MEHMET AKİF’TEN BİLLUR DAMLALAR

 

   12 Mart İstiklal Marşımızın kabul yıldönümü. Bu kutlu günde merhum Akif’le ilgili bazı notlar düşüp anlatayım istedim. Akif ülkemizde anlaşılmaya en fazla ihtiyacı olan bir şahsiyet. Akif anlaşıldığı zaman dertlerimizin deva bulduğunu, problemlerin çözüldüğünü görürüz diye düşünüyorum. Akif’in davranışları, yaşantısı, hatıraları beni bu kanata götürüyor.

Sözü fazla uzatmadan Akif’le ilgili hatıralardan birkaç tanesini aktaralım.

    Mithat Cemal Kuntay anlatıyor:

’’ Hususi derslerini anlatırken ( Akif’in özel ders verdiği öğrenciler ) Osmanlı imparatorluğunun müşirlerinden birinin oğluna hususi ders verdiğini söylemedi, ben sordum.

   ‘’Onu bıraktım’’ dedi.’’ Müşirin oğlu bir gün peygamberimizin aleyhinde ağzından bir lakırdı kaçırmıştı.’’

    Biteviye yürüyorduk. Ortalık kararıyordu. Birdenbire durdu; Yüzüme dik dik baktı. Sesi değişti.

   ‘’Mithat Bey ‘’dedi, ‘’isteyen güneşe tapar, isteyen ateşe… Ben kimsenin Allah’ına, peygamberine karışmam. Fakat kimse de benimkine karışmamalı. Biri yüzüme karşı babama sövebilir mi? O halde peygamberime nasıl söver.

    Karanlıkta gözleri parlıyordu’’ ( sayfa 30 )

 ……..

    ‘’ Alaturka selamların yüz türlü verildiği bu salonlara Akif ölçüsü ömründe değişmeyen tek selamıyla girdi, çıktı. Hiç bir kapı altından geçerken onu eğilmeye mecbur edemedi. O, bu saray parçalarının yüksek tavanlar altında küçülmüyor, fevkinde yalnız gökyüzü duran bir başla oturuyordu.’’ ( sayfa 55 )

……

    ‘’ Şuayp  bir aralık –bilmem ne lüzum vardı?-Harun Reşid’i anlattı; Endülüs medeniyetine geçti, İskenderiye kütüphanesinin yangınında durdu, sonra Kuran hakkında mütalaa söylemek istedi, Fransızca telaffuzla:

    ‘’Koran ‘’ diye söze başladı.

    Bu sefer Akif üçüncü sukutla sustu, hep duvara bakıyordu. Kısa bir vedadan sonra Akif sokakta bana:

    ‘’Kuzum ‘’ dedi, ‘’bir Müslüman Kur’an’a ‘’Koran ‘’ demesi ne demektir? Kur’an’ı inkar etmeyi anlarım, kimsenin kanaatine karışmam. Fakat ‘’Koran’’ne oluyor.’’

    Bundan sonra Akif’le Şuayp birbirlerine boş yere tesadüf ettiler: Selamlaşmıyorlardı.’’ ( sayfa 68)

….

   ‘’ Tekirdağ kadar, memleketin karpuz kabuklar da onun gözünde vatandı.’’ ( sayfa112)

…..

   ‘’ Akif; Fikret’le ilk defa Darülfünun’da görüştü: Meşrutiyet’te ikisi de orada hocaydı. Akif’e:

   ‘’ Sende ne tesir yaptı Fikret?’’ dedim.

   Akif:

   ‘’ Sevemedim bu adamı ‘’ dedi, sebebini de anlattı:

   ‘’ Benim gibi ilk görüştüğü adama yirmi senelik arkadaşlarını çekiştirdi.’’( sayfa 124)

….

   ‘’ Mısır seyahatinden Akif’in hususi hayatı için bir de ehemmiyetli netice çıktı: Kahire’de Eşşa’b gazetesinin ( yani Millet gazetesinin) muharriri Ömer Rıza’yı tanıdı. En yeşil hocaların yalnız bir taraflı bildikleri Arapçayı bu ufak bıyıklı genç üç türlü biliyordu: Okuyarak, yazarak, konuşarak. Üstelik İngilizce de biliyordu: Mısır ‘’Hukuk’’undan da diplomalıydı.

   Ve Akif, ona, Kızı Cemile Hanımı verdi.

   ‘’ Mısır’dan başka yerde kendine damat bulamadın mı?’’

   Bu sualime karşılık Akif, o gün, uzun uzun sustu. Ve bu sorguya ertesi gün muhaveresiz cevap verdi:

    ‘’Ömer Rıza Türk’tür’’( sayfa 216)

…..

    ‘’ Bazı müstesnalarıyla, Türk edebiyatçısı Türk olmaktan korkar, öyle iken Akif, azmederek, göğsü kabararak yerli.

   Bu, aczin neticesi olan yerlilik değil, şuurlu mahalliliktir: Bu, yüzünün ilk çizgisidir. Çehresinden evvel, bu keskin hattı görürüz.

    Bu farikası, mevzularının memleket vakıaları olması kadar ondaki yazı zevkinin Türkçe oluşudur.

   Frenk olmaktan iğrenir.( Ona ‘’softa’’ diyenler bu nefretini, isterlerse delil olarak alabilirler.)’’Hamam almak ‘’ tabiri düşman çizmesi kadar ona dokunur. Gayzını tutamaz. Meşrutiyette,’’Kaç trenini alacağız’’ diye aralarında konuşan gençlere, onları tanımadığı halde:

    ‘’ Treni daha, sizin devletiniz alamadı! Siz nereden alıyorsunuz?’’

    Der. Güzel Türkçenin üstüne titrer. Ve güzel Türkçeye dokunanlara garazdır: Dininden sonra dili gelir.’’ ( sayfa 334)

…..

   ‘’ Kanaatlerimizin sokak kıyafetleri olmalı. İnsanlar gibi fikirler de esvaplarıyla güzeldir, ikisinin de çıplağı hayvandır.’’ ( sayfa 417)

….

   ‘’ Dini mantıkla değil, sanatla sevdirmeli. Mesela, Beyzavi’nin tefsiri Sinan’ın bir kubbesi kadar Müslümanlığı sevdiremez. Bir ‘’Ehlisalip trajedi’’si yaz, dine Sıratı Müstakim’in bütün ciltlerinden fazla iyilik edersin.’’ ( sayfa 426)

    Akif bu her şeyiyle bir ahlak abidesi. Sizlere ondan birkaç billur damla sundum. İstedim ki adam gibi adamı daha iyi tanıyalım.

      Allah’a emanet olunuz.

 

Musa SERİN

.....

MEHMET AKİF: Mithat Cemal Kuntay, LM yayıncılık, dördüncü baskı Mayıs 2005