Monolog Röportaj- Sığınacağımız Âlemlerin Rabbinden başka kimimiz var?
 
                          aLLAHA SIĞINMAK ile ilgili görsel sonucu
 
Sayın Gülveren iman ettikten sonra bütün mesele, kendimizi ve içimizdeki doğuştan var olan çok bizi ve âlemi yaratan Âlemlerin Rabbi olan Allah c.c. büyük İlâhî gücü tanımak ve onu iç dünyamızı ruhumuzu dizayn ederek emrettiği şekilde istediği yönde harekete geçirme bunu olduğuna göre, bizler hala başka yollarda başkalarının yanında onların yani dünya olsun nefis şeytan veya işimiz patronumuz olsun isteklerini yerine getirirken neden bu kadar bu gerçekten kaçarak uzaklaşıyoruz acaba?
 
-Mevlana gönül dostu o bu konuda şöyle der,” Fakat bu İlâhî gücü harekete geçirmek, salt zahiri bilgilerle mümkün değildir. Bunun için, maddeyle manayı eşit seviyede takip etmek, ikisi arasında bir denge kurmak gerekir. İnsan’da, yaratılışındaki bu yücelikle birlikte, ikilik de vardır. Yani, kutsal ruh ile süfli arzuları ifade eden nefsin sürekli çekişme hali… Bundan dolayıdır ki, Hz. Mevlana bir rubaisinde; “Bazen melekler bizim iyiliğimizi, güzelliğimizi kıskanırken; bazen de şeytanlar bile bizim kötülüğümüzden korkup kaçar.” demiştir. Elbette beşeri gözle bakıldığında, herkes sureta insan… Onları birbirinden ayırmak için baş gözü değil, gönül gözümüzü açmak gerekiyor. Mesnevi-i Şerif’te; “Eğer insan şekli, sureti, görünüşü ile insan olabilseydi; Hz. Ahmed Efendimiz ile Ebu Cehil bir olur, aralarında hiçbir fark olmazdı. Görünüşte her ikisi de insandı. Cenâb-ı Allah, hayvanî ruhta kalanların kötü huylarını değiştirmesi, nefsi ile savaşarak içindeki insanî kişiliğini ön plana çıkarması için kişiye bir istidat, bir kabiliyet vermiştir. Fakat insanın sürekli nefsanî istek ve arzularına uymasından dolayı, o kabiliyet ve istidadı kaybolup gitmiştir.” diye buyrulmuştur.
 
“Allah’ın, kalbini İslâm’a açtığı bir kimse Rabbinden bir nur üzere değil mi?” (ez-Zümer 22); “Ey iman edenler! Eğer takva üzerinde olursanız O size bir Furkan verir” (el-Enfâl 29) ayetlerindeki “Nur” ve “Furkan” kelimelerinden çıkarmışlardır. Yani “kalb İslam’a açılırsa ona Rabbinden bir nur gelir” ya da “Takva üzere olunursa Allah insana bir Furkan verir.” Buradaki“Nur”u ve “Furkan”ı anlamak da “Marifetullah”ın muhtevasını anlamak kadar girifttir. Marifetullah ” İlahi gerçekleri bilmek. Allah'ı Kuran'ın bildirdiği gibi tanımak.”dır.
 
Yine alıntı ile devam edelim.
 
““Sûfîlerin, doğrudan Allah tarafından bahşedilen marifetin nakil ve akıl yoluyla edinilen dinî bilgilerden daha üstün olduğunu söylemeleri bu bilgilerin önemsenmediği şeklinde anlaşılmaya müsaittir. Bunun farkında olan sûfîler marifetin nakil ve akıl yoluyla elde edilen bilgileri geçersiz kılmadığını ve onların değerini azaltmadığını ifade etmiş, aksine marifetin sağlıklı ve geçerli olması için Kur’an’a ve hadise aykırı düşmemesini şart koşmuşlardır. Zünnûn el-Mısrî marifet nurunun takva nurunu söndürmemesi, zahiri ilme aykırı düşen Bâtıni bir ilimden söz edilmemesi ve ilâhî lütufların Allah’ın mahremiyet perdelerini yırtmaya sebep olmaması gerektiğini söylemiştir. Ebû Saîd el-Harrâz, zahiri ve şer‘î hükümlere aykırı düşen bütün Bâtıni bilgileri ilke olarak geçersiz saymış, Ebû Süleyman ed-Dârânî mârifetin sağlıklı olduğuna Kur’an ve hadisin şahitlik etmesini şart koşmuş, Cüneyd-i Bağdadi sadece Kur’an ve Sünnet çerçevesindeki marifetin geçerli olduğunu vurgulamıştır.” (Kuşeyrî, s. 86, 107, 129, 608)
 
 BU NOKTADA İNSAN NASIL “İNSAN” OLMALI?
 
“Men arafe nefsehu fekad arafe Rabbeh – Kendini bilen rabbini bilir” ‘le başlayan insanın zihni çabası, belki de Kur’an’ın bildirdiği “Vema kaderullahe hakka kadrih – Allah’ı hakkıyla bilemediler, takdir edemediler” (Hacc, 74) noktasına ulaşmıştır. Ama marifetullah kolay değil.
 
Belki onun için tasavvufun dediği gibi kalbi, marifetullaha vasıl olacak bir kıvam istikametinde yoğurmak gerekiyor. Belki o kıvamlarda insan ilmi ledün niteliğinde farklı bilgilere, duyuş ve uyanışlara da mazhar olabilir. Mesela Abdullah b. Mes’ûd (radıyallâhu anh)’dan rivayet edilen “Biz Rasûlullâh terbiyesinde öyle bir hâle gelmiştik ki, boğazımızdan geçen lokmaların tesbihlerini duyardık…” şeklindeki bilgi çok enteresan bir bilgi değil mi?
 
Ama şunu söylemek gerekiyor: İster ledünni ister başka türlü, insanın “Rabbini tanıma” noktasında mesafe kaydetmesi lâzım. Müslümanlık kıvamı da bununla ilgili. Rabbimizi ne kadar tanırsak o kadar O’nunla hukukumuzu sıhhatli hale getiririz.
 
Mesela “Ben cin ve insan neslini ancak bana kulluk etsin diye yarattım” diyen bir Varlık var, yani bir kere yaratıldığımızı bize bildiren ve bütün yaratılış gayemizi “Kendi Zatına kulluk” çerçevesine oturtan bir Varlık… Ve yani “O Varlığa kulluk etmediğinizde varlığınızın anlamsız hale geleceği”bir durum söz konusu… O Varlığı nasıl anlamak istemeyebilirsiniz ki?
 
Evet, büyük âlimlerimizin dediği gibi, Allah’a kulluk etmeyeni, başkalarına kulluk edeni nasıl anlata biliriz ve nasıl anlamayabiliriz ki korunmak için yol almak varmak için… Anlamak bilmek zorundayız, kaçmak zorunda değiliz ki, hem kime kaçacağız, sığınacağımız Âlemlerin Rabbinden başka kimimiz var? Eşimiz dostumuz kaç gün kapısını sofrasın dünyasını bize açarak koruma altına alır, rızkımızı temin eder, ihtiyaçlarımızı giderir kaç gün bir ay çok oldu haydi beş ay, ya sonrası ne olacak? Kendimizi bilmek ve Rabbimizi bilmek, benden bizden en istiyor diye sorarak kendini bulmak ve yola çıkmakla olur ancak. Kendimi insan yerine koymak için mademki bu gerekli o halde Rabbime varmalıyım diyen kul yol için binlerce adım atmış olur. Oysa hem dünya nefsi şeytan işi patronu için çalışan, birden gözünü açar ki uçurumun kenarında düştü düşecek, Âlemlerin Rabbi zaten hep yanında düşmeden önce ayıktırarak düşmemsini sağlarken, hala aynı istikamette mi gidiyor, yoksa Rabbim sen kurtardın diyerek Rabbine mi dönüyor diye bekler sınar. Rabbim bizleri kendine dönen kullarından eylesin(Âmin). “Ve hüve meaküm eyne ma küntüm – Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.”Allahu ekber.
Mehmet Aluç / Âşık Gülveren
Kaynak: İslam Ve ihsan