KÂĞITLAR
   Uzun uzun özleyip de gidemediğim memleketime bu yaz gidebildim. Her taşını, toprağını, her sokağını, caddesini gezmek, en çok yapmak istediklerimdendi. Yaz sıcağının elverdiği ölçüde dolaştım çarşıyı pazarı. Salgından dolayı internet satışları yaygınlaşmış olsa da dükkân dükkân gezmek, yine çok zevkliydi. Kitapçıları da dolaştım. Ama kitap bulmak, ne mümkün... Sadece okul gereçlerine ağırlık verilmiş. Üstelik yeni baskısı olmayan bir kitabı bulmak da bizimki gibi ilçelerde imkânsızın ötesinde... Hiç aramasam mı?..
   Bir ihtimal, kâğıt toplayan çocukların peşine takıldım. 
   Teninin rengi Adana güneşinden mi kavrulmuş, kirden mi öyle görünüyor yoksa gerçekten esmer mi bilmediğim bir çocuğa;
-Kitap bulunca ne yapıyorsunuz?” diye sordum. 
-Bir ağbi var, ona veriyoruz.” dedi. 
-Çöpten kitap da çıkıyor yani...
-Hiç kimse konteynere kitap atmıyor. Hep yanına bırakıyorlar. Ya bir karton kutuyla ya da torbayla, çuvalla...kirlenmesin diye dikkat ediyorlar yani... dedi. 
-Beni o ağbiyle tanıştırır mısın? 
-Kitap lazımsa yanımda bir tane var, vereyim mi, ister misin abla?
-Ne kitabıymış, göster bakalım. 
Arabasının kirli, kocaman torbasının içine iyice eğildi. Çocuk, çektiği arabaya göre ne kadar küçüktü. 
-Bak, Nazım Hikmet. Bu adam büyük şairmiş. Özlemeyi bilenler okurmuş. Alanlar çok seviniyor. Arayanı soranı çok oluyor. Sana vereyim, hediyem olsun. 
-Memleketimden İnsan Manzaraları Şiirler 5, 1997... Güzel... Parasını veririm ama. 
-Yok abla, istemez... O ağbiye de verirken para almıyom ben. 1-2 kitabın parası olmaz. Şöyle çuvallarca, kutularca getireyim ki alayım parasını. 
-Pekii öyle olsun. Yakın mı ağbinin yeri, nerede buluşuyorsunuz?
-Bizim toplanma yerine gelir. Orada buluşuruz. 
-Beraber gidelim mi? 
-Olur, dedi.
   Yoldan geçen birkaç kişinin dikkatini çekmişiz ki tuhaf bakışlar, soran gözler üstümüzdeydi. Çocuktan önce, çekçeğin iki kulpu arasına girdim, tutup çekmeye başladım. 
-Abla sen yapamazsın, yolunu yordamını bilmiyorsun...
-Denerim, öğrenirim. Bana gösterirsin. 
-Üstün kirlenir.
-Oğlum ben de eskiciyim. İçinde ne olduğunu bilmediğim torbalara ben de dalıyorum. Bakmadan atamazsın, her torbanın dibinde altın varmış gibi didiklemen gerekir. Elimiz o zaman da kirleniyor. Olsun, hadi konuşma da gidelim. 
   Bazen tökezleyerek bazen yağ gibi kayarak, yokuşlarda tıkanıp, inişlerde hızlanarak gidiyorduk. Yolda, tanıdıklarla da karşılaşıyorduk.
-Hayırdır hocam Almanya’nın parası az mı geldi? Bu işte çok para yoktur. Bırak, çocuğun ekmeğine mani olma! 
   Laf atmalar, gülmeler arasında gidişimizi sürdürürken durup konteynerlere bakmayı da ihmal etmiyorduk. Pis kokulu, kirli, alışık olmayana mide bulandırıcı, zor bir iş... 
Toplanma yerine yaklaştığımızı da burcu burcu gelen(!) kokusundan ve uçuşan poşetlerden anlamıştım. Bizimki gibi hiç doymayan, yedikçe kabaran, karnı şiştikçe şişen başka çekçekler de vardı. 
   Kulaklarının dibine keneler yapışmış bir kaç köpek gelip beni kokladı. Başlarını okşamak zorunda kaldım. (İnsan tedirgin oluyor gene de) Birkaç yavru kedi de ayaklarıma sürtündü. 
-Kim bakıyor bunlara?
-Burada duruyorlar işte... Fırından, dünden kalmış ekmekleri getiriyoruz. Başka yere gitmiyorlar. 
   Üstü başı, biraz daha temiz görünen bir delikanlı yanımıza geldi. 
-Hoş gelmişsin abla.
-Hoş buldum.
   Ben daha bir şey demeden, yeni baskısı olmayan bir kitabın peşinden buralara geldiğimi anlamıştı. Söylediklerimi - kitabın, yazarın adını- not aldı, “Sağa-sola sorarım.” dedi. “Bulduğumu gönderirim.” 
   Birbirimize telefon numaralarımızı verip ayrıldık. Elimde Nazım Hikmet, özlemlerle, umutlarla, kıpır kıpır bir heyecanla eve döndüm. 
   Eski kitapçıların bütün ülkeyi kaplayan bir ağlarının olduğunu da bizzat öğrenmiş oldum. Postayla gönderdiler. Bazıları bana ulaştı, bazıları da ben izinden döndükten sonra gelmiş memleketteki adresime. Şimdi elimde, sadece iki tane var. Biri, hiç okunmamış gibi tertemiz duruyor. Biri, çok okunmuş. Sayfaları yıpranmış, kapağının ucu kıvrılmış, bir de çay bardağı izi kalmış. “Tamam, daha eski görünen, benim.” dedim, okumaya başladım. 
   Kâğıt toplayıcıları... Hani geri dönüşüm emekçisi olarak önemli bir iş yapıyorlar ya hani buldukları kitapları yok etmeyip ülkenin kültür tarihine hizmet ediyorlar ya hani çok pis kokulu, mikroplu, zor bir iş yapıyorlar ya... Değer verilse, daha iyi şartlar sağlansa, hepsi sigortalansa ne güzel olurdu. 

Nurcan Ören