“Bu akşam Muammer Beylere gidiyoruz”  deyince, doğrusu çocukların keyfine diyecek yoktu. Hepsinde bir sevinç, görme gitsin! En küçük oğlum, ‘yaşasın!’ diye bacaklarıma sarılırken, diğer ikisi de at koşturmaya başladı. Evin üç odası sanki Arizona çölü, kendiler de o müthiş takibi yapan bir birinin kanına susamış vahşi silahşorlar! Dudakla sıkılan silah sesleri, at kişnemeleri, kovboy filmlerine has o meşhur korku ıslığı, bağırmalar, çağırmalar… Ardından yükselen bir çığlık, devrilen sehpa, kırılan vazo… Kulaklarımı tırmalayan, beynimde zonklayan sesler! Gürültüden adeta ev yıkılıyor.
      Elimde bir söğüt çıpkısı,  “Yeter be, yeter!” diye öfkelenmesem, herhalde ortalığın sakinleşeceği yoktu. Herkes, korkudan köşe bucak bir köşeye sindi. Ortalık, kurbağaya taş atılmış gibi sessizleşti. Oh be! Böyle diyorum ya sanırım ben de havaya girdim. Bir an kendimi, elleri her an çekilecek Parabellum’da, bara girmiş esas oğlan gibi hissettim(!) Sanırsın ki, silahı en hızlı çeken keskin nişancı benim(!) Parmaklarım ceplerime yakın, kabaran bir hindi heybetiyle orta yerde duruyorum: Kibirli, tecrübeli, kendinden emin… Hınzırlık bu ya; yüzümde mağrur bir ifade, küçük oğluma seslendim:
   -Hey Çek Sebata! Saklandığın yerden çık! Atımı ve silahımı getir(!)
    Önce ne olduğunu anlayamadı. Başını hafifçe koltuğun arkasından Arap tavşanı gibi ürkekçe kaldırıp indirdi.
    Onun büyüğüne döndüm:
   -Zalim Cak! Saklandığın yeri biliyorum: Buzdolabının arkasındasın! ‘03 Treni’ geçmek üzere. Haydutlar çetesini topla ve acele peşimden gel!
 
    Sonra gözlerim kızımı aradı. Onun nereye saklandığını kestiremedim:
  -Hey küçük Marya! O sığır çobanının at hırsızı oğluyla ne haltlar işlediğinin farkındayım(!) Ama şimdilik cezanı kesmiyorum. “ 03 Treni”nde azılı bir katil var! Başında da yüklü bir ödül!  Kelle avcıları yetişmeden acele etmeliyiz!  
     Demeye kalmadı, haydutlar çetesinin her birisi bir köşeden çıkıp, bacaklarıma sarıldılar. Evin içi yeniden vahşi Arizona çölüne döndü. Gürültüler arasında beni ortaya köksüz bir ağaç gibi yıktılar. ‘Dur!’ demekten anlamayan kızım, göbeğime oturmuş, dıgıdık dıgıdık sürekli at koşturuyor; eline geçirdiği çıpkıyla ha bre bacaklarıma vuruyordu.
  -03 trenine yetişeceğiz daha baba!
  - Ulen Sıfır Üç treniniz de batsın, siz de! Bacaklarımı zıbarttın yeter! Vazgeçtim ben, gitmiyorum 03 trenine! Ödül de sizin olsun, katil de! Şerif nerdesin?  Acele duruma el koy!
        Çocukların bu sevincini gören de Muammer Beyleri, kırk yıllık aile dostumuz sanırdı. Hâlbuki bırak çocukları, eşim bile Muammer Beyi tanımıyordu. Şimdiye kadar ne hanımının ne kendinin yüzlerini görmüş, tanışmamışlardı. Arkadaşımız bizim okula öğretmen olarak geleli henüz bir ay olmuştu. Bütün yapacağımız bir ‘hoş geldin’ ziyaretinde bulunmak ve ailecek tanışmaktı. Hepsi o kadar... Anlaşılan uzun bir zamandır bir yere gitmediğimizden, bizimkiler epey sıkılmış olacaklar.
   Akşam karanlığı siyah bir şemsiye gibi şehrin üzerine gerilince cümbür cemaat yola düştük. Araba nerede, tabana kuvvet! Akdeniz’in nisan geceleri de bir başka oluyor. Deniz kokan nemli-ılık bir meltem, portakal çiçeklerinin o mis kokusuyla sarmaş dolaş olunca, insan sanki büyüleniyor. Bütün şehir, bütün Dörtyol sanki esans kokuyor.
    Bir cadde, iki de sokak geçtikten sonra nihayet geldik:
   -Herhalde şu ev olacaktı hanım, dedim. Gerçi gündüzden göstermişlerdi ama…
   Tam kapıyı çalacaktım ki eşim:
   -Hayır hayır! Dedi ve aceleyle ekledi: “Burası değil! Ben bu dairede oturanı tanıyorum. Bizim okuldan Lamia Hanımlar kalıyor!”
   -Ya! Dedim. İyi ki uyardın. Yoksa akşam akşam rahatsız etmiş olacaktık!
 
 
 
       Hemen geri, bahçe kapısından alelacele ara sokağa döküldük. Tabii bu arada, gündüzden iyice öğrenmediğim için hanımdan ilk zılgıtı yemiş oldum. Sanki benim nevrimin sık sık döndüğünü
bilmiyormuş gibi. Elimde değil ya canım!  Mekanlar kafamda  sürekli yer değiştiriyor, geceleri bir yere gitmeye korkuyordum. Hatta bir defasında yolumu kaybetmiştim de,  arkadaşım Ali Bey hastane caddesinden beni zor toplamıştı. Sonra da basmıştı kahkahayı. “Ulen oğlum!” demişti. “Hastalığın da senin gibi allengirli(!) Hastane nire, sizin ev nire? Nasıl gittin ta oraya?”  Dedim ya, hanım sanki benim  “yön kaybı” hastalığımı unutmuş gibi ha bre üfürüyordu. Ne dikkatsizliğim kalmıştı ne bakar körlüğüm. Sokak lambalarının kör ışığında da evler iyice seçilmiyordu ki birader! Sanki yerlerinden biraz oynamış veya dama taşı gibi yer değiştirmişti. Üstelik gündüz sokağın solunda olan evler, şimdi sağına geçmişti. Ben sanki tersine gidiyordum. Neyse o ev olmadığına göre muhtemelen bir sonraki evdi.  Bahçe kapısına doğru yaklaştık. Aksi gibi evlerin hepsi de bir birine benziyordu. Küçük küçük parsellemiş arsalar, ağızlarını sokağa çevirmiş aynı planda beyaz yapılar… Siyaha boyanmış çiçekliğin demir kapıları… Hatta sokağa uzanan, aynı renk, aynı cins kan kırmızı aşı güller!
    -Evet!  Hatırladım, işte burası! Dedim.
     Böyle diyordum ya yine de içimde bir şüphe, Allah’a dua ediyordum. Aksi halde hanıma karşı ikinci kez mars olmak da vardı. Alim Allah, bu defa ne miyopluğum kalırdı ne aykümün düşüklüğü!  Hatta öğretmenliğim bile alay konusu olurdu.
    -Burası mı? Emin misin? Dedi hanım çatal çatal bir sesle. Anladım ki bana bozuk. Gayet serinkanlı, yüzümde mağrur bir ifade:
   -Tabii eminim!  Sen beni ne zannediyorsun? Bir gördüğüm yeri, bir daha unutmam ben!
   -Hadi bakalım. Demin de gördük…
   “Ulen!” dedim içimden “gene yanılırım da…”  Ne olur ne olmaz, işi garantiye almalıydım. Hanımın karşısında cılk bir yumurtaya dönmek de var!  Baktım iki öğrencim ellerinde top, üzerlerinde Galata Saray forması, sanırım halı sahadan geliyorlardı. Burada bir yerde oturdukları kesin. Nasıl olsa aynı takımdandık:
   -Hişt çocuklar! Buraya gelin bakalım! Dedim.
 
    Çocuklar koşarak yanıma geldiler.
  -Muammer Beylerin evi şurası mı oluyor?
  -Evet, öğretmenim burası!
  -Yanılmayasınız?
  -Hayır, öğretmenim yanılmıyoruz! Kesin burasıdır!
  -İyi, teşekkür ederim. Gidebilirsiniz.
  Hanıma döndüm:
    -Heh he! Dedim. “Sen kocanı mankurt  mu sandın? Biz bu kafayı boşuna taşımıyoruz! Dikkat ve tam isabet diye buna derler! Söyle bakalım oğlum, bir öğretmende bulunması gereken en önemli vasıf nedir?
  -Dikkat babacığım!
  -Baban yanılır mı ülen?
  -Yanılmaz babacığım!
  -Baban bir gördüğü yeri bir daha unutur mu?
  -Unutmaz babacığım!
  -İşte o kadar! Buyur buradan yak(!)
  -Ben almayım babacığım(!)
  Hemen girişteki demir sürgülü bahçe kapısını gayet emin açtım.
Elimle bir referans yaparak kapıdakileri içeri buyur ettim. Evin sokağa bakan kapısının ziline tereddütsüz bastım. Kapı açıldı. Ulen bu da kim? Başı örtülü, eli tespihli, gözlüklü,  bir nine çıkmaz mı? Ayaklarımda bir karıncalanma! Kendimle ilgili kurduğum teorilerin, kestiğim raconların hepsi bir anda boşa gitmişti. Önce kaçamak hanıma, sonra eli tespihli, ihtiyar kadına baktım:
   -İyi akşamlar teyze! Biz Muammer Beylere gelmiştik de… Öğrencilerim burası olduğunu söylediler.
     Eli tespihli, ihtiyar kadın, bizi tepeden tırnağa süzdü:
    -Hayır evladım, burası değil!
    Hanıma korkumdan bakamıyordum. Kim bilir bana nasıl bakıyordu?  “Akşamdan beri caka satıyordun; meğer hepsi palavraymış!” diyordu kesin! Öğrencilerim şaka yapmış olamazlardı. Daha ben bir şey demeden, ihtiyar kadının imdadıma yetişen sesi duyuldu:
    - Burası çift daire. Hemen şu kapı  evladım!
   Gözlerim sevinçle parladı:
    -Oh, çok şükür! Demişim.
    ‘Şükür!’ sözüme çocuklar güldü, hanım “ıhı” dedi, kadın şaşırdı. En küçük oğlum:
   -Hadi gene iyi yırttın baba(!) demez mi kerata!
     -Sus ulan bücür! Dedim. ‘Baban bir labirent uzmanı oğlum(!) Okuldayken benim lakabım “harita mühendisi kara Sami” idi.
       Allah Allah! Demek binalar çift daireliymiş. Gündüzden nasıl da fark etmemişim hayret! Yine de doğru tahmin etmişim. Hadi gene ucuz atlattık.
   -Teşekkür ederim teyze! Akşam akşam zahmet verdik sana.
   -Estağfurullah evladım.
    Kapı örtüldü.
    İhtiyar kadının gösterdiği kapının ziline sevinçle bastım. Bu defa iş tamamdı! Hem öğrencilerim, hem kadın yalan söyleyecek değillerdi ya! Nihayet kapı açıldı. Biz Muammer Beyi beklerken, saçları meçli,   cıncık  gözlü genç bir hanım çıktı. Yüzünde asılı kalan bir tebessüm, uzaydan gelmiş garip bir yaratığa bakar gibi baktı bize. Biraz şaşkın,
biraz ürkek... Sanki bizi beklemiyordu veya bekliyordu da daha önce tanışmadığımız için bir an afallamıştı. Eşini daha önce hiç görmediğimiz için, ihtiyatı elden bırakmamak için yine de sordum:
    -Muammer Beylerin evi burası mı oluyor?
    -Evet burası...
    Derin bir ‘oh!’ çektim. Nihayet o meçhul işkence bitmişti. Bir sürü serencamdan sonra çok şükür bulabilmiştik.
    -Kapıda kaldınız, lütfen!
   -Muammer Bey yok galiba?
   -Bakkala kadar sigara için gitti. Hemen dönecek. Akşama konuk geleceğini söylemişti. Buyurun geçin siz!
    Zaten bizim çocuklar, geçin demeseler de çoktan geçmişler,
televizyonun karşısındaki koltuklara da kurulmuşlardı. Ardından da biz.
    Evin hanımı, bir kırlangıç hafifliği ile ‘Hoş geldiniz!’ dedi. Ağır bir parfüm kokusu tüm salonu doldurdu. Eşimle öpüşüp, benimle tokalaştı. Çocuklara gülücükler dağıttı. Üstüne cam yeşili sıfır bir bluz, altına oldukça dar siyah bir sıtreç giymişti. Makyajlı, tırnakları uzun ve ojeliydi. Yüzünde suni bir tebessüm, karşı sandalyeye iğreti oturdu. Usulen hal hatır sordu.
       -Nassınız? dedi.
     Doğrusu,1935 model kruvaze Kilis işi ceket giyen bizim Muammer Beyin Hanımının, bu kadar modern olduğu hiç aklıma gelmemişti.
       Pahalı mobilyalar ve oldukça lüks döşeli bir salon… Her taraf kırılacak süs eşyaları, vitraylar ve biblolarla doluydu. Adam yememiş, almış; giymemiş donatmış! İçimden ‘Ulan Muammer!’ dedim. Bir de fakirlikten dem vurup duruyor, tek maaşın yetmediğinden yakınıyordun! Tabi yetmez! Böyle lükse düşkün modern bir eşin;  zücaciyeci dükkânını andıran bir evin olduktan sonra!  Zaten ne varsa böyle kirli çıkınlarda vardı. Sen bundan sonra karşımda yoksulluk edebiyatı yap da göreyim! Çözdüm senin şifreni!
      Televizyonda “Şeker Kız”  başlamıştı. Çocukların gözleri şimdilik ekrana kilitli. Yoksa bağlasan durmaz keratalar! Yeni tanışan iki insan ne konuşur? Ee… Muammer’de yok. Merak ettiğim için değil de laf olsun diye sordum:
    - Tülin Hanım (Söylemiş miydim, adı Tülin’miş.) Dörtyol’u nasıl buldunuz?
    Yüzünde yılgın bir ifade:
   -Vallahi… Henüz geleli bir ay oldu. Ama alışacağız. Küçük  bir yer… Şimdilik pek sevdiğimi söyleyemem!
    Gözlerim hayretle açıldı:
   -Ama Muammer’in çok hoşuna gitmiş.
   -Çok hoşuna mı gitmiş? Allah Allah! Hayret!
   - Evet! Hatta bir de slogan bulmuş: ‘Ak Deniz’in incisi; şehirlerin birincisi’ diyor, başka bir şey demiyor. Hatta emekli olunca yerleşmeyi bile düşünüyormuş!
   -Ay güldürmeyin beni! Şaka yapmıştır herhalde? Biraz
 matraktır o! İroni yapmayı çok sever.
    Muammer Beyin uykudan yeni kalkmış üç yaşındaki oğlunu kucağıma aldım. Biraz hoplatıp sevdikten sonra:
   -Muammer Beyin dilinden düşürmediği yakışıklı oğlu ‘Faruk Bey’  bu mu? Dedim.
  Tülin Hanım, boş gözlerle bana baktı:
    -Yo! Adı Faruk değil, Savaş!
   -Savaş mı?
   -Evet!
   -Ya bana da oğlunun adının Faruk olduğunu söylemişti!
   -Allah Allah(!)
   -Yahu bu adam beni deli edecek!  
   -Faruk, dedesinin adı. Kendisi çok ısrar etti ama ben eskidir diye koymadım. Göbek adı bile değil. Demek iş yerinde Faruk diye mi anlatıyor?
   -Evet.
   -Dur o gelsin de bunun hesabını sorarım ben ondan.
   Sanırım baltayı taşa vurmuştum. Konuyu hemen değiştiriverdim.
  -Sahi Tülin Hanım, Hacı Amca nerde? Dedim.
  -Kim? Dedi.
  -Hacı Amca canım! Muammer Bey, babasının yanında kaldığını söylemişti!
   -Babasının yanında kaldığını mı söylemişti?
   -Evet!
  -Yo!  Bizim yanımızda kimse kalmıyor. Babası memlekette. Henüz gelmedi fakat yakında gelecek!
  - Desene ki bizim Muammer tam bir işletmeci(!)
  -Sanırım sizinle epey kafa bulmuş (!)   ‘Pardon! Yanlış anlama olmuş herhalde... diyerek düzeltti hatasını. Neden bilmiyorum hanım bana ters ters baktı. Galiba konuştukça çamura batıyordum. Daha temkinli olmalıyım dedim kendi kendime.
- Dur o gelsin de kulaklarını bir çekeyim onun(!) dedim.
-Kulaklarını mı çekeceksiniz? Ama niçin?
-Şey için yani… Sözün gelişi.
  Hanımla yeniden göz göze geldik. Yine pot kırdım galiba. Evde zılgıt yemeye razıydım, bari burada atmasa diye dua ediyordum.
  Nilgün Hanımın sesi yeniden duyuldu:
  -Ayol bana da konukların geleceğini söylemişti de sizin geleceğinizi söylememişti. Mühendis Orhanlar gelecek, dedi. Hep böyle sürpriz yapar zaten. İlahi Muammer(!)
    Hiç kimse karşısında böylesine mahcup olmamıştım. Hele de iki bayanın önünde. Karizmayı fena halde çizdirdiğimi düşünüyordum.  Demek teneffüs aralarında benimle kafa buluyordun ha! Vay uzun sırık vay(!)
    İçimde irtifa kaybetmenin acısı. Dinledikçe hayrete düşüyordum.
   -Affedersiniz, Muammer’in makaralarına daldık; bu arada kahvelerinizi nasıl alırsınız?
    -Orta…
    -Benimki de orta!
     Artık ikinci bir soru sormaya korkuyordum. Mesela Artvinli misiniz? Desem, (çünkü Muammer Bey bana Artvinli olduklarını söylemişti.) eminim şimdi de ‘yok!’ diyecek Tülin Hanım, “Biz Trakyalıyız.” İnanın böyle söyleyecek! Kim bilir hakkımda neler düşünüyordu? Belki  de ‘Muammer’in eğlencelerinden biridir(!)’ Diyordu. İçimde aldatılmışlığın buruk acısı, alnımda yoğun ter tomurcukları.
       -Dur o gelsin de ona bir Alicengiz oyunu oynayayım(!) dedim hanıma
        Yenilgiyi bir türlü kabul edemiyordum. Hâlbuki okulda hiç de öyle göstermiyordu kerata. Ağırbaşlı, az konuşan, muhafazakar biriydi.Yok dedim, kendi kendime: İnsanlar belli olmuyor beyim! İyice tanımadan, huyunu suyunu bilmeden yakın dostluklar kurulmamalı.
        Bu arada kapının zili çaldı.
       -Hah! Dedi Tülin Hanım. Muammer geldi!
        Bir ceylan sekişiyle koştu kapıya. İyi ki imdadıma yetiştin dermiş gibi bir hali vardı. Şahadet parmağımı usulca dudağıma götürdüm:
      -Hişş! dedim bizim hanıma. Şuraya, perdenin arkasına saklanayım da dalga geçmek nasıl olurmuş görsün bakalım! Sille-i pehlivanı, bir aşk ile ense-i şerifine ‘çat! diye indireyim de görsün bakalım. Bir çırpıda tül perdenin arkasına geçiverdim. Sanırsın ki perde arkasında bir gulyabaniyim
         Kapı açıldı. Aman Allah’ım, içeriye bizim sırık gibi uzun Muammer’in aksine, şimdiye kadar hiç görmediğim ufak tefek, saçları arkasından at kuyruğu gibi bağlı, gözlüklü, ‘Pire Nuri’ gibi bir adam girdi.
      -İyi akşamlar Niloş’um! Orhanlar geldi mi?
      -?
       Tülin Hanımın ne söylediğini duymadım. Perdenin ardından bir türlü çıkamıyordum.
      -Hanım, dedim. Biz galiba başka bir Muammer Beylerin evine gelmişiz! Önümden çek şu perdeyi çabuk!
       Eşimin iki kaşı havada, ağzı bir karış açık, boş gözlerle bana bakıyordu.