Tez-Can buraya geleli kaç gün, kaç ay ya da kaç yıl olmuştu? Bilemezdi. Bırakın bunu bilmeyi o gün günlerden ne olduğunu sorsanız, bunun bile cevabını veremezdi. Buradaki zaman anlayışı çok farklıydı, belki de tuhaftı. Kimse zamanla ilgilenmiyordu, zamansa bildiği gibi akıp gidiyordu. Yoo belki de akmıyordu, gitmiyordu; duruyordu olduğu yerde. Ya da o aslında yoktu, bir aldatmacaydı; değişimin kurnazca kurguladığı bir aldatmaca...

Tez-Can mutlu olduğunun, huzuru bulduğunun farkındaydı. Onun için zaman problemini de kurcalamaya başlamıştı. Geçmişe gitmek istedi. Ama ne kadar geçmişe gidecekti? İçinde bulunduğu zaman hakkında bilgisi olmadığından, kronolojiye uygun bir zaman sıralaması da yapamıyordu. Galiba en uygunu dergâhta yaşadıklarından başlayıp yavaş yavaş geriye doğru gidip düşünmekti. Öyle yaptı. Dergâhta yaşadıklarını düşünmeyi bitiremeden uykuya daldı. Sabahleyin uyandığında, zamanı düşünecek durumda değildi; hemen kalkıp avluyu süpürecekti. Sonra da diğer işler yapılacaktı.

Gece yattığında ancak, tekrar döndü zaman problemine ve geçmişe... Bu gece de aynı oldu, yani fazla bir ilerleme kaydedemedi. Böyle günler, geceler geçti. Nihayet bir gün, karısını, çocuklarını, arkadaşlarını düşündü; onlarla yaşadığı anılar canlandı belleğinde. Onları özlemişti. Onları çok ama çok sevdiğini hissetti. Onlara sevgisini vermek isteği duydu.

Onların yanına, ait olduğu yere gitmeliydi. Yaşadıklarından, öğrendiklerinden onları faydalandırmalıydı. Kararını verdi; dergâhtan ayrılacaktı.

Akşam olduğunda Pir'in yemeğini götürmek istediğini dervişlere söyledi. Sıra onda olmamasına rağmen bir itiraz gelmedi. Götürdü. Pir'in gözlerinin içine bakamıyordu, onu gözlediğini hissediyor, ağzını açıp tek kelime konuşamıyordu. Yemekleri bırakıp odadan çıktı. Yarım saat sonra, boşları almak için tekrar odaya girdiğinde Pir, yanına oturması için işaret etti. Suçlu bir çocuk gibi çekinerek oturdu. Pir, konuşmaya başladı:

-Gitmeye karar verdin değil mi? Hani gideceğini haber vermeyecektin? Konuşmuştuk bunu.

Pir'in sözleri onu utandırmıştı, yer yarılsa da yerin içine girebilseydi. Kısık bir sesle hata ettiğini söyledi ve defalarca bağışlanmasını istedi.

Pir, eliyle Tez-Can'ın başını okşayıp dedi ki:

-Suç işlemedin ki bağışlanma diliyorsun. Aslında gideceğini haber vermekle bir açıdan da iyi yaptın. Çünkü ben de seni görmek ve bir daha bu dünyada yüz yüze gelemeyeceğimiz için senden helallik dilemek istiyordum. Huzuru buldun ve iyileştin; özlemini çektiğin insanların arasına dönme zamanı geldi. Onlardan alabileceğin ama bundan çok daha fazla onlara verebileceğin şeyler var. Bana söyledin fakat dergâhtaki diğer insanların haberi olmasın senin gittiğinden. Yokluğunu hissederler ama inzivaya çekildiğini, çilehanede olduğunu sanırlar.

Karşılıklı helalleştikten sonra Pir'in elini öptü; Pir eliyle saçlarını her zamankinden daha fazla okşadı ve:

-Haydi, git artık! Dedi.

İçinde boşalan yemek sahanlarının olduğu tepsiyi aldı ve odadan çıktı.

Tez-Can o gece gizlice dergâhtan ayrıldı. Gittiğini Pir'den başka kimse bilmiyordu. Ta ki bir hafta sonra Pir, dünyasını değiştirince gittiğini herkes anladı. Çünkü cenazede Tez-Can'ı arayan gözler, onu bulamadı.

***

Tez-Can, eski hayatına döndü. Tabii bu hayatta onun adının Tez-Can olduğunu bilen yoktu. O, şimdi karşılaştığı olaylara, yaşadıklarına, etrafındaki insanlara başka bir gözle bakıyor; tahammül ve anlayış gösteriyordu. Dergâhta yaşadığı anılarını ve bilhassa Pir'in nasihatlerini sık sık hatırlıyordu. İki-üç ayda bir, bir kamyon dolusu yiyecek, içecek, giyecek malzemesini marketlerden kendi seçiyor, bunların araca yüklenmesine yardım ediyor; şoföre dergâhın erzak deposunun arka kapısına bunları kimseye görünmeden bırakıp gelmesini söylüyor; bir gören olur da kim gönderdi diye sorarsa cevap vermemesini sıkı sıkıya tembih ediyordu.

Aradan uzun bir zaman süresi böyle geçti. Bir gün, gönderdiği malzemeler geri geldi. Şoför:

-Beyim, dergâh mergâh bir şey kalmamış orada. Sordum, nereye gittiğini bilen yok, diyordu.

-Sen şaşırdın mı be adam? Önceki gönderilenler gitti de bu neden geri geldi? Dergâh, nereye gidecek? Kocaman dergâh nereye gider? Dedi kızgın bir ses tonuyla.

-Valla beyim, ben de şaşırdım. Üstelik benim defalarca gittiğim bir yer orası. Şimdi orada her taraf kazılmış, galiba oradan otoban geçecekmiş.

Bu sözleri duyunca hemen arabasına atladı. Saatlerce süren bir yolculuktan sonra dergâhın bulunduğu yere geldi. Aradan geçen yıllar oraları çok değiştirmişti. Yeni ve çok katlı konutlar, parklar, alış-veriş yerleri yapılmıştı. O yüzden dergâhın yerini bulmakta biraz zorlandı. Bulduğunda ise çalışmaları devam eden simsiyah bir asfalt, gidip gelen kamyonlar, silindirler, kepçeler görünce âdeta şok geçirdi. Arabasından inip düşe kalka kazık yerlerden geçti. Makineleri durdurup dergâhı kurtarmak ister gibiydi, ama aslında dergâhtan geriye bir tek tuğla bile kalmamıştı. Az kalsın önüne atladığı bir kamyonun altında kalacaktı. Neyse ki şoför onu farketmiş ve zamanında frene basmıştı. Kamyon dururken öylesine acı bir fren sesi çıkardı ki duymayan kalmadı. Bütün makineler sustu, herkes ne olduğunu öğrenmek için oraya koştu. İçlerinde iyi giyimli, olay mahalline koşarken bile sağa sola emirler veren bir adam da vardı. Belli ki o, bu işin yetkilisiydi.

Bu adam fren yapan kamyon şoföründen olayla ilgili bilgiyi aldıktan sonra Tez-Can'ın yanına gelip ona bağırmaya başladı. Tez-Can da bu adamın yakasına yapışıp bağırıyordu:

-Dergâh nerede? Pir'e ne oldu, dervişlere ne oldu? Türbe nerede türbe?

Adam yakasını kurtarıp cevap verdi:

-Türbeyi de yanındaki mezarları da şu karşıdaki tepenin arkasına naklettik.

-Ya Pir, ye dergâh, ya dervişler...

-Git işine be adam! Bize vakit kaybettirme! Bu devirde dergâh, Pir, derviş mi olurmuş? Diyerek Tez-Can'ı itekleyip yere düşürdü, arkasını dönüp giderken tekrar çalıştırmaları için makineleri kullananlara işaret verdi. Makineler çalışmaya başladı.

Tez-Can, yere kapaklandı. Alnı çizildi, burnu kanadı, ellerinin içi soyuldu. Düştüğü yerden kalktı, başı dönüyordu. Onun için gördüğü bir taşın üzerine oturdu, başını ellerinin arasına alıp yüksek sesle beddua okumaya başladı.

Ama, makine gürültüsünden onun sesini duyan hiç olmadı.

BİTTİ...