MİLLÎ EĞİTİM MÜFREDATI ÜZERİNE
 
“Milli Eğitim Bakanlığı şişirme not veren okullarla mücadele etmek için çalışma başlatmış. Buna göre, şişirme not veren okullar uyarılacak, devam ederse kapatılacak. Problemi fark etmek doğru ama nedense MEB bu sorunu özel okulları doğal suçlu sayarak çözmeye çalışıyor. Öncelikle Bakanlığın bu ayrımcılığını kınıyorum. MEB’in özel okulu “sahtekâr” olarak görüyorum ama benim “devlet” okullarım bunu yapmaz demesi oldukça kötü bir yaklaşımdır. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor; sizin ruhsat verdiğiniz, öğretmen atadığınız, müfredatını belirlediğiniz özel okullara bu ayrımcılığı yapmanız kabul edilebilir bir şey değildir.” Şimdi burada birkaç söz söylemek gerekirse her öğretim yılı sonuna doğru üst üste çıkarılan imtihan hakları öğrencilerin sınıfı geçmesi için mi, yoksa kendisini iyice yetiştirmesi için mi? Niçin çıkarılıyor? Öğrenci bir yıl boyunca konuları öğrenememiş ama Millî Eğitim Bakanlığı imtihan hakkı üzerine imtihan hakkı veriyor öğrenciye. Bu imtihan haklarının bir göstergesi var o da öğrencileri sınıfta bırakmayın. Öğrenci sınıftan bir üst sınıfa geçsin de nasıl geçerse geçsin. Eğer biz yanlış düşünüyorsak Bakanlık yetkilileri açıklasınlar da bizlerde özür dileyelim. Bakınız Turgay Polat yazısının devamında neler diyor: “Ha, önce size bir iğne batıralım ki çuvaldız batırmadan önce bir daha düşünesiniz; MEB yetkilileri olarak devlet okulunda çalışan herhangi bir öğretmenin cep telefonunu alıp inceleyin. İki haftadır okul müdürleri öğretmenlere SMS atıyorlar; “aman notları düşük vermeyin, çocukları mağdur etmeyin”. Şimdi bu mesajlar usulsüzlük olmuyor değil mi? Ayrıca devlet okullarında öğretmenlerin bir araya gelip açtığı kaçak dershaneleri bilmeyen yok. Üstelik birçok okul müdürünün hatta ilçe yöneticilerinin bile çocukları bu kaçak dershanelere giderken bu “usulsüzlük” olmuyor, ama özel okullar baştan “sahtekâr” öyle mi? Örnekleri artırabilirim ama bu kadar yeter sanırım. Amacımız her zaman üzüm yemek olmalıdır. Bu ülkede bir avuç eğitim girişimcisinin açtığı kurumları sürekli ayrımcılığa tabi tutmak sanırım pek adil olmuyor.”( Turgay POLAT, KARAR GAZETESİ, 17.01.2017)
Ülke geneline yayın yapan bir gazetenin eğitim üzerine yazılar yazan köşe yazarı böyle diyor. Elbette bir bildiği vardır. Bu yazarımız yazısının devamında:
“Sevgili eğitim yöneticilerim hatırlar mısınız bilemiyorum. Azıcık hafızanızı zorlayıp size bundan 6 yıl önce yürürlükte olan OBP (ortaöğretim başarı puanı), AOBP ve ilköğretimlerde ilköğretim başarı puanını (İÖBP) hatırlatmak isterim. Sanırım anımsamışsınızdır ama ben azıcık daha içeriğine değineyim. OBP ve AOBP dediğimiz sistem, Türkiye’nin bilim insanlarının uzun yıllara dayanan deneyimiyle oluşturulmuş, üniversite sınavlarında kullanılan bir başarı puanı uygulaması idi. Bu sistem o kadar güzel hazırlanmıştı ki, okulların bireysel öğrenci notlarının yanı sıra okulların total başarısını alıp oranlayarak, okulların notları şişirip şişirmediğini buluyor ve eğer okul notları şişirmişse okulun başarı puanını düşürerek öğrencileri eşitliyordu. Örneğin bir okulun 10 öğrencisi varsa ve bunların hepsine yüksek notlar verilmişse bu sistemle öğrencilerin puanları daha düşük oluyordu. Ama bir başka okul düşük puan vermişse “sen bu çocuklara haksızlık etmişsin” diye okul ortalaması yükseltiliyordu. Benzer sistem SBS’de de kısmen uygulandı bir süre.
Bu sistem değiştirildi. Üstelik bizim itiraz ve uyarılarımıza rağmen değiştirildi. Ben eğitimci olarak itiraz ettim ama nafile. O yıl değiştirildi. SBS gelirken de söyledim, yazdım; “okul puanlarını sınava direkt eklerseniz bu not şişirmesine ve torpile yol açar” dedim. Bu liselerde 6, ilköğretimde 4 yıldır uygulanıyor ve okullar da bu değişikliğin yarattığı sorunu öğrencilerine yüksek notlar vererek çözüyor. Değişiklik yaptıktan sonra yeni uygulamada şöyle yazıyor: “Üniversite yerleştirme puanları hesaplanırken öğrencilerin diploma notu 5 ile çarpılır, elde edilen puanın yüzde 12’si yerleştirme puanına eklenir”; ortaokullarda ise “öğrencinin 6’ncı, 7’nci ve 8’inci sınıf yılsonu notları toplanır, üçe bölünür ve eklenir”. Şimdi bu cümlenin sonuçlarını size yazayım. Birincisi, öğrencinin puanı direkt alındığı için herkese 100 verebilirsiniz, zira bunun sağlaması yok. İkincisi, bütün öğrencilere yüksek not verebilirsiniz, üstelik bunu da soran olmaz.
Peki, sonra ne oldu? Okullar verdikleri notların sağlamasından kurtulunca “nasıl olsa hesap soran yok, sistem içinde herhangi bir denge unsuru da yok,  ben notları neden yükseltmeyeyim?” dediler ve bugünkü durum ortaya çıktı. Öğrenciler kim yüksek not verirse oraya gidiyorlar, çünkü aldıkları not direkt puanlarına ekleniyor. Bunu en fazla yapan kim biliyor musunuz, başarısı geçmişte yüksek olan bütün okullar.” (Turgay POLAT , KARAR,17.01.2017)
 
Şimdi eğitimde başarısız olunduğunun sebeplerini birazcık anladınız sanırım. Diyebilirsiniz ki; bunlar eğitimde başarısızlığın tek sebebi olamaz; doğrudur ama başarısızlık hakkında bize bir ipucu veriyor olmalı. Eğitim politikasının planlamasını yaparken sözü geçen “masa başı bürokratları”nın geliştirdiği projeler sahada uygulama alanı bulamadığından veya yeterince uygulanamadığından başarısızlıkta kendiliğinden geliyor elbet. “Masabaşı” bürokratlarının ülke şartlarını düşünmeden geliştirdiği projeler, hatta bölgeler arasındaki dengesizlik, gelişmişlik ve kültür farklılıkları uygulamada başarısızlığın sebepleri değil mi? Ülkenin bazı bölgelerinde kültürel erezyon sonucu unutulan veya unutturulan Türkçe öğretilemediğinden projelerde başarısızlığın sebebi değil mi? Batı ve gelişmiş yerleşim yerlerinde Türkçenin bizzat devlet tarafından “Öz Türkçe” sevdası uğruna diğer bölgelerdeki insanlarımızla kopukluk meydana geldiğini hiç düşündünüz mü? Hatta baba ile oğul, anne ile kız ve dede ve nine ile torun arasında farklılaşma meydana geldiğini düşünebildiniz mi? Batıcıları ve solcuları anladıkta “İslamcı” denilen kesiminde ne hikmetse “Öz Türkçe” kelimelere düşkün olduklarını söylemekte bir beis yok sanırım. Bu ve buna benzer sebepler başarısızlığın sebepleri olamaz mı?( Burada bir hatıramı aktarayım. Görev yaptığım sırada “seviye belirleme imtihanlarında” görevli olarak ilin en iyi bilinen okullarının birinde görevliyken bir öğrencinin parmak kaldırıp bir şey sormak isteği üzerine yanına vardığımda öğrenci Türkçe sorularından birinde takılıp almış Sebep ise öğrencinin şıklar arasında bulunan bir kelimenin manasını bilememesi idi. Şıkta belirtilen kelime anlı şanlı uyduruk bir kelimeydi. Eğer öğrenci kelimenin manasını bilse sorunun cevabını da bulacaktı.) Şimdi hatanın tamamını mevcut hükümete de yüklemek de bir hata olsa gerekir. Bu hükümetin hatası yok mu? Elbette var ama Cumhuriyet Hükümetlerinin tamamında hata payı olduğunu belirtmeliyim. Hatta hatanın anası bize Osmanlının bakiyesi olduğunu da belirtmeliyim.
 
Sadece dil ve Türkçe mi? Tarih konusu da tam bir içinden çıkılmaz bataklık haline geldiğini söyleyebiliriz. “Resmi tarih” söylemi veya “Emin Oktay” tarihinden şikâyet ederken yeni yetme, bu milletin fertlerini birbirine düşman etmek için kiralanan ajan tarihçiler “Atatürk ve arkadaşlarının” yaptığı her şey yanlış diyerek hatıra adı altında “Atatürk ve arkadaşlarına düşman” herkesin yazdığına, söylediğine itibar edip ortaya çıkarmak için çaba sarfetmelerine ne demeli. Atatürk ve arkadaşlarının yaptığı her şey yanlış ama Atatürk’e muhalif olanların yaptığı her şey doğru… Bu da tarih sevgisini dumura uğratmıyor mu? Ben Atatürk ve arkadaşlarını veya Cumhuriyeti kuran iradenin her yaptığının doğru olduğunu söylemek istemiyorum veya öyle demiyorum. Bunu sonucu olarak “İstiklal Harbine” de dil uzatıldı. Aklı evvelin birisi “İstiklal Harbini kazanmasaydık bundan iyi olurdu” veya “Yunanlılara yenilseydik bundan iyi olurdu” anlamına gelen sözler sarf etmeye kalkıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra bazı hataların yapıldığı; özellikle inkılâplarda bazı aşırılıklara kaçıldığı söylenebilir ama “İstiklal Harbine “dil uzatmak kabul edilir bir şey değildir. Rahmetli Oktay SİNANOĞLU  diyor ki: 
 
 
“Dünyanın neresinde olursanız olun, kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih ve kültür bilincini, binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi korursanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.
– Başkasını taklit etmeyin. Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün. O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir.
– Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahibi olmaya bakin. Ne yaparsanız yapın en iyisini yapın. Siyasetçinin bilimcinin en kötüsü olunacağına tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir.
 – Bulabilirseniz Türk okuluna, eğitimin Türkçe verildiği okullara gidin.”
Unutmayın ki Türk olmak bir kafa gönül işidir. Türk   kültürüyle, diliyle, ata sevgisiyle Türk’tür. Soy sop meselesi karıştırarak, o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına, yaygaralarına kulak asmayın. Kültür genleri, Irk genlerinden daha önemlidir.”
 
Haklı değil mi Oktay Sinanoğlu, elbette haklı. Dilimiz, tarihimiz hep ideolojik farklılıklara kurban edildi. Anlı şanlı okullarımızda eğitim öğretim yabancı dille yapılır oldu. Bakanlık yapmış birisi çıkıp “bana Türkiye dışında Türk var dedirtemezsiniz” diyebildi. Anlı şanlı bir profesörümüz “Türk ırkı yoktur” derken; bir siyasi partinin bir il başkanı “….. İktidarıyla Türklükten kurtulduk” demesine ne demeli. Bu utanılacak bir hareket olması gerekirken, övünç kaynağı olarak sunuldu, hem de allanıp, pullanıp gözler boyanarak getirildi önümüze. Yine Oktay Sinanoğlu’na kulak verelim:
 
 “Orta Asya’nın Müslüman oluşunu Hoca Ahmed Yesevi’ye borçluyuz. Yunus Emre’ler, Hacı Bektaş-ı Veli’ler, Hacı Bayram Veli’ler ya Ahmed Yesevi’nin talebeleri ya onların talebe silsilesindendirler. Bunlarla Anadolu Türkleşmiştir. Tasavvuf olmazsa Türkleri birbirine bağlayan ortak bir değerde kalmaz. Herhangi bir yerde on tane Türk ‘ü bir araya getir. Maalesef aynı millet gibi değildirler.”
Din ve imani konularda hep Türk olmayanların kitapları, öğretileri gündeme getirildi ama Ahmet Yesevi hiç gündeme getirilmedi. Ahmet Yesevi’yi dile getirenlerde “Din iman” süzgecinden geçirilmeden hemen boğulmaya çalışıldı. Bakınız Cevat AKŞİT Hocaefendi  ne diyor:
 “Biz İslam’ı Orta Asya’dan öğrendik. İmam-ı Azam, Orta Asyalı, İmam-ı Buhari Orta Asyalı… Hepsi kızıl yüzlü.”(Cevat AKŞİT, Millî Gazete, 15.12.2016)
Cevat Akşit Hocaefendi “Biz İslam’ı Orta Asya’dan öğrendik. İmam-ı Azam, Orta Asyalı, İmam-ı Buhari Orta Asyalı…” diyor da, bunların Türk olduklarını niçin söyleyemiyor. Niçin bunlara İmam Maturidi’yi ve Hoca Ahmet Yesevi’yi ekleyemiyor? İşte bu ve buna benzer ideolojik yaklaşımlar “millî tarih” şuurunun verilmesini engelliyor. Gerçi Cevat AKŞİT Hocaefendi bir yiğitlik yapıp “Biz İslam’ı Orta Asya’dan öğrendik. İmam-ı Azam, Orta Asyalı, İmam-Buhari Orta Asyalı…” diyor. Şimdiye kadar Orta Asya’nın lafı olmazdı. Orta Asya’dan bahsedenler hep” ırkçı, Turancı” damgasıyla karalanmaya çalışıldığı için “Türk” yerine “Orta Asyalı” denmesi de büyük gelişme kabul edilmeli.
Şimdi yazının burasında tekrar Oktay Sinanoğlu’na kulak verelim, bakalım ne diyor Oktay Sinanoğlu:
“Türkiye’de gençler milli bir kültür edinemiyorlar. Çeşitli yollardan bu engelleniyor. Çocuklar misyoner okullarında eğitim alıyorlar. İster özel olsun ister devler olsun birçok yabancı eğitim veren okulda misyoner eğitimi veriliyor. Bir millet kendi okulunda bunu yaptırıyorsa bu bir milletin intiharı anlamına gelir. Böyle okullarda yetişen öğrenciler daha sonra tarzanistana giderek orada eğitim görmeyi hayal ediyorlar. Bu mandacılık değil de nedir. Kendi kültüründen haberi yok. Okumadan haberi yok. Anne-babalar bile bunun farkında değiller. Aileler birbirlerine övünüyorlar benim çocuğum şu özel okulda okuyor bu yabancı eğitimi alıyor diye. Anadolu lisesine çocuğu giden anne-baba utanıyor bunu söylemeye. Çocuğunun üzerindeki sömürgenin farkında değil.”
Şimdi yapılan hatalar ve bu hatalarda ısrar etme “masa başı” bürokratlarını sözlerinin doğruluğuna inanma bizi bu duruma getiriyor. Yapılan toplantılarda elbette doğruyu söyleyenler olmuştur ama “anlı-şanlı” “batıdan icazetli” veya siyasi ağırlığı olmayınca dinleyen olmuyor.
“. Ben eğitimci olarak itiraz ettim ama nafile”  diyor Turgay Polat. Nerede ve neye mi itiraz ediyor biliyor musunuz, bu gün şikâyet edilen “şişirme not” problemini çıkaran sistemin getirildiği toplantıda diyor. Ama kim dinler Turgay Polat’ı… Varsa yoksa “masa başı” bürokratlarının söyledikleri. Bazen aklıma cin fikirlilik geliyor sakın bu “masa başı” bürokratları Amerika’nın ajanları olan ama eğitimimize yön vermek için seneler önce getirilenler olmasın?
Not: Bir başka yazımızda da inşallah hataları tek tek sıralarız. Tabii dilimizin döndüğünce…
Musa SERİN
…………………………
 
Turgay Polat, KararGazetesi, 17.01.2017
Ünal Bolat,YeniÇağ Gazetesi(Oktay Sinanoğlu ile yapılan Röportaj )Tarihi: 10.12.2006