Sahne:
Işıklar İl önce sahnenin yüksek yerindeki “Devlet Tiyatrosu “ yazısını gösterir! Sahne ışıkları; entel sakallı, boynu fularlı, tokalı şapka takınmış, hırka ve askılı pantolon giymiş, Rejisör Atıf, üç bayan jüri üyesi ve yazara yönelmiştir. Jüri sözcüsü Jülide; esmer tenli, siyah saçlı, güler yüzlü, iyi giyimli, kültürlü bir kadındır. Jüri üyesi Şazimet, ince vücutlu, sarı saçlı, hareketli biridir. Mahmure ise; makyajı abartılı, takma kirpikli, göğsü dekolte, renkli kıyafet giymiştir. Sıradan bir pantolon ve gömlek giyinmiş olan yazar, süklüm püklüm vaziyette kenarda beklemektedir.
Rejisör Atıf:
(Canı sıkılmış şekilde ) O kadar meşhur yazarı, eserini es geçmişler; ( yazarı ima ederek ) şu güdük kurşun kalemle, oyununu göndermişler. ( Sesini daha kısarak ) Cüce rolü için cüce, kambur rolü için kambur, Laz varsa Laz aksanlı oyuncu seçmemiz lazım. (Jüriye fısıldar gibi )
Jülide
(Yazarı küçümseyerek… oyun dosyasını sallayarak ) Çengi, köçek, kambur, sağır, kekemeler ile dolmuş. Arap, Acem, Ermeni çok; mumla ara tek bir Türk yok?
Şehadettin:
Orta oyununda Türkler’e “Hırpo” adını vermişler .(uğradığı alaylara karşılık verir gibi ) Oyunda Hırpo az ama oyuncular Hırpo olsun!
Şazimet:
( İlginç bir vurgu ve tonlama ile ) Aşk olsun bee Cenâabet -tiiin ! ( ayıp şeyler çağrıştıran el, kol, yüz hareketiyle ) Oyuna bunca ucube sokup çıkarmışsın ama koyacak bir zarif hanım bulamadın mı gerçekten?
Şehadettin:
Cenâbettin değil bayan! Benim adım Şehâdettin! ( Sinirli) Kinayeli laflar ile imalar da neyin nesi? Sen cenabet olduğuma nasıl şahit oldun bayan?
Mahmure
( Sahne dışından sesler duyulmaktadır ) Aşk olsun sizlere yani! (Şazimet’e kötü rol düştüğünü ima eden tavırlarla-) Oyun Cima-ettin Bey’in! İster ucubeyi koyar, ister şunu bunu sokar.
Şehadettin:
Cima- ettin değil bayan! ( Bağırarak ) Benim adım Şehâdettin!
Mahmure
Cima etmek ne demektir imam bana öğretti de; Şehadettin diye ismi hayatımda ilk kez duydum. ( ayıp bir şey duymuş gibi herkes şaşkın… )
Şazimet:
( Kıpır kıpır hareketler ve yüksek sesle ) Ayyyiiihhhh!... Merakta kaldım Mahmure!... İmam, ne biçim belleti sana?
Jülide :
( Mahmure’den önce atılır) Hanımlar! Cenabettin, Cimaettin lafları ayıp değil mi? Eşek arısı mı adam; onu sokmuş, bunu sokmuş!
Mahmure
(Sinirli bir şekilde) Kılçık kılıklı, erkeksi zenne rolünü koymamış fakat oyun konusuna uygun, hanım ve beyleri seçmiş. ( işveli kadın rolünü kaptığını belli eden tavırlarla -) Ayol; o cilveli zenne, tipi ne hoş olmuş öyle! Üstelik çıplak Kalender tipi de bir hayli ilginç.
Rejisör Atıf
( Tartışmaya son vermek isteyen tavırlarla) Görevimiz bu oyun için en uygun oyuncular bulabilmek.
Jülide:
( Sahne dışında uğultular). Seçmeler, başlasın artık
Işıklar söner ve yanar. Sahneye cüce, kambur, Arap, Acem, Avrupai… Erkek ve kadınlar girer; uygun bir hiza alırlar.
Jülide:
( Adaylara hitaben ) Geleneksel oyunlara hayat vermek amaçlı oyuncu seçimine hoş geldiniz. Seçilme şansı bulanlar temsilde rol alacaktır. Birçok ülke ve şehirde oyun temsile girecek. Bu sayede pek çok ülke ile şehir gezilecek.
Rejisör Atıf:
Kambur, cüce ve Kalender gibi özel rollere uygun oyuncular arıyoruz.
Jülide:
Fiziği uygun adaylar avantajlı elbette ki. İstenilen hünerleri göstereni de alırız.
Çağırılan adaylar, hızlı film çekimi gibi kambur, kekeme, cüce… rolleri icra ederken; ışık ön tarafa vurur. Arka sahne kararırken birden zurna sesi gelir, arkasından davul çalar. Işık tekrar çoğalırken Bambaş havası çalınır. İki oyuncu sahnede Büyük Baş Oyunu oynar.
Bambaş Oyunu biter ve ışıklar yeniden söner.
( Sahne, klasik ortaoyunu dekoruyla süslenmiştir. Jülide Yeni Dünya’nın önünde seyircilere seslenir.)
Jülide:
Efendim hoş geldiniz! Az sonra “ Kavukluya Gelin Lazım “ adlı Orta oyununu size takdim edeceğiz. Orta oyunu; muhtemelen kökeni Anadolu Selçuklularına kadar uzanan; kol oyunu, meydan oyunu, zuhuri, meydan-ı sühan adları ile de anılan, milli ve geleneksel tuluat tiyatromuzdur. Esasında doğaçlama oynanan orta oyunu; giriş, fasıl, muhavere, bitiş kısmından oluşur. Arzbar ve tekerlemenin olduğu bu bölüm ile oyunumuz da başlıyor. Kadim orta oyununu modernist bir yaklaşımla ele bu temsili umarız beğenirsiniz. İyi seyirler dileriz.
Yeni Dünya önünde tabureler, küçük Yeni Dünya’nın önünde küçük bir peyke vardır. Zurna çalmaya başlar, bir elinde bir şak şak ile Pişekâr meydana çıkar. Pişekâr; elleri arkasında, özgüveni çok yüksek bir çelebi edasında sahne önünde tur atar. Sahne ortasına gelip, iki eli ile yerden temenna dileyip seyircileri selamlar. Sahne ortasına gelip zurnacıya dönüp bakar.
Zurnacı:
Emret benim pehlivanım!
Pişekâr:
Berhudar ol nev civânım! “Kavukluya Gelin Lâzım” oyununu başlatalım. Çal şahbâzım, çal şahbâzım...! Haydi, başlasın temaşa. ( Seyircilere hitaben ) Bey, bayan muhterem, paşa!.. Gark olsun oyunda hazza! ( Elindeki şak şak ile zurnacıya komut verir. Zurnacı çalmaya başlar. )
Kavuklu; “ Bu ne şamata” diyerek arkasında Cüce, Maskara ve Denyo ile birlikte pür telaş sahneye girer. İçeriye dalarlarken “ Erik dalı gevrektir” müziği çalmaya başlar. Maskara komik komik , Denyo ,[1] mastıka tarzı, Cüce de başka şekilde oynamaya başlamıştır. Kavuklu, aniden arkaya döner; dördü birden çarpışarak yerlere yuvarlanır.
Kavuklu:
( Yerden kalkarak Cüce ‘ye ) Sen niye geldin peşime?
Cüce:
( Sivri serpuşunu başına yerleştirirken ) Çeşme önünde beklerken “Gel Aliye, gül Aliye” diye seslenmedin mi sen? Ali’ye gideceğiz ya ben de ona güleceğim.
Denyo:
Ali’ye gidek be abe!
Denyo :
( Oynamaya devam ederek) Haydi Ali’ye Ali’ye
Kavuklu:
Ali’ye mi gidek dedim? Kepçesi deliksiz Cüce!
Cüce:
( El kol hareketleriyle ) Karnı gazlı mantara bak! Zartı kokmuş, zortuna bak! Ali’ye gitmiyor muyuz?
Kavuklu:
( Elini kaldırıp Cüce’ye vurmak ister) Sansar suratlı zobdirik; seni gidi armut biti! Kurtlu göbüşlü[2] bücürük!
Pişekâr:
( Kavuklu’nun elini tutar) Aman efendim! Bu ne hiddet ne celâl?
Kavuklu:
Ağzına tükürsün Bilal! ( Sinirli elini kurtarmak isterken ) Pınarın önünde durup yavuklumu gözlüyordum. Bu kurbağa bacaklıya, ne kahveye gidek dedim, ne Ali’ye gidek dedim? ( Cüce’ye bir tekme atar Maskara’da yuvarlanıp, Denyo’yu da düşürmüştür.)
Cüce:
( Yerinden kalkerken içinden konuşur gibi ) Seni çakıldaklı [3] teke! Düşesin boka tezeğe[4].
Maskara:
Ağzıyla cardın [5]yutası! Kunduz salyası kusası!
Denyo:
Ben de sana gösteririm. ( beddua ederek kaçışırlar )
Pişekâr:
Kavuklu’yu kolundan tutup çekerek
Gel bu şiddetten elemden öfkeden âzâd olalım
Ẕevk edip seyrân edelim tez vakit hem şâd olalım
Kavuklu:
Sırtı Pişekara dönük ( Kaçanları kovarlar gibi )
Dur be kurtardın elimden kaçmadan şamar salayım.
Bıldır yine böyle etti hem de intikam alayım!
Pişekâr:
Efendi baksana bana!
Kavuklu:
Öküz gibi bakan sensin?
Pişekâr:
Yahu benim! Kadim dostun İsmayil’im ?
Kavuklu:
Benim kadın dostum da yok! Gidip ıslattığım da yok! ( peykede ekmek satan her yeri kıllı Keko’nun değneğini Cüce ile Maskara’nın peşinden fırlatmak ister. )
Pişekâr:
Efendi, dönüp bir baksana! Aktar Hüseyin’in oğlu İsmail’im ben İsmail?
Kekeme Keko: (Tam o anda Keko gelip, değneği almak için Kavuklu’nun kolundan yapışır)
De…de…değ.. değneğimi ve…ve.. ver sene .. ba.. ba.. baboooo
Kavuklu:
( Keko’ya ) Sen de kimsin kıl turşusu!
Kekeme Keko :
Be…be… ben, kı … kı…kıllı Keko. Ba…ba… baboo ( Elini uzatıp değneğini ister )
Kavuklu:
Eşşek sıpası azmanı “ bebe nim ben baba “ diyor. Karakaçan anana da… babana da …başlarım bak! ( kaldırıp vuracak gibi ) Al başına çal değneği !… ( Sağa sola teleşla bakınarak kendi kendine ) Kış kış ecinniler kış kış?
Pişekâr:
Yahu bu Keko kekeme… “Ben kıllı Keko’yum babo” demek istedi zavallı . Ne ecinni ne kış kışı?
Kavuklu:
( Nihayet Pişekâr’a dönüp bakar, tanıdığını da belli ederek) Hüseyin oğlu İsmaiiil! Silsileni sayıp durma ( Keko’yu işaret edip) anası ya karakaçan? Ya eşekten büyük sıçan! ( Pişekâr’a döner ) Senin karındaşın mı bu? Sülalece mi geldiniz?
Pişekâr:
Vallahi çok ayıp ayıp ! Bize hâkir sual etme!
Kavuklu:
( Sözü yine yanlış anlar) Hastir derim, söverim de; hem sana da, hem de buna…( kendi kendine) Yine mi geldiler bana kış kış ecinninler kış kış!
Pişekâr:
Ne ecinni ne kış kışı? Kimler geliyor Kavuklu? Ne bu evhâm u ah hâlin, sapsarı nûr u cemâlin ?
Kavuklu:
Ev halıma ne olmuş ki. Başlarım şimdi şimdi Nurine, Cumaline de ben senin?
Pişekâr:
Sağır anlamaz yakıştırırmış. Bu halin nedir diyorum. Niye böyle acayipsin?
Kavuklu:
Öyle desene İsmail!.Dün gece bir düş gördüm ki aklımda gitti başım da. O İstanbul burası mı bu İstanbul orası mı ?
Pişekâr:
Gördüğün acayip rüya, neymiş anlat da dinleyim? Anlat ki bu serencâmı, hayıra çıksın encâmı!
Kavuklu:
( Heyecanlı ve çok şaşkın ) Şunca ömrü hayatımca böyle bir şey görmemiştim. Adam mıydı kadın mıydı, Cin mi, Şeytan mı, Hızır mı orasını bilemedim. Parlak bir demir giyinmiş, adam gibi konuşuyor, paytak paytak yürüyordu. Bana bir sihir yaparak, İki asır sonrasında İstanbul’a gitmedik mi? Lakin İstanbul kalmamış yerine Pislanbul gelmiş
Pişekâr:
Aman Efendim be aman! Ne biçim bir rüyadır bu? Ati de mülk- ü Osmanî, Kürkgiye mi olacakmış? Ne gördün neler işittin? İstanbul’a neler olmuş?
Kavuklu:
Marmara yerli yerinde, Boğaz’da akıyor amma evler yutmuş tepeleri! Herkes kürkünün peşinde, ortalık hep tilki dolmuş! Sarıyer, Beykoz kaybolmuş. Çatalca’dan Pendik’e dek her yer insan kaynaşıyor. Ayasofya’nın on katı yüksek yüksek on bin ev var! Tuzla’dan Çatalca’ya git; kafaya, kola çapmadan üç adım yol gidemezsin.
Pişekâr.
Aman Efendim be Aman! İstanbul mahşer mi olmuş? Yoksa mahşer Pislanbul mu?
Kavuklu:
Fİstanbul mu Pistanbul mu bilemedim ki İsmail! Kimi ayı, kimi maymun; kimisi korkuluk gibi Kimi cıscıbıl geziyor, pek çoğu küp yutmuş sanki. Ana, baba, amca, teyze; sesli kutuları olmuş… Kutularının içinden parmak boyu, âdemlerle cıbıl hatunlar bakıyor. Emmi, dayı tanımıyor, cin kutusu dinliyorlar. Atlı faytonlara benzer atsız binekler yapmışlar. Binekler zift ossuruyor, homur homur gidiyorlar. Demirden kuşlar yapmışlar, kanatlanıp uçuyorlar.İtlere yular takmışlar, kedileri yalıyorlar. Velhasıl insan insana, it de ite benzemiyor
Pişekâr:
Aman Efendim ne dersin? Ne yerler içerler peki?
Çüce, Maskara ve Denyo onları görüp saklanır. Cüce yakına sokulup. Dinlemeye başlamıştır.
Kavuklu:
Ham murdar, pissa, makara gibi şeyler geveliyor; içine katçöp denilen salça, sümük döküyorlar. Bebeler yaldızlı naylon içinde böcükler yiyor. Saysam on senede bitmez, daha neler neler neler.. ( Başını elerli arasına alıp ) Velhasıl gezdim dolandım aklım şaştı kaldım böyle!
Pişekâr:
( Kavuklu’ ya) Yahu artık kendine gel Rüyadır bu gelir geçer? Düşde kalma bu güne bak!
Peykede satış yapan yaşlı peynirci kadınına önüne doğru gelirler.
Peynirci Terekeme:
( Onlara hitaben ) Hay gişi! Hardan gelip haraya gidesiz? Mende süt, pendir de var; kete de var alırsız mı?
Kavuklu:
( Kadına bakınarak. Şaşkın, kadına ) Hara da ne işimiz var? ( Pişekâr’a) At mıyız, beygir mi sandı?
Pişekâr:
Yahu kadın Terekeme! Kars ağzından “hara” demek, gittiğin yer nere demek.
Kavuklu:
( Kadına). Ne işim var memen ile sen beni balan mı sandın?
Pişekâr:
( Kavukluya ) Nasıl cevap veriyorsun? Laf bilmeden anlamadan!
Peynirci Terekeme:
Gelmirsiz mi? Hay gişi! Gel südümün tadına bah. Hoşlanmirsen mene söyle! Gartola[6] bah! Kaşara bah! Ketem de var, yağım da var. Hiç birinden almırsız mı?
Kavuklu:
Hangi ara kartolozla başgöz oldun sen İsmail? Kaşar, bize gişi diyor? ( Muzip şekilde) Git sütüne bah memenin! Hoş mudur bana da söyle!
Pişekâr:
( Gülerek ) Yaşlı olan er kişiye gişi diyor bu Karslılar. Ben kaşarım demiyor ki, kaşar peyniri al diyor? Sapıttın mı sen be Hamdi, aklın fikrin aşna fişne?
Peynirci Terekeme:
( Kavuklu ile Pişekar uzaklaşmaya başlarken) Gelmirsiz mi almırsız mı? Buldunuz da bunarsız mı? Hay sizin başınğız bata!…Pendir yerine poh yeyin! Sıçan sidikleri için menim sütümün yerine!...
Kavuklu:
(sinirli ) Allah Allah Kadına bak!…Cüce, Denyo, Maskarası; Kıllı Keko, kör kekeme, nerden çıktı Terekeme? Terekemeyi mi kakalasakda mı kekemeletmesek; kekemeyi mi kakalasak da kekeletmesekde mi Terekelemesek?
***
Işıklar söner, akabinde hemen yanar. Jülide, resmi bir kıyafet, vakur bir eda ile sahne ortasına gelir. Seyirciyi selamladıktan sonra:
Jülide:
Değerli İzleyiciler! Fasıl, Orta oyununun en önemli bölümüdür. Fasıl bölümü, Kavuklu’nun Pişekâr’a anlattığı rüya ile asıl olayı içerir. Ortaoyununda dadı, baş hizmetli kadın oyunculara “Gaco”, erkekten dönme veya hadım zennelere “Kayarto” denilmiştir. Bu bölümde Osmanlı toplumunu oluşturan çeşitli milliyet, din, mezhep, meslek, zümre ve cemaatlerine mensup çok sayıda tip ile tanışacak, umarız ki her biri bir birinden ilginç bu modelleri sizler de beğeneceksiniz. İyi eğlenceler diliyoruz. ( Jülide çıkar- Işıklar bir ara söner )
( Sırtında torbayla peyke’nin önündeki sakallı, hırka bir aba giymiş, belde kuşak, elde tespih, başı da derviş külahlı adamın yanına gelir.)
Kavuklu:
Püsküllü şeyhin dervişi Kayserili Hacı Halife sen misin?
Kayserili Hacı Halife:
( Kaşık havası çalar) Belidir yaaa .. huuu dos belli!
Kavuklu:
Püsküllü Şeyh Tekkesine erzak almaya gelmişsin? ( kendi kendine ) Anam, bağış yap dedi ya! Bana da çok para lazım!
Kayserili Hacı Halife:
Belidir yaaa.. huuu dost belli!
Kavuklu:
İki de bir uluma da, tart torbayı ver parayı!
Kayserili Hacı Halife:
Bah uluma diyon emme hemencecik çarpılırsın. Şeyh’in halifesi benim. Püsküllü Şeyh dergâhının post nişini olmuşum ben!
Kavuklu:
İster şeyhe hafiye ol, ister git postuna işe! Tart tahılı ver paramı!
Kayserili Hacı Halife:
(Alttan alıp, kötü sözleri duymamış gibi yapar ve torbayı tartarken, eli ile kantarın ağırlık yerine basar) Püsküllü Şeyhin duası iki cihan saadedüdür. Dergâhına bağuş yapan cennet kapusundan girer.
Kavuklu:
Şeyhin üç batman bulgura cenneti mi dağıtıyor? Üç batman daha getirsem kaç huri gönderir acep!
Kayserili Hacı Halife:
Şeyhüm; bir mürşid-i kâmil, ulular ulusu gavstır! Üçler, yediler ve gırklar arasına garuşmuştur. Duran duvarı yürüdür. Diler debremi durdurur. İster yazlar kışa döner, kışı bahar edüp çıhar! Şeyhim insan u kâmildür. Şeyhim Allah ile birdür!
Kavuklu:
( Tövbe hâşâ! Konuşmamak için ağzını kapar. Torbayı tartan Kayseriliye sinirli ) Kantarın ağırlığına niye bastırdın bakayım. Böyle hile yapmayı da şeyhin mi belleti sana?
Kayserili Hacı Halife:
Dartılar düşmesin diye dartıya dohundum zahar! Şimdi bağış mı yapıyon, yosa para mı istiyon?
Kavuklu:
Dünya’yı döndüren şeyhin, Cenneti dağıtan o gavs, bir gariban Kavuklu’nun bulguruna mı muhtaçtır? Toprak doyursun şeyhini, bulgur şişirsin gavsını! Sen paramı ver paramı!
Kayserili Hacı Halife:
Üç tene tahıl dolusu Frenk gemileri gelmiş! Sultanımız da nazıra beleş dağudulsun demiş. Buğda, bulgur, un ve arpa çok ucuza satılacak? Otuz mangıra verürsen alayım yine de bunu.
Kavuklu
Haram yiyen ölmemiş de yalan söyleyen mi ölmüş. Salla yalan, para kazan! Hocan çok ustadır belli!
Dellal :
Duyduk duymadık demeyin Frenk’ten çok tahıl gelmiş! Sirkeciyle, Karaköy’de beleş tahıl verilecek!
Kayserili Hacı Halife:
( Dellalı işaret eder ) Duydun mu? İstersen bazarı dolaş. Otuz beş mangırdan fazla kimse almaz bu torbayı. Bu yıl bereketlik oldu. Gayseri, Gonya, Angara, tahıl ile doldu daştı.
Kavuklu:
( Çaresiz ) Ver otuz beş mangırı da, eğer bunda dümen varsa kendine başka yer ara! Parayı alıp gider.
Koro:
Bulut yok, sel suyu dökmez
Doğruya tellal gerekmez
Çok duysan da çok az inan
Dağ uçmaz, şeytan gözükmez!
***
Ertesi gün. Kavuklu, bir kahve önüne gelir. Birkaç kişiyle konuşan Azerbaycanlı Türkmenle sohbet eden insanlara kulak verip dinlemiştir.
Azerbaycanlı
Gün batıp şeb de olanda, handa şemâlar yananda handa döyüş cıhmadı mı? Menden halılar aparan Gayserili bir tüccarmış? Gündüzün Hacı Halife, ahşam tüccar oluyoomuş! Püsküllü Şeyh Tekkesine halife oldum men dermiş. Şeyhin bızlaması ilaç diyerek de satmamış mı? Tekke’ye bağış diyerek hamından tahıl aparmış?
( Kavuklu, birden irkilmiş, pür dikkatle dinlemiştir. )
Muhacir:
Deme breh! Ben de sevap olsun diye bağış yapdıydım onlara!
Arap:
Yalelili de yalelli. La havle, illâ billâh’ül ‘azîm. Hikâyat’ül acaip. Osmanlı ahmak mıdır ki yalelli ya lelli! Deva olur mu sidikte yaleleli yalelli? Hicaz kınası vaa bende yalelli ya lelli!!
Azerbaycanlı:
Para ile aldığına sahte mangır veriyormuş. Ortağı Freng ile de tahıl gemileri battı diye haber çıkartmışlar. Yahudi’yi gandırarak tüm erzağı da satmışlar, kârı pay edemeyince handa gavga ciharmışlar.
Kavuklu:
( Telaş telaş cebindeki paraları inceler ve yürümeye başlar) Vay sahtekâr Gayserili ! Beni de aldatmış demek! Ben şimdi o halifenin sakalını yolmaz mıyım? ( Pazar’a girer. Meyve satan Aydınlı’ya) Hacı Halife denilen Kayserili vardı burada
Aydınlı:
Balcan vaa. Balcan vaa ! O akideş Aapa , bugda topluyordu buda emme , deyyolar ki şoradaki Yahudi’yi çapıp gacmiş.
Kavuklu:
İnanmam? Yahudi hiç çarpılır mı?
Aydınlı:
Frenk ordusu beş gemi hubibat alicek deyi ( gülerek) Yahudi’yi gandırmışşşlaa. Bahalı satarım deyi Yahudi hepsini almış.
Dellal:
Duyduk duymadık demeyin! Kös duyup ters anlamayın. Şişli’ye un hiç gelmemiş, Galata’ya da çıkamamış! Ordunun tahılı batmış; Frenk erzak alacakmış.
Kavuklu:
( Dellal’ın yakasına yapışır) Frenk bedava hububat dağıtacak diyen sendin? Şimdi tersini söylersin?
Dellal:
( Kavuklu’ya) Delimi ne? Kim verirse parasını yayarım yaygarasını?
Maskara
( çifte nağra sesi gelir elinde çar-para vardır) Kıtlık çıkacakmış kıtlıkkkk! Frenk ordusuna giden erzak gemileri batmış. Gonya’da tahıl kalmamış, Angara’da hiç olmamış!
Laz:
( Elinde kemençe gelir ) İncülüz tahıli batmış Ordi’ya çıkmayacakmış. Ciresun’a uğramayi Rize’ye Of’a çikayi!
Kavuklu:
( Kafasına dank etmiştir ) Vay be şeytan Yahudi vay! Kayseri’li kazık atmış vatandaştan çıkaracak! Kıtlık çıktı, gemi battı elde tahıl koymayacak!
Sahne boşalır. Koro seslenmeye başlar.
Tilkiyi dost ahbap tutan
Boş bulur hep kümesini
Altın yağar diye uman
Kaptırır her akçesini
Hükmeder Güneş’e Ay’a
Dağ yutturur kurbağaya
Alık avcısı her kurnaz
Dost çıkar yüce Mevla’ya
***
Sahneye, birkaç Zenne, Çengi, Muhallebici ,Gaco ve Kayarto çıkar. Hep bir ağızdan
Bu fasıl da bir meşk olsun
Herkes sevdiğini bulsun
Çok görmeyin beyzâdeler
Kavuklu da âşık olsun
Kavuklu, kahve önünde bir peykeye uzanmış horlamaktadır. Çok ilginç bir rüya gördüğü de anlaşılır.
Müşteri:
( Kahveci çırağına) İki acı kahve yapsın söyle getirsin Ali’ye ( Kavuklu’yu gösterir) Şunu silkele uyansın! Çifte nağrayla dümbelek çalar gibi horluyor bu!
Kahveci Çırağı:
Tamam emmi! ( Kavukluyu silkeler )
Müşteri:
Pir Hasan gelmiş de ona. Selam da ilet Ali’ye
Kavuklu:
( dehşet içinde uyanır. Rüya görüp uyandığı telaşından da bellidir.) Bismillah!!! Aman Yarabbi !!! (Ortalıkta deli gibi dönüp dolaşmaya başlar. Pişekârla karşılaşır. ) Yahu nerdesin İsmail?
Pişekâr:
Geldim muhterem yârenim! Ben de sana bakıyordum. Seninle, hasbıhalini bilirsin ki severim ben!
Kavuklu:
Hasbi’nin halini bilmem amma bana bir hal oldu! Öncekinden de acayip gündüz düşü görmedim mi? ( Pişekar’ı taklit ederek ) Gördüm gündüz hurşidimi , şebimde mah cemalimi! Yakdı mahveyledi beni, perişan etti halimi!
Pişekâr:
Ne gördün anlat bakalım!
Kavuklu:
Kahvedeyken sebil içtim gaflet uykusuna daldım. Aksakallı bir Pir geldi, tuttu beni silkeledi. Elindeki üç badenin ilkini Allah aşkına iç deyip içirdi bana. İkinci badeyi ise Pir’in aşkınadır iç dedi. Üçüncü badeyi ise Aliye için içirdi.
Pişekâ
( Çok şaşkın ) Aman canparem be aman. Kahveci Memiş’in oğlu Ali ‘ye mi bade içtin? Badeli âşık olduysan saz çalmayı belledin mi?
Kavuklu:
Uyandım döndüm şaşkına
Düştüm Aliye aşkına
Saz bulsam saz çalacağım
Döndüm bir Hak aşığına
Pişekâr:
Vah vah aziz dostum vah vah! Senin ahvalin fecaat! Heman eve varayım da rüya tabiri bulayım. ( Pişekâr çıkar)
Kavuklu çeşme başında beklerken Gaco başta olmak üzere, çarşaflı zenneler ile kadın kılıklı bir Kayarto sahneye girer. Kırmızı renkli çengi kıyafeti giymiş Gulale, kıpır kıpır yürümekte, peçesini dudaklarına kadar çekili sağa sola bakmaktadır. İşveli Tombul Zenne ise kendisini takip ettiği anlaşılan bir İstanbul Efendisine dönüp dönüp gülücük atmaktadır. Habeşi kadın Gaco’nun elinde şemsiye vardır.
Tombul Zenne:
Beaa su içeyim biraz! ( Elinde baston ile yürüyen fesli efendi’ye cilve yaparken ) Gel Gülale su çok güzel!
Gaco:
( Kavuklu’ya çok yaklaşır. ) Bustan kaziği mısindur? Çekilsane az öteye! ( Tombul zenneye) Gulali’ye de versane. Gel Gulali, gel san de iç!
Gulale, suyu içerken Kavuklu’ya tebessüm eder. Bu sırada elindeki bez parçasını düşürür. Kavuklu eğilip bez parçasını alırken ayağı taşa takılıp Gaco’nun göğsüne çarpar.
Gaco:
Anan mi sandın san beni? Üstüma mi çıkacaksin? Seni kart haroz zampara. Ne çarpayon bana oyle? ( Elindeki şemsiyeyle Kavuklu’ya vurmaya başlar. Gulale, Gaco’yu tutar.)
Gulale :
( Erkeksi bir ses tonuyla ) Dur be abla!
Kavuklu:
(Kafasını tutarak, sinirli, Gaco’ya) Üçayaklı merkep diye koşturup binmeye geldim. Yüzün kara, peçen kara; zannettim ki karakaçan!
Habeşi Zenne:
Ağzına lağam dolası, karnından kunduz çıkası! Korolası densiz Hırpo! ( Elindeki şemsiyeyle Kavukluya tekrar vurur. Kayarto’da Kavuklu’ya vurmaya başlamıştır )
Pişekâr:
(Kavuklu dayak yerken yetişir. Zenneleri çıkarmaya çalışır.) Aman Efendim yapmayın! Şekavet ü fecaate nihayet veriniz heman!
Kayarto:
( Kavuklu’yu tartaklarken ) Sen ne deyon len saksağan? O dediğin senin anan!
Pişekâr:
( Korkar) Efendim af buyurunuz? Bu vukuat felakete gitmesin demek istedim.
Kayarto:
Haa.. ( Kadınsı hareketlerle Gaco ile zennelere) Haydi gidelim be abe! Yeter bu yediği patak!
Kavuklu:
Ay aman of!... Yandım anam!
Pişekâr:
(Zenneler gittikten sonra ) Zatınla derdi neydi ki bu hîzân-ı dilberân’[7]ın? Felaket hâli melâlin kan dolu leb ü dendanın!
Kavuklu:
( Sinirli ve acı içinde ) Başlardım halı malına kan dolu deli danana! Neyse ki gelip kurtardın!
Pişekâr:
( Kavuklu’nun kanlarını temizlerken kendi kendine ) Sağır duymazsa uydurur. ( Kavuklu’ya Vukuatın esbabı ne?
Kavuklu:
Vurmadım ki esvabına. Aliye’nin gül yüzüne iyice bakmak istedim.
Pişekâr:
(Aman be efendim aman! Lutf eyle râzını söyle? Düşte gördüğün Aliye zennelerden biri miydi?
Kavuklu:
(Kavuklu, umulmadık şekilde romantik konuşmuştur. Nihânsın dideden şarkısı çalmaya başlar) Lütfiye razı mı bilmem? Benim gönlüm Aliye’de! Bir görüşte âşık oldum! Ah Aliye Vah Aliye!
Pişekâr:
( şaşkınlığı devam eder) O hîzân-ı dilberânla ne işin vardı ki peki?
Kavuklu:
(Cüce, Maksara ve Denyo, saklanmış bir vaziyette onları dinlemektedir. Hülyalar içinde dalgın dalgın ) Pınardan su içiyorken gözüme gönlüme daldı. Gözlerimi delip geçti, kalbimi yaktı kavurdu. Mendilini düşürerek belli etti sevdasını.
İçi şarap ile dolu büyük bir su kabağıyla Azerbaycanlı sahneye sallana sallana gelir.
Kavuklu:
Baygın baygın bana bakıp, gel sen de iç demedi mi?
Pişekâr:
Eeeee..?
Kavuklu:
Ben de eğilip içerken yanındaki Gaco ile Kayarto kolundan çekip “gel Aliye” demedi mi?.
Azerbaycanlı:
( Sarhoş ve sallanarak ) Yanmışam meeen, ölmüşen men! Duhter-i reeez içmişem men!
Kavuklu:
Bu ayyaş nereden çıktı? Doktoru redd ettim diyor. Tımarhane kaçkını bu?
Azerbaycanlı:
Bezm-i harap olmuşam men!
Kavuklu:
Bezi berbat ettim diyor!?( Kötü koku almış gibi burnunu tutar)
Pişekâr:
Farîsi de kıza “duhter” ; üzüme “rez “derler Hamdi! Duhter-i rez, şarap demek! Bezi berbâd etmiş değil meyhaneden kovalanmış.
Azerbaycanlı:
( Kabak kadeh ile şarap sunma hareketi yapıp Azerbaycan şivesiyle soru babında konuşur) Üç nefer[8] nûş[9] edelim mi! Hamınıza[10] doldurayım?
Kavuklu, çok sinirlenip aniden ayağa fırlar. Homurtu ve küfürlerle belinden hançer çıkarır. Pişekâr elini tutar, Kavuklu tekme fırlatır. Çedik pabucu kabağa çarparak yere düşürür.
Pişekâr:
Abes kelam etmedi ki. Azerbaycan’da hamınız bizdeki hepiniz demek. Hepimiz içelim diyor.
Azerbaycanlı:
( Kavuklu’nun boynunu ima ederek ) Ümüğünü sıkardım men, ( kemik kırmak anlamına gelecek hareketler yapıp) sümüğünü kırardım ya! Ölmüşem men ! Yanmışam men! Mest-i harâb olmuşam men! ( Uzaklaşır. )
Kavuklu:
Sümüğümü yala benim. Acem dilli hoyrat berduş! ( Yere düşen kabak kadehi kafaya dikmeye başlar. )
Pişekâr:
( Kabak kadehi elinden almaya kalkar.) Harama girme be Hamdi. Sonra kötü çarpılırsın! ( Kavuklu’yu götürmek ister ) Akşam oldu gel gidelim zatının hoş hanesine… Akşam akşam şarap içip günaha gireyim deme!
Kavuklu:
Ya kederden ya neşeden içilmiyor mu bu şarap? Bade içtim sevdalandım, tutuştum yandım kahroldum! Haram ise haramsa da içeceğim bu zıkkımı!
Pişekâr:
Sızana dek iç öyleyse! Haydi, ben de gidiyorum, küfelik olasın emi. ( beddualar da ederek oracıktan uzaklaşır.)
Kavuklu:
(oturup içmeye başlar) Ölmüşem ben, yanmışam ben! Aliye mahvolmuşam ben!
Koro:
Aşk odunu yakmayan kul
Pişmek nedir bilmez imiş
Gönül çöpe kapılır da
Gül koklasa gülmez imiş
Fakirin gönlüdür tahtı
Kargadan karadır bahtı
Derdini ölçemez tartı
Gülmek nedir bilmez imiş
***
Karanlık basmış, Kavuklu, ayyaş ayyaş ( Ayak sesleri efekti) yürümektedir. ( Fonda müzik) Karanlıkta Cüce ile Maskara’nın sesi duyulur.
Cüce :
( Efekt) Gaco geliyor bak Gaco!
Kavuklu, Gaco’yu görmüş gibi olur. Gözlerini ovuşturur. Gaco ortadan kaybolur.
Maskara:
( karanlıkta sesi gelir, efekt ) Gel Aliye, Gel Aliye! Tombul Zenne dur beride! Kayarto sen sakın gelme!
( Efektler) Kavuklu, Gaco, Tombul Zenne ve Aliye’yi önünde yürürken görür.( Gözünü açıp, kapatır) bir karaltıyı Aliye zanneder
Kavuklu:
Aliye ( bir direğe sarıldığını fark edip kendine gelir.
Uzaktan köpek sesleri sonrada bağrışmalar duyulmaktadır. Arkası sivri smokin, başında fötr şapkası kaçan bir Frenk yaklaşır. Frengin bir bacağını, Burunsuz sıkı tutmuştur. Smokinin arkasından Hımhım yapışmaya kalkar. Esrarkeş bir elde bıçak, bir elde esrar kesesi, kafası dumanlı halde Frenk’e yaklaşmaktadır.
Esrarkeş:
Gaçmasın dutun geboşu. Dumanımı tüttürecek sarı kızım da ( Esrar) kalmamış. Torba torba mecidiye ham ham etmiş bu lavantan[11]
Kekeme Hımhım:
( Burnundan konuşurak ) Edi budu ga ga galın, du du dutamıyoom baldırından!
Hımhım, Burunsuz ve Frenk, Kavukluya çarpıp düşer. Kavuklu ayağa kalkıp, kuşaktan hançer çıkarır.
Kavuklu:
( Hançerini sallayarak ) Deşerim lan bağrınızı , sizi gidi haramiler! ( Frenk’e arka çıkarak, onların elinden alır)
Hımhım ve Burunsuz kaçar. Esrarkeş de uzaklaşır. Frenk ise Kavuklu’ya eğilip teşekkür eder.
Frenk:
( Minnetle ) Canımi borçlandim sana! Misafurum ol bu akşam ziyafat çekeyim sana.
Kavuklu:
( Ellerini ovuşturur) Kuşluktan beri karnım aç. Çok yerim bak pişman olma!
Frenk:
Patlayano kadar yeyip, çatlayan kadar da iiiç . Canim feda olsun sana!
Frank ile Kavuklu’yu yürüyorken izliyoruz. Kavuklu, ona Aliye’yi anlatmak da, Frenk ise “ bulacağız” ümidini vermektedir. Dururlar. Yeni Dünya üstündeki tabelaya ışık vurur.
Frenk.
( tabelayı okur) La Taverna dö Hristo
Kavuklu:
Tavanda da salonda da döverim o Hristo’yu. Yedir içir sen yeter ki !
Frenk:
( Önce şaşırmıştır ama sonrasında anlayınca ) Boş vir döğme Hrısto’yu. Yeyip icup eğlenalum ( Seyirciye paraların sahte olduğunu göstererek … kıs kı gülerek Meyhaneyi marizleyim) Aliye’yi de bulalım. O hanı da git satın al, tapusunu yazdır bana(kaş, göz işaretleriyle… ) yüz kese akçe vereyim…
Jülide sahneye çıkar
Ortaoyunu, “Her Osmanlı ülkesine sahip çıkmalıdır” şeklinde özetlenecek Osmanlıcık fikrini sahnede tatbik eden bir tiyatro olmaktadır. Bu nedenle Osmanlı toplumunu oluşturan her kesit oyunda temsil edilir. Geleneksel tiyatroda Osmanlı toplumunu oluşturan sosyal tabakaların her birinin prototipleri oyunda yer almaktadır. Geleneksel oyunlardaki, karakter, tip, meslek zümre zenginliğinin anlamı ve gerekçeleri bunlardır.
Bakalım bundan sonra söz konusu asra dair ne kadar ilginç tipler, adetler gelenekler, nesneler göreceğiz. Görelim bizim Kavuklu sevdiğini bulacak mı? Bulup mesut olacak mı? İyi seyirler dileriz.
***
Her yer karanlıktır. Bektaşi elinde bir kabak gedu[12] ile kendi duyacağı kadar hafif bir sesle
Ben melâmet hırkasını,
Kendim giydim eğnime,
Ar ü namus şişesini,
Taşa çaldım kime ne?
Sofular secde ederler,
Mescidin mihrabına,
Yâr eşiği secdegâhım,
Yüz sürerim kime ne?
Sözlerini okuyarak ayyaş ayyaş yürümektedir. Evlerin kandili yanar. Loş ışıkta küfesinde Kavuklu’yu taşıyan küfeci meydana çıkar. Küfeci, cami önünde Kavuklu’yu indirmiştir. Şadırvandan su getirip Kavuklu’nun kafasından bir kova su boşaltmıştır.
Bektaşi:
Ne iş işlersin küfeci? Bu ayyaşı getirdin de cami avlusuna koydun? Yetmemiş gibi adamın kafasına su boşalttın. Çarpılırım belki diye ben bile girmem camiye?
Küfeci:
Levanten Efendi bana yüz mangır verip yolladı. Bu Efendi demiştir ki beni bir camiye götür. Allah’a dua edecek tövbe kabul olsun diye! Ayıksın da tövbe etsin diye döktüm kafasına.
Bektaşi
( kendi kendine) Hımmm… Çarpılır mı çarpılmaz mı gözleyim şurada hele!
Kavuklu:
( Birazcık ayıkmıştır. Sacı yüzü ıslak ıslak sendeleye sendeleye Cami kapısına gelir. Yere secde eder etmez yeniden sızı vermiştir.
Sabah namazına doğru imam kandilleri yakar. Cami kapısı önünde bir kabak kadeh görmüştür. Duvar dibinde sallanan Bektaşi’yi fark edince kabak kadehi alarak Bektaşi’ye fırlatmıştır.
Bektaşi:
Yetiş ya Haydar-ı kerrar! Tez yetiş ya Dede Sultan! Şarap mı aktı gökten ne? Kabak gibi şişti kafam?
İmam:
Oh olsun murdar zındığa! Sızacak yer burası mı? ( İmam, az ileri gider. Horlama sesi karışık “Aliye “ sesini duyar. Sese doğru yönelmiştir. Kavuklu kapı önünde secde eder gibi kalmış, o vaziyette de sızmıştır. İmam şarap kokusunu Kavuklu’dan da hisseder. Daha da çok öfkelenip kenardan bir sopa alır. ) Seni zındık, seni zındık ( Kavuklu’nun poposuna birkaç kere yapıştırır.)
Kavuklu:
( Kavuklu can havli ile biraz kendine gelmiştir. İlahi cezaya maruz kalmış zannıyla şaşkındır. Ben ettim sen etme Rabb’im! ( İmam, bir kez daha vurur). Affet bari Ya İlahi! Dünden beri sopa yedim. Tövbe etmeye geldiydim. Vallahi bir daha içmem!
Bektaşi:
Aha! Serhoş çarpıldı bak!
İmam:
Çık dışarı ayyaş merkep! İşin ne camide senin? ( Kavuklu, ne yapacaksa bilemez ve şaşkın halde. İmam onu tartaklayıp çıkarmaya çalışırken )
Bektaşi:
( İmama’a müdahil olur.) Niye vurursun garibe? Allah’tan kork bre Hoca!
İmam:
( Kavukluyu sürüklerken, öfke ile cevap verir) Bu merkep camiye girmiş! Ben de dövüp çıkartırım!
Kalenderi:
Zaten eşek olmasaydı camiye hiç girer miydi? Bak ben hiç giriyor muyum?
İmam:
( Kavuklu’yu bırakarak Bektaşi’ye saldırmıştır. ) Seni zındık pis mendebur gösteririm şimdi sana! Sizin gibi eşek varken düşer mi eşeklik bana?
Bektaşi:
( Sendeleye sendeleye karanlığa karışırken ) Çabuk kaçayım şuradan! Onun gibi çarpılmadan
Karışık sesler, bağrışmalar duyulurken; ışıklar sönmeye başlar.
***
Kavuklu kahvehane önünde dolaşırken, Cüce, Denyo ve Maskara’nın Beberuhi’ye Kavuklu’yu göstererek bir plan kurdukları anlaşılır. Beberuhi’ye para verip Kavuklu’ya gönderirler.
Beberuhi:
Kavuklu sen misin Emmi!
Kavuklu:
Evet, benim badi bacak!
Beberuhi:
Öyle deme söylemem haa!
Kavuklu:
Dilim sürçtü de af buyur ne olacak diyecektim
Beberuhi :
( Kıpır kıpır gülüşerek ) Allı morlu fistan giyen bir hatun yolladı sana.
Kavuklu:
( Heyecanla eğilirken kavuğu başından düşer ) Demee…
Beberuhi:
( Gülmeye devam ederek ) Tabiî ki demeyeceğim. Kaç mangır eder bu haber? ( kendi kendine ) Aceba akçe eder mi?
Kavuklu:
( acele ile cebinden para çıkarıp yarısını uzatmıştır.) Al da söyle…
Beberuhi:
Böyle mangıra bu haber demem vallahi billahi…
Kavuklu:
( Yalvarmaya başlar ) Elini öpeyim senin elin bade ile dolsun, ayağını öpeyim de gezdiğin hep çayır olsun. ( Paranın hepsini verir) Söyle de ağzın öpeyim, yediğin bal kaymak olsun.
Bebe Ruhi:
( Tiksinip geri iterek ) Şu salyalı gagan ile etime sürtmeye kalkma, bir mangır vereyim sana! ( Mangırın birini geri uzatır) Diyeyim de kurtulayım. İlkindiye doğru seni Karaköy’de bekleyecek. İskele önünden geçip allı bir fistan giyecek, Yüzünde peçe olacak elinde de şemsiyesi.
Kavuklu:
( Ayağa kalkar ) Sağ olasın, var olasın! Bahtiyar ettin sen beni!
Beberuhi:
Eyvallah ( İçinden konuşur gibi ) Alık aldı âlâsını, gitsin bulsun belâsını!
***
Kavuklu; perme perişan, yüzü gözü kanlı bir halde Cüce, Maskara ve Denyo’nun yardımıyla af pof ederek gelir. Bir koluna Cüce girmiş diğer kolunda Maskara sahne ortasına yürür. Kavuğu Cüce elinde, çedik papucunun biri Denyo’nun bir elindedir. Cüce, Maskara ve Denyo, bir birlerine işmar edip kıs kıs gülmektedir.
Kavuklu:
Ya Rabbim! Bir fıçı şarap içmedim, yüz küfe dayak çektirdin! Bade’yi içtiren sensin, sevdaya düştüren sensin. Aliye’nin aşkı ile beni berduş eden bile sensin!
Pişekâr:
( Sahneye girer) Ne demiş şair: Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım . Kurban olam nedir söyle benim bunda günahım? ( Cüce’ye) Ne oldu bu Kavuklu’ya?
Cüce:
( Sivri külahı düzeltip gülmemeye çalışarak ) Galata’dan iniyorduk, köprüsüne geçecektik. Birden bir şamata duyup o tarafa koşturduk ki Kavuklu’yu bu vaziyet dayak yemiş halde bulduk. ( Maskara, Cüce ve Denyo kaş, göz oynatıp sırıtır. )
Kavuklu :
( Öfkeli bağırarak, yumruklarını sıkarak) Tek tek gelselerdi tek tek? Başlarını gagalardım, gözlerini ufalardım. Kıçlarına tepik atar Marmara’ya yuvarlardım.
Pişekâr:
( Kavukluya heyecanla ve şairene ) Ne bu hiddet ve celâlin, hun döker eşk ü cemâlin
Kavuklu:
Başlarım şimdi Celal’e, aşık olan Cemal’ine!....
Pişekâr:
Yahu boş ver onları ne oldu bir anlat bana!
Kavuklu:
Aliye’den haber göndermiş Karaköy’de iskelede onu bekliyorum demiş. Vardım gittim iskeleye.
Cüce: ( gülüşünü bastırmaya çalışıp, görmemiş gibi yapıp, Maskaraya kaş göz atarak ) eee… Hatunu gördün mü bari?
Kavuklu:
( evet, anlamında başını sallar) Tarife uygun hatunun peşinden yukarı çıktım. Gitti, bir haneye girdi…
Pişekâr ve diğerleri:
Eeee. ( Pişekar ) sende peşinden mi girdin yoksa?
Kavuklu:
( Hayır anlamında) Çıkk. Hane önünde bekledim. Gel deseydi eğer bana peşinden ben de girerdim.
Pişekâr:
Sonra ne oldu?
Kavuklu
Haneden üç beş balama[13] çıkıp bana hücum etti.
Pişekâr:
Harabati vaziyette camiye tövbeye gittin. İmam sana sopa çekti, şimdi ise balamalar. Her ne yaptım ettim ise aklın başına gelmedi.
Kavuklu:
Arap atı sensin, densiz! Bak başlarım dostluğuna!
Pişekâr:
Arap atı demedim ki? Ser- hoş, ayyaş diyeyim de anla harabatî nedir. İmam seni yakaladı zındık diye patakladı. ( Biraz da gülümseyerek ) İçme, çarpılırsın diye sana tembih etmedim mi? Bak neler geldi başına?
Kavuklu:
Oy anam oy! Günde kaç kez sopa yedim. Ben ne ettim bu kadar yav!
Pişekâr:
Aliye’nin sevdasından ayyaş oldun, berduş oldun. Frenk ile meyhanede ayş u tarâba gark oldun. Sevda nasıl şeymiş böyle. Peşine düştüğün kadın Aliye değilmiş demek!
Cüce, Denyo ve Mskara yavaş yavaş sıvışırlar.
Kavuklu:
Demek ki ben karıştırdım, bilemedim be İsmail?
Pişekâr:
Aliye’de ne gördüysen anlat sen hele bir bana Yüzünde bir iz var mıydı, gamzesi beni var mıydı? Elbisesi hangisiydi, ne giymişti süsü neydi?
Kavuklu:
Ağzına peçe çekse de yanakları gamzeliydi, Kulağında demir halka, alnında dövmesi vardı. Karakaşlı kara gözlü esmer güzeli Aliye!
Pişekâr:
Kulağında demir halka, alnında da dövme varsa; ya cariye, ya bir bende, yahut odalık olmalı. Cariye ise satılır, odalıksa da alınır. Gaco onun bakıcısı, Kayarto muhafızıdır. Köle ise daha kolay, bakarız bir çaresine!
Kavuklu:
Kulun olayım İsmail, elin öpeyim İsmail! Bul şunun bir çaresini…
Pişekâr:
Mendil düşürdü dediydin. O mendili sakladın mı?
Kavuklu:
Kaybededi olur muyum? Sarığımda saklıyorum. Gece sarılıp yatıyom!
Pişekâr:
Sevda seni öldürecek. Delirtip ayyaş edecek. Gaco ile evaneyi arayıp da bulalım biz. Esir pazarına gidip esirlere bakalım bir. Tavuk pazarında gezip Kalenderi’yi bulalım. İz sürelim İstanbul’da konak konak arayalım. Kavuklu’ya gelin gerek bulup da baş göz edelim! ( Çıkarlar )
Koro:
Dünya hep tozpembe olsa
Her güne bin neşe dolsa
Bitse keder, gam, tasa, dert
Gün doğsa her elem solsa
***
( Kavuklu’nun kıyafetini giyen bir oyuncu palanga önüne konmuş sedirde uyumaktadır. Efektler ve ışık oyunları Kavuklu’nun bir rüya gördüğünü belli eder. Loş ışıkta Kavuklu ağır çekim Yeşilçam filmi içindeymiş gibi sevgiliye koşturan bir jön gibi koşmaktadır. Sahnenin diğer ucundan yüzü ferecali, çengi kıyafeti giymiş sevgili de ağır çekim gelmektedir. Kavuklu ile sevgili kavuşup sarılmışlardır.
Tombul Zenne:
( Rüyada söylendiğini belli eden bir efekt ile, ağır çekim konuşarak cilveli ) A yol ne gü zel bir tab lo!
Tam da öpüşecekleri anda Gaco, elinde sopa ile ağır çekim koşturarak gelir.
Gaco : Biraak o nuuu! Cel aliye, cel aliye!
Peşinden Kayarto gelir, Kavuklu’ya saldırırlar. Tombul Zenne çığlık atarken Gülale ağlamaktadır.
Pişekarın Uyan uyan sesini de duyan Kavuklu kendine gelir. Sağa sola bakınıp rüya gördüğünü anlar)
Pişekâr:
( Bağırır) Sabahı şerif hayrola! Haydi gidelim pazara !
Kavuklu:
( Gözünü açar, sinirli ) Virane baykuşu gibi ötüp rüyamı kaçırdın. ( Kendi kendine ) Şerife’ye Hayriye’ye, başlardım kapçık gagana! …Neyse benim için geldin.
Toparlanır çıkar. Kavuklu ile Pişekâr yola çıkmış gitmektedir. Kavuklu gelen geçene Aliye’yi sormaktadır. Sirto oynayarak boza satan Arnavut ile konuşur.
Kavuklu:
Efendi! Biri Gaco, bir Kayarto, ikisi de zenne olan bir kafile gördün mü sen hiç?
Arnavut:
Bir taas booza iç söyleyeem?
Kavuklu:
( Bir tas boza alır içer. ) Söyle şimdi!
Arnavut
Görmeediim! ( Çok sinirli. ) Parraayı ver parrasınıı, ( elini hançerine götürür)
Kavuklu:
( Telaşla parayı verip Arnavut’tan uzaklaşır kendi kendine) Arnabut kesecekti be!
Pişekâr:
Böyle sorarak bulunmaz, yolu yordamı var Hamdi! Esirpazarı’na geldik. Belki burada buluruz. Yoksa sorup sordururuz.
Müşteri:
( At arabası üzerinde duran beş kadın köleyi kon trol etmektedir. Teker tekerdişlerine bakmaktadır.) Teserri akdi bozulmuş, azad edilmiş olmasın?
Hadım Ağa:
Kulağında halka var a! Alında durayor dövme! Vesikası burayadır. Gümülcine Ayanından satılıktır benim paşam!
Kavuklu:
( Araba üstünde duran kölelere bakıp geçer ) Gidelim yoktur İsmail!
Pişekâr:
Tavuk pazarına gidip, Kalenderi’yi bulalım! Hangi konakta kaç köle, cariye vardır, bilir o!
Laz:
( Kemençe sesi duyulur. Elinde kemençe ile Laz önlerine çıkmıştır ) Kemençemin sapini gülle donatacağım, bulacağım hemşeri bir horon tepecağum!
Kavuklu:
Bir tek sen eksik kaldıydın?
Laz :
( Hızlı zılı konuşur) Haçan beni tanidın mı? Ben seni taniyamadum! Çaykarali, Maçkali mi, Bulancakli, Çayolukli, Çarşamaba mi Perşembe mi? Ciresunli , Ordilisen, Tirabzonli , Rizelisen, Artvinlisen ,Hopalisen? Haçan solene bre, haçan sen nereli isen?
Kavuklu:
Yahu değilim, değilim! Eminönü Eminönü !
Laz:
Haçan Emin’in oğlisen! Deden kimdir sulalen kim? Anan buban kimlerdendür? Emmin, dayın, halan, deyzen, çimden hanci nahiyede? Soyla da bileyüm seni.
Kavuklu:
Yahu ben İstanbulluyum! Hiç gitmedim oralara. İşimiz var git başımdan!
Laz:
Horon tepeyasun benla. ( Kolbastıya başlamıştır) İster horon oyanyalüm, kolbastu da bilir misün?
Pişekâr:
( Kavuklu’yu çekerek ) Kalender’i orada bak!
Kalenderi:
“Saçı sakalı, bıyığı, kaşlarını traş etmiş, omzuna ve göbeğine keçi postları takmıştır. Elinde budaklı âsa, boynunda keşkül asılı, alnında bir nal dövmesi, kulağında halka vardır. Mani söyleyerek gelir”
Dokuz baba, dört anadan
Enasır-ı erbâdan [14]
Düşüşten çıkışa geldik,
Aslımız ottan hayvandan
Pişekâr:
( Kalenderi keşkülünü Pişekâr’ın eli önüne uzatır, Pişekâr iki mangır fırlatarak ) Bu gün bizdeki rızkın bu kadar. Yarınki rızkını ise işimizi gör bizden al.
Kalenderi:
Su geldim ot yiteceğim
Bebek gibi gideceğim
Hüdadır rızkımın aslı
Sultan verse nideceğim!
Kavuklu:
Deli desem çok akıllı, imam desem imam değil? Şeyh desem benzemez ona!
Cahil desem senden âlim! Melamet’in hayranı mı, Bektaşi’nin azmanı mı? Nedir, kimdir bu Pişekâr?
Pişekâr:
( Kavuklu’ya sus işareti yapar) Derviş erenler? Cüneyid-i Bağdadi’yle Beyazid-i Bestami’yle Külhan-i Layhar aşkına senden isteğim var benim.
Kalender:
Pirleri anıp isteyip, gönlümü hoş ettin breh! Münasip olan dileğe yardıma elbet diyeyim.
Kavuklu:
Dilinden bal damlar derviş. Kulun kölen olayım bak!
Pişekâr:
( Kavuklu’yu işaret ederek ) Pir elinden bade içip bir köleye sevdalanmış. Böyle kutlu sevda için kutlu rehber gerek dedik. Düşündük bir seni bulduk!
Kalenderi:
( Duyduğu güzel sözlerden gururlanır. Zevkten dört köşe olmuştur.) Pir elinden bade için başka mecnun görmemiştim!
Pirim der ki kibirlenme
Ottan melek çıkar mı hiç
Tahtım diye böbürlenme
Kabir tahta bakar mı hiç
Pişekâr:
Sözünden hikmet çıkanın özünden bereket çıkar. Hayır, hikmetliden gelir; şer, şerefsiz ve cahilden. Her konakta; kaç cariye, odalık var sen bilirsin! Aşkına bade içtiği köle yahut cariyenin adı Aliye, erenler?
Kalenderi:
Konak, konak gezelim de nerede ise buluruz. Rızık torbamı bu taşırsa sabahtan gelsin buraya.
Kavuklu:
Taşırım ben evel Allah!…
***
Fonda:
Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi, Farisi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-ı müstakim üzre gözetirim Rahim’i
Zalimin talim ettiği yola minnet eylemem
Bir acaip derde düştüm herkes gider karına
Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına
Sözleri okunmakta veya bestesinin melodisi çalmaktadır. Kavuklu ile Kalender konak konak gezmişler Kavuklu dilenmekten ve dolan torbayı taşımaktan yorulmuştur. Bir hanın önüne gelmiş Kalender üç defa ıslık çalmıştır. Dilenciler, Bektaşiler, Dervişler hepsi de dua ederek torbanın başına koşar. Kalender torbayı açıp ekmek, bulgur, meyve, sebze her şeyi tek tek dağıtır. Erzakları alanlar da dua ederek çekilir.
Kavuklu
( Seyircilere dönerek şaşkın ) Kendine toplar sandıydım, dilencilere dağıttı!
( Ellerini kaldırarak dua ediyormuş gibi ) Dilenci oldum aşkından, Mecnun’dan bin beter oldum. Nerdesin sen kız Aliye? Kölesi oldum yetmez mi zırdeli bir Melami’ye?
Kalender:
Şu konağa girip çıkan Kayartolar bile gördüm. Gaco da var, cariye de köle de var bu konakta! ( Kapı önüne gelince Kalenderi mani söyler!
Kapı kapatma yoksula
Gönlün açık kalsın kula
Fukaraya zekât veren
Bir verirse on bin bula
Gaco:
( Kapıyı açar, Yanında Kayarto ,Muhallebici ile Tombul Zenne’de vardır. Kalenderi’ye) Yina mi geldin?
Tombul Zenne:
( Kalender'inin çıplak bacaklarına ve göğsüne işveli işveli bakar) Düneyin gelmedi deyu kaldiydim merakta ben de !
Gaco:
Avluya gir bir çorba iç. ( Kavuklu’ya nefretle bakar) Lağam sıçani kaçkıni Hırpo’yu nireden buldun?
Tombul Zenne:
Ayol, bu bize musallat olan densüz hırpo değül müdür?
Kavuklu,
( Gaco ile Kalenderi takip edip avluya girmek ister!) La havle. Sabır, sabır …
Kayarto , Tombul Zenne :
Sen dışarıda dur
Kalender:
Bu da Mevla’nın bir kulu! Kimi kambur, kimi topal; kimi hırpo, kimi marsık! Kim nasıl halk edilmişse Kalender’e sevmek düşer. İti hakir; puştu vezir görmek yoktur ahdimizde.
Tombul Zenne:
( Cilveli tavırlar) Ay, ne hoş kelam ediyor? Bayılurum bu dervişe?
Gaco:
Herkes kendi bildiğine… Et sevarim, otu sevmam! ( Kavuklu duysun diye yüksek sesle ) Kumrulari sevsem bila, zırlayan it sevilır mi?
Tombul Zenne:
( Kalender’e sokulmuş işveli tavırlarla, dudaklarını büzüştürerek) Haydü süyle derviş baba, yedün içtün sana kalsun, gördüğün güzeli anlat! ( Kendisine iltifat bekler )
Kalenderi
Harabati; iyi kötü, güzel çirkin ayıklamaz. Kalenderi’nin gözünde çirkin de bir, güzel de bir. Güzel, çirkin, iyi, kötü; bir Allah’ın mazharıdır.
Tombul Zenne
( Umduğu cevabı bulamamış gücenmiştir) Hoş kelamun bu mu senün?
Gaco:
(Kadınsı tavırlı genç Muhallebici’ye ) Gülale’yi çağır Cülale’yi ! Kalandar’e şorba versin!
Gülale, sözünü duyan Kavuklu çılgına döner. Avluya girmek isteyince Kayarto ve kölelerle yine kavgaya tutuşur. ( Işıklar söner)
**
Curcunabaz:
( Zurna, çifte nağra davul sesi bile gelir ) Duyduk duymadık demeyin! Ham ayvayı dişlemeyin? Hizoğlanlar Konağını bu gün zaptiyeler basmış. Defterde adı olmayan kızoğlan kızyakalanmış.
Maskara:
( Şamata sesleri ) Haberin en hası bende? Pişekâr ile Kavuklu evdeymiş işte o evde !
Ahali:
( Kadınlı, erkekli çeşit çeşit sesler ) Aaaa, deme, yalandır, vallahi inanmam, vay arsızlar, Kavuklu’dan hiç ummazdım, sen de mi Pişekâr, zaten belliydi halinden!...
( Bekçibaşı, sinirli şaşkın. Arka planda Gaco, Kayarto, Başka çengi, Muhallebici, Tombul Zenne ve Çengi kılığındaki Gulale elleri önlerinde hizada gözükmektedir. Hepsi de kavgadan çıkmış üstü başı darmadığın bir vaziyet içindedir)
Bekçibaşı:
Vay utanmazlar, arsızlar, yakalayan ben olmasam vallahi de inanmazdım? ( Gaco’ya ) Bunların başı sen misin?
Gaco:
( Sevimli olmaya çalışarak ) Konağin kahyasiyım ben.
Bekçibaşı:
(Tombul Zenne’ye dönerek ) Kızoğlanlar hanesinde Hatun fahişe de varmış!
Tombul Zenne:
( Cilveli ) Aş yaparim bekçibaba. Açıktıysan buyur haydi! Ekmek de var, yemek de var. Mercimek de var fırında!
Bekçibaşı :
Seni seni!...( Muhallebiciyi de süzdükten sonra Gulale’ye bakarak) Bu çengi niye peçeli? Açsın göreyim yüzünü
Gaco:
( Atılıp Bekçi başına engel olur, telaşla ) Açma, açma, tutma onin pecasinden! Yüzü mikroplu yaradir. Ellema bulaşir sana!
Gürütüler, Bekçiler, Kavuklu Pişekâr ve Kalenderi ite kaka sahneye sürükler. Üçü de kavgadan çıkmış halde üstleri başları darmadığın bir halde, suçüstü yakalanmış suçlu görünümündedir.
Bekçi başı:
( Pişekâr’a ) Alîmim diye geçinir, herkese akıl verirsin. Defter-i hizan evinde (Çengi kılıklı Gulale’yi göstererek )Bununla ne işin vardı?
Pişekâr:
( Kavukluyu gösterir) Bu benim kadim dostumdur. Bunun işini görmeye gelmiş bulundum buraya?
Bekçi başı
( Kavukluya bakarak ) Neeee! Bu senin kadın dostun mu? ( İmalı ) İşini görmeye gelmiş! Çürük sırık patlıcanı bundan evla hatundur bee!
Pişekâr:
( gücenmiş halde ) Kadim dostum, kadim dostum….Komşum, hımsım, arkadaşım… Ne kadını Bekçi başı? Ben buraya meseleyi anlamak için geldimdi! Olayı anladım ama çok büyük bir kavga çıktı.
Bekçi başı:
( Kafası karışmış şekilde Pişekâr’a) Defter-i hizan kaydını bundan aldım demedin mi? Demek kütüğe kayıtlı kız oğlan kız bu Kayarto!
Kavuklu:
( Çok sinirli, gözü dönmüş şekilde ) Ağzını bozma ağzını, zırtabozuk bekçi başı! ( Bekçiler sımsıkı tutar, ağzını da kapatırlar. Bekçinin biri sırtına sopayla vurur ) Ah anam of!...
Pişekâr:
Değil efendim o değil. ( Kavuklu’yu göstererek ) Pir elinden bade içip âşık olmuş bu zavallı! ( Gulale’yi getirip sahnede yüzünü açar. Ortaya kısa saçlı, esmer, çirkin, Çingene bir çengi çıkar) Çeşmede çengiyi görüp yavuklusu sanmamış mı? Gulaleyi’de Aliye zannedip dolanıp durmuş!
Bekçi başı:
( Hayretler içinde ) Ne mide varmış hırpoda. ( Kavuklu’ya) Başka maymun yok muydu da geldin bu çengiyi buldun? ( Pişekâr’a) Ortalığı velveleye niçin koydunuz bu kadar?
( Kavuklu’nun Aliye’nin mendili zannettiği vesikayı elinde sallayarak, önce kavuklu’ya sonra Gulale’ye) Vesikasız kızoğlan kız hanginiz oluyor peki?
Gulale:
( Heyecanla ve sevinçle atılıp vesikayı eline alır. Yüzündeki tül de düşer. Cüzzamlı yüzü gözükür. Abe benim vesikamdır. Defter-i Hizan kütüğü katibi vermiştir bana’
Kavuklu:
Kavuklu her şeyi anlar yere düşerek bayılır.
Pişekâr:
( Vesikayı işaret eder ) Hizoğlanı vesikası Gulale’ye verilmiştir. ( Kâğıdı okur ) Burda Gulale yazıyor. ( Kavuklu’yu işaret eder) Bu kâğıdı düşürünce Kavukl’u mendil zannetmiş. Sevdiğim düşürdü diye üzerinde saklıyormuş ! ….
Işıklar söner oyuncular sahneye çıkar seyircileri selamlar Kavuklu ( Yer çökmüş, mahvolmuş bir vaziyette )
Düşe hayale inanma
Dağ yürür, Şeyh uçar sanma
İblis insan içindedir
Posta kılığa aldanma
Pişekâr:
Mâziden bî haber kulun âtisi âbâd olmaz
Acem akıl, Hans’a hayran aczinden âzad kalamaz.
Efendim! Geldik bu oyunda sona! Sonraki oyunun adı “Kavuklu Evlendi” olsun. Hikmetsiz sözü olmaya, kem sözleri bulunmaya Sürci lisan ettik ise cümlenizce de affola!
[1] Denyo: Deli Çingene
[2] Göbüş . Şişkin göbek
[3] Çağıldak: hayvan tüylerine, kıllarına yapışarak kuruyan hayvan dışkısı
[4] Tezek: Kurumuş hayvan dışkısı
[5] Cardın : iri fare
[6] Gartol: Kars ağzında patates
[7] Osmanlı döneminde erkekten dönme hayat kadınlarına hîzân-ı dilberân denilirdi.
[8] Nefer. Azerbaycan Türkçesinde kişi anlamındadır.
[9] Nûş etmek: içmek
[10] Hamınız : Azerbaycan Türkçesinde hepimiz , hepinize anlamındadır.
[11] Levanten: Doğulu Hıristiyanlara Levanten denir
[12] Gedu: İri kabaktan yapılmış şarap kadehi
[13] Balama: Ermeni Rum, Hıristiyan
[14] Mutasavvuflar, yedi felek, burçlar ve atlas olarak göğü dokuz kat düşünür. Burçlar ve felekler doğum gününe göre insanların karakterlerine tesir eder. Dört ana ise hava, su, toprak ve ateş olmak üzere alemin dört asıl unsurudur. Kalenderilere göre insan olana kadar cansız ot, hayvana kadar sürekli düşüş vardır. İnsan doğduktan sonra yükseliş başlayacaktır.