KUŞAKTAN YUKARISI GÖZÜKMÜYOR
 
    Tahta sedirde serili yatak içinde, uzanmış,  boylu boyunca sessizce yatıyordu. Bembeyaz sakalları epeyce uzamış, soluması bile kesik kesikti. Şakak kemikleri belirgin bir şekilde ortaya çıkmış ama yüzünde tarif edemeyeceğim bir huzur vardı. Kendinden emin, kaderin kendisini götüreceği yere razı bir hali gözden kaçmıyordu.
    Bana onun ismini vermişlerdi. Onun bana nasıl sevgiyle baktığını hiç unutmadım. Belli ki bende yaşayacaktı o. Ben de hâlâ dedemi her anışımda içimin titrediğini hissediyorum. Yatağının kenarına iliştim, geldiğimi hissetmişti. Sıcak sıcak baktı bana. Benim de içimden sevgi akıyordu ona doğru. Karşılıklı olarak sevgi devşiriyorduk birbirimize.
    “Dede” dedim, “Bu kadar uzun yaşamanın sırrı ne?” Ben henüz on dört yaşındaydım, dedem doksanına merdiven dayamıştı. Bana o kadar uzun geliyordu ki; yıldızlar yanında bir adımlık yer sanki.
    “Torunum” dedi, “Gözlerini yum.” Kapattım gözlerimi. “Aç” dedi, açtım. “İşte”, dedi, “Bu kadar yaşadım.” O zaman pek manâ verememiştim buna. Ancak, şimdi ne kadar bilgece bir cevap verdiğini anlıyorum.
    Yine sırnaşarak “Dede”, dedim “Unutamadığın bir şeyler anlat bana.” Hafifçe doğruldu, belli ki konuşmaya onun da ihtiyacı var. Diğer torunlar da var yanımızda. Onlar da hemen yatağın bir köşesine sıkıştılar. Çıt yok. Dedem bir iki öksürdü, sesine kıvam verdikten sonra kısık bir sesle konuşmaya başladı.
    “Doksan Üç Harbindeyiz” dedi. Oldum olası savaş hikâyelerine bayılırdık hepimiz. Harp kelimesi bizi pür dikkat dinlemeye sevk etti. “Şu an bile nerede olduğumuz hatırlamıyorum. Ermeniler, Ruslar habire saldırıyorlar. Kış kıyamet, şimdiki gibi de değil, kar adam boyu. Gittiğimiz her yerde nasıl bir vahşet sergileniyor bunu anlatmam imkansız. Hangi köye girsek bizden bir adım öndeler. Her yan yakılıp yıkılmış, bebekler bile süngülerle deşilmiş. Bakamıyoruz tabi ki. Çoğuna mezar bile nasip olmadı. Kurda kuşa yem oldular. Hayvanlar bile bir sürüye saldırınca ancak kendilerine yetecek kadar öldürürler. Bunlar hayvan bile değil.” derken sakallarına doğru süzülen yaşları gördüm. Sesi de titremeye başladı.
    Anlatılanları gözümde canlandırmaya çalışıyordum, ama nafile. Zavallı aklım bunu alacak kapasitede değil. Diğer torunlar benden daha kötü durumda. Ne de olsa ben en büyükleriyim. “Bizim askerlerimiz aç, iki üç günde bir kuru bir ekmek parçası bulduğumuzda seviniyoruz. Cephanemiz bitmek üzere, soğuk dersen acımasız, çoğu arkadaşlarımız dayanamadı buna. Kurşun atmadan siperde kaldı çoğu. Bünyesi zayıf olanların hiçbiri kurtulamadı. Ermeni’ye lüzum kalmadı anlaşılan. Bizi de bit öldürecek nerdeyse. Zaten kanımız çekilmiş bir de bu baş belaları sormayın.”
    “Yine de bizden fellik fellik kaçıyor imansızlar. Güçleri zavallı kadın ve çocuklara yetiyor. Ama hangi birine yetişeceğimizi şaşırdık. Şu açlık olmasa, hele biraz da kurşunumuz bol olsa dünyayı dar edeceğiz onlara ama nafile. Ekmek yok, silah yok, elbise yok. Çoğu zaman atların pisliğindeki arpaları yerdik. Devleti de anlamıyorum ya, biz ekmek bulamazdık ama atlar arpa yiyebiliyordu.”
    “Neyse size unutmadığım bir olay anlatayım. Çok gülmüştük o zaman. Açlıktan ölmek üzereyiz, bölük mölük kayboldu. Dağda kar yaklaşık bir metre. Tipi önümüzü görmemizi imkansız kılıyor. İki arkadaş yürüyoruz saatlerdir. Böyle giderse biz de kurtlara, kuşlara yem olacağız anlaşılan. Ümitsizlik iyice üzerimize çökmüştü ki; uzakta birkaç ev gördük. Nasıl sevindik anlatamam. Birden kendimi güçlenmiş hissettim. Bata-çıka son bir gayretle eve doğru yola koyulduk. Köyün girişinde birkaç çoban köpeği önümüzü kesti ama onlara aldırdığımız yoktu. Köyün girişindeki ilk evin avlu kapısını çaldım. Tüfeğimi kenara dayadım, ellerimi kapının üst tarafına tutundurdum. Kartal gibi açmıştım kollarımı. Güçlüydüm tabi ki. Bakmayın böyle yattığıma o zaman görmeliydiniz beni. Biraz sonra kapı gıcırdayarak açıldı. Açan bir koca karı. Biz daha bir şey demeden; içeriden bir erkek sesi;
       “gelen kimmiş soyha, “Kadın aşağıdan yukarı bana doğru baktı, ben hâlâ kapıda iki elim kapının üst pervazlarını tutmuş halde bekliyorum. Kadın;
        “Valla herif kuşaktan yukarısını göremiyorum, gel kendin bak”  diye seslendi.
       “ O an her şeyi unuttum. Bir gülme geldi ki sormayın. Anlayacağınız kapılara sığmayacak kadar yiğit biriydim. Ama şimdi bakın şu halime, ellerim titriyor, dizlerim bu bedeni taşımıyor artık, gözlerimin feri kalmadı.”
    Gözümde anlatılanları canlandırmaya çalışıyordum ama nafile. Kendime de bir gurur payı ayırdım bu arada. Ne de olsa böyle bir dedenin torunuydum. Kapılara sığmayan, kuşaktan yukarısı gözükmeyen bir dedenin torunuydum.
 
 
  Çanakkale - 08.03.2010