti. Ertesi gün Topkapı Kozlu Kabristanı’nda defnedildi.
Eserlerinden Bazıları: İsyan Ahlâkı; Ahlâk Nizamı; Ahlâk; Amerikan Mektupları-Düşünen Adam Aranızda; Bergson, Büyük Fetih; Felsefe; İradenin Davası-Devlet ve Demokrasi;
“Büyük adam, eseriyle hayatını birleştiren adamdır. Biz onda şu vasıfları arıyoruz: Önce bütün ömründe ayni kanaatin, aynı imanın sahibi olan adamdır. Devirlere, zaruretlere, cemiyetlere göre değişmez, muhitine uymaz; muhiti kendine uydurur, uydurmazsa çarpışır. Cemiyetten daha kuvvetlidir; cemiyeti sürükleyicidir… İşte Akif yaradılışın bu lütfuna uğramıştı…” (Arka kapaktan birkaç satır)
DERİN BİR ŞAHSİYETİ DERİNLEMESİNE İNCELEYEN BİR ESER
“Cumhuriyet devri Türk düşüncesinin önemli, bereketli ve fikirleri itibarıyla nadir mütefekkirlerinden biri olan rahmetli Nurettin Topçu”, Mehmet Âkif adlı eserinde, yine kendisi gibi aynı niteliklere sahip değerli şair, düşünür Mehme Âkif’i ele almış birçok yönüyle.“Şahsiyeti-Sanatı-İdealizmi-Safahat’ın Felsefesi-Hürriyet Anlayışı-İsyanı-Ek-Âkifnâme’ye Dair” adlı başlıklar altında derinlemesine bir bakış ve incelemeyle adeta Mehmet Âkif’i yeniden tanıyor ve keşfediyoruz.
“… Âkif, belki otuz sene bu cemiyetin sefaletini terennüm etti. Cemaatle hemhal, hemderd oldu. Neslimizin ruhunun doktoru o idi…”(16.s.)
“Âlemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!”
Mütefekkir Nurettin Topçu, Âkif’in hem sanatını hem de fikir dünyasını tüm incelikleri ve derinliğiyle ele almış. Fikir dünyasına ışık tutmuş. Bu öyle bir ışık ki Âkif’e apaydınlık bir gözle bakmanızı sağlıyor.
Zaten derin ve yoğun duygularla hemhal olan bir şahsiyeti, Nurettin Topçu’nun derin bakışıyla daha da derinlemesine tanıma fırsatını buluyorsunuz. Tabii bu ufuk açıcı yolculukta sabırlı bir yolcu olmanız gerekiyor. Zaman zaman hatta çoğu zaman öyle derin bir bakış açısıyla tahlil ediyor ki Âkif’i bir an için değerli şairimize ne kadar dar bir bakış açısıyla baktığınızı fark ediyorsunuz. Öyle ya birçok kişi için –bu bile tek başına ne kadar değerli olsa da- Âkif, milli marşımızın şairi. Bu onur ve gurur da ona nasip olmuştur. Bir milletin her ferdinin dilinde ve gönlünde en müstesna yere sahip olan milli marşımızın-İstiklal Marşı’mızın- şairini daha yakından tanımak için sabırlı olmaya değmez mi? Öyle ki o İstiklal Marşı’nda milletine güven, cesaret aşılamış; vatan, millet, bayrak, Mehmetçik gibi en kıymetli, kutsal değerlerimizi en coşkulu, en güçlü söyleyişle aynı şiirde buluşturmuştur. Umudu, cesareti, bağımsızlık, vatan ve millet aşkını taçlandırmıştır her mısrasında. Azimli, özgür bir milletin, şehitlerimizin, bayrağımızın güçlü sesi olmuştur.
“… O, bizim yorgun ve ümitsiz gençliğimize ebedi hayat sırrını fısıldadı:
‘Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar.’
Ümitten asla ayrılmayan iman prensibi de, hayatında olduğu eserinde de sonuna kadar hâkim kalacaktır. İkinci Safahât’ını Süleymaniye Kürsüsü’nde dua ile bitirdikten sonra, üçüncü Safahât’ta Hakkın Sesleri’ne, Kur’an’a eğilerek kendini teslim etti.”(16,17.s.)
Yazar Nurettin Topçu, engin ve gönülden bakışı ile tahlil etmiş Âkif’i ve eserlerini. Ruhunun derinliklerine nüfuz eden bir yaklaşımla bakmış Âkif’e. Yüzeysel bir tahlile geçit vermeyen bir yaklaşımla, bakışla anlatıyor onu. Titizliği, derinliği ve sabırlı oluşu her cümlede yoğun bir şekilde hissediliyor. Elbette genç okurlar ve o derin bakışı kaldıramayacak olanlar için “ağır” bir eser. Evet, bazen o derin bakışı hakkıyla, layıkıyla değerlendirmek zor oluyor. Ne de olsa Âkif’i tahlil eden de bir mütefekkir… İki engin bakışın, şahsiyetin merkezinde hissediyorsunuz kendinizi.
“ ‘Sanat bütün insandır’ sözü Mehmet Âkif’in şahsında gerçekleşmiş bulunuyor. Bütün büyük sanatkârlar gibi onun eserinde kendini buluyoruz. Dışa çevrildiği zamanlarda bile, dış dünyasında kendi ruhunun akisleri görülüyor… Zamanında hakkıyla anlaşılmayan yalnız biri var ki bugün kalplerin sultanıdır. Bütün varlığını şiirle dile getiren Âkif, bizi bu dünyada iken büyük mahkemenin huzura yükselten mürşididir; büyük kurtarıcımızdır… Onun yedi ciltlik Safahât’ı, bir volkanı andıran iç hayatının macerasıdır; ruh dünyasının, cemaatın acılarından başlayıp ilahi denemede nihayetlenen dramıdır; bir kelime ile bir büyük ruhun romanıdır.”(18.s.)
Evet, yukarıdaki satırlarda bazı ifadeleri abartılı bulanlar olabilir. “Kalplerin sultanı”, “büyük kurtarıcı” gibi nitelemeler, süslü gelebilir. Ama öyle anlaşılıyor ki Nurettin Topçu, şairi öyle derinlemesine okumuş ki kelimelere sığdıramamış. Aslında İstiklal Marşı’mızı, Çanakkale Şehitlerine şiirlerini ve başka eserlerini gönül gözüyle okur ve şairimizi daha yakından tanırsanız belki de bu nitelemeleri hak eden bir şahsiyet olduğuna dair en ufak bir tereddüt duymayacaksınız. Öyle ya, o, bu milletin İstiklal Marşı olarak seçilen şiirin şairi ve o şiirinden dolayı kendisine verilmek istenen para ödülünü de en ihtiyaç duyduğu zamanda kabul etmeyen gururlu, onurlu bir şair. Hiçbir şeyi mânânın üstünde görmeyen bir şahsiyet…
“ Üçüncü bir vasıf olarak, büyük adamların devlet ve ikbal mevkilerinden uzak durduklarını görüyoruz. Talih ve kader onları bu mevkilere getirmiş olsa bile, onların ahlâk sanatı, bu mevkilerde kendilerini küçültmeyi, alçalmasını bilmek sanatı oluyor. Onların büyük ruhlarına yakışan yer, büyüklük sandalyaları değil, isyan ve mücadelenin saflarıdır. Onların bu nasibi çok kere sefalet, takip veya terk edilmek ve ıztırap çekmektir…” (21.s.)
Nurettin Topçu, Mehmet Âkif’in sanatçı kişiliğini ve şiirlerini tahlil ederken önemli başlıklar halinde ele alıyor Safahat’ın şairini. “Büyük adamların vasıfları”nı sıralıyor. Böylece hem Mehmet Âkif’in şahsiyetini hem de aynı “büyük adam” olma vasıflarını ortaya koyuyor.
“Büyük adamların başka bir vasfı da münzevi oluşlarıdır. Onlar kalabalığın içinde yalnız yaşarlar…
Üçüncü bir vasıf olarak, büyük adamların devlet ve ikbal mevkilerinden uzak durduklarını görüyoruz…” (20,21.s.)
Her bölüm başlığı, Âkif’i çok daha yakından ve derinlemesine tanımamızı sağlıyor. Bu derinlik içinde sanki bir adım daha onun şahsiyetinin, sanatının kapıları sonuna kadar açılıyor. Şairin ve onu anlatan yazarın engin düşünceleriyle bizler de hemhal oluyoruz. Tabii hemhal olma arzusu içinde olana açılıyor o kapılar. Aksi takdirde o derinlik size ağır gelir ve kitabı okumaktan vazgeçebilirsiniz. Bir kez daha ifade etmek isterim ki Nurettin Topçu’yu okumak ve anlamak bir başka sabır ve tefekkür işidir. Ama her şeyden önce gönül ve düşünce dünyanızın zenginliği rehberiniz olabilir ancak.
Mehmet Âkif’i ele alırken Türk edebiyatına ve dünya edebiyatına dair fikirlerini de ortaya koyuyor. Yazar, sözünü esirgemeden tahlil ediyor çeşitli sanatçıları ve dönemleri.
“Hasta ruhlu olanların misali edebiyatımızın Servet-i Fünuncularıdır. Sonra, Batı edebiyatında Baudelaire, Verlaine, Flaubert, Balzac, Edgar Allen Poe, hep bu dünyamızda tatmin bulamayan mustairp ruhların tipleri, örnekleridir. Sığındıkları sanat içinde aradıkları tatmini de bulamayacaklardır, fakat başka da sığınacak yer bulamadığı için onların pek çoğunda bir anormallik, hayata karşı bir gayz, nefret, bir tahammülsüzlük, kindarlık ve ısırıcı alay duyguları, kendilerini tatmin etmeyen o meş’um istihzayı doğuruyor. Bahsettiğim sanatkârlar bu halin terennümcüleri oldular.”(25.s.)
Bu denli derin ve çok yönlü bir bakış açısıyla kaleme alınan “Mehmet Âkif” adlı eseri son sayfasına kadar sabırla okursanız öncelikle Âkif’e ve ayrıca sanata, sanatçıya dair birçok farklı değerlendirmeyle fikir dünyanızı aydınlatacaksınız. Yeter ki ufkunuz, gönlünüz açık olsun. Mehmet Âkif’i tanırken Nurettin Topçu’nun derin, engin tahlil gücüne de vâkıf olacaksınız. Zenginleşecek, derinleşecek ve tefekkürle fikir ve gönül dünyanızdaki aydınlanmayı hissedeceksiniz. Bir yandan Mehmet Âkif’in sanatçı kişiliğindeki ve şahsiyetindeki güçlü yanları okuyacaksınız bir yandan da “sanat, sanatçı, dehâ” gibi kavramlara farklı bir bakış açısıyla bakmanın zenginliğini hissedeceksiniz.
“… Bütün dâhileri, biz bu sonsuzluğun yolcuları olarak görüyoruz. Sinan, Yunus, Mevlana, Fuzuli gibi, Âkif de işte bu sonsuzluğun yolcusu olan sanatkârlardandır.” (26.s.)
Nurettin Topçu, Mehmet Âkif’in çeşitli yönlerini derinlemesine ele alırken okuyucunun da derinleşmesini ve yüzeysel bir bakışla değil incelikli bir bakışla satırlarda ilerlemesini sağlıyor. Sanatkârı, sanatı ve daha birçok kavramı da derinlemesine ele almış. Türk ve dünya edebiyatından örneklere de yer vermiş. Milli ve evrensel olanı buluşturmuş eserinde. Sadece edebiyata dair başka sanatlara dair de söylediği çok şey var.
“… Her sanatkârın dehası başka bir aşkın eseri olmuştur. Shakespeare feryadını şüpheden aldı… Yunus, Rabbinin temaşasına vurgundu ve onun hasretiyle yanıyordu. Nietzsche şiddete tapındı. Beethoven benliğine kavuşmak için tabiat kuvvetlerini parçalamak istiyordu… Namık Kemal hâmiyetin kahramanıdır. Sinan gök kubbeyi duaya açılan ellere yaklaştırdı. Mehmet Âkif’in aşk ve ilhâm perisi ona Kur’ân’dan gelmiştir…”(27.s.)
Her cümlesinde, Mehmet Âkif’in sanatına dair yeni bakış açıları kazandırıyor okurlarına:
“Mehmet Âkif’in sanatı ne şeklin, ne rengin, ne de plastik duyuşların sanatıdır. Bu sanat, billur ışıklarladolu bir dünyadan sonsuzluğa yükselen lâhutî bir ses gibidir.” (28.s.)
Kitabın ilerleyen bölümlerinde, Âkif’in “İdealizmi, Safahat’ın Felsefesi, Hürriyet Anlayışı, İsyanı” başlıklı bölümlerle kitap daha da derinlik kazanıyor. Kitap 103 sayfa ama Nurettin Topçu’nun yoğun anlatımı ve derinlemesine bakışıyla kitap ayrı bir boyut kazanmış. Bu yüzden, sayfa sayısıyla değil derin anlatımıyla uzun soluklu bir esere dönüşmüş “Mehmet Âkif “e dair olan bu eser. Esere dair görüş ve izlenimlerimi yazarken de o derinliği yoğun bir şekilde bir kez daha hissettim. Bu yüzden eserden eserden birkaç alıntıyla yazımı noktalamak istiyorum. Noktayı koyarken; değerli şair, fikir adamı Mehmet Âkif’i ve kıymetli mütefekkir Nurettin Topçu’yu saygıyla, rahmetle anıyorum.
“Dışımızdaki cihatların en güzeli haksızlığa karşı ayaklanmamızdır:
Hakkı bir zâlime ihtar, o ne şahâne cihad!
Âkif’in karakteri, bu cihad için yaratılmış, isyanla dolu bir ruh yapısı idi. O kendi portresini kendi kalemiyle ne güzel çiziyor:
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.
Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boynum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım,
Çiğnerim, çiğnenirim, Hakk’ı tutar kaldırırım.” (89.s.)
“Dinî san’at denen zirve edebiyatının kapısı yirminci asırda Âkif’in eliyle açıldı. Bu kapıdan girmek kolay değil; çünkü pek yüksek. Ona tırmanmak için büyük ruh kuvveti lazım. Onu ancak alçaklardan selamlıyoruz…”
“Bu toprak daha çok Âkifler yetiştirecek mi?..” (103.s.)
17.05.2022