Bundan önceki yazımızda (Kadın Olmak- 1) tek tanrılı dönemden 3000 yıl önce yazılmış Gılgamış Destan’ından ve Antik Yunan tanrılarından söz etmiş, Bu dönemlerde ve tek tanrılı dinler döneminde de kadınların yok sayıldığını, var sayılan kadınlarınsa, Gılgamış Destanı’nda fahişe, Antik Yunanda kötülük yapmak için yaratıldığını anlatmıştık. Yani, Aristo (MÖ 368–348Yunan, filozof)’un ifadesiyle, kadınlar “hilkat garibesi” olarak görülmüşlerdir
Bu yazımızda ise İlk insan topluluklarda günümüze kadının konumunu irdeliyeceğiz
Antropologlar ilk insanların, günümüzden 20.000 ila 25.000 yıl önce Afrika’da ortaya çıktığını, oradan da dünyaya yayıldıklarını, gittikleri yerlerde iklim koşullarına uyum sağladıklarını, öyle ki Afrika’da siyah olan insanın, iklim koşulları sebebiyle renk değiştirdiklerini savlamaktadırlar.
Bu sav, aksi ispatlanmadığı sürece doğrudur diyerek, asıl konumuza dönelim.
İnsanların ilk yaşamsal eyleminin, avcılık ve toplayıcılık olduğu, uzun bir süreçten sonra hayvanları evcilleştirmeyi, en ilkel koşullarda da olsa toprağı işleyerek, tarıma yöneldikleri bilinmektedir.
Bu uzun ve çetin yaşam koşullarında, insanlar arasında işbölümü, topluluğu koruma, yaşatma amaçlıdır. Annenin akılıyla, sevgisiyle aileyi kucaklayan, koruyan, yapan, yaratan kimliği ile ailede söz sahibi olduğu bu döneme, Anaerkil dönem diyoruz.
Ailenin genişleyerek kılan, kabile haline geldiği komün yaşamda kadınların, ortaklaşa belirledikleri kişilerin kabileyi yönettiği. (Bu bazen erkek de olabiliyordu) Yönetenlerin, kadınların belirlediği kurallara uyarak yönettikleri ve kendisini seçen ya da görevlendiren kadınlara karşı sorumlu oldukları, esas olarak, topluluğu temsil ve topluluk düzeninin yürümesinde kadınların etkin olduğu, Eveyln Reed, Robert Birffoult, Frederick Engels gibi düşünür ve araştırmacıların da ortaklaştığı düşüncelerdir.
İşte, insanlık tarihinin bu en uzun ve en çetin yaşam koşullarında, kadınların yaratıcılığı ve yol göstericiliği, erkeklerin de buna uyduğu ilkel komünal (Toplumsal mülkiyetin ya da mülkiyetin toluma ait olduğu), yaşam tarzının sürdürüldüğü bilinmektedir.
Bu yabanıl, mütevazı hayattan kopuşun ve Anaerkil aile yapısının, dolayısıyla ilkel komünal düzenin, Ataerkil (Erkek egemen) aile yapısına dönüştüğünün tarihi bilinmemektedir. Ama büyük olasılıkla Rousseau’nun (Eşitsizliğin kökeni), ifade ettiği gibi:
“Bir toprak parçasının etrafını çitle
çevirip "bu benimdir" diyen ve ona inanacak denli başkalarını bulan
ilk insan, uygar(!) toplumun gerçek kurucusu oldu.
Kazıkları sökerek ya da hendeği
doldurarak başkalarına, "Bu düzenbazı dinlemeye son verin, meyvaların
herkese ait olduğunu ve toprağın hiç kimseye ait olmadığını unutursanız
bittiniz demektir" diye bağıracak biri, insan soyunu hangi suçlardan,
savaşlardan, cinayetlerden, sefilliklerden ve dehşetlerden kurtarardı” Jean Jacques Rousseau (1712- 1778
Fransız filozof, yazar.) diyerek, dönüşümün, böyle başladığını varsaymış,
ikinci paragrafta ise bu dönüşümün o zaman diliminden günümüze yaşadığımız, olumsuz
sonuçlarına vurgu yapmıştır.
Toplumsal mülkiyetin kişisel
mülkiyete geçmesiyle, Erkekler, kadının tutunduğu bütün dalları kırmıştır.
Örneğin kadın, çocukların anasıdır ama çocuk soy olarak babanındır. Evde,
tarlada, yazıda- yabanda temizlikten, yemeğe her işi yapar ama saltanat ve
egemenlik erkeğindir. Bu durum, kadınlar için ilk kırılmadır. Ve bu kırılan
yerden bin yıllardır kan akmaktadır.
Dün, Ortaçağ boyunca cadı avına
çıkanlar ve engizisyon mahkemelerinin uyduruk kararlarıyla, kadınları diri diri
yakanlar, bu günün sözde medeni milletleridir.
Dün erkeği çamurdan yaratan ve kadını
da onun kaburga kemiğinden yaratıldığına inanan Musevi, İsevi, Müslüman ve tüm
inanç sahipleri.
(Bakara- 223. Kadınlarınız
sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için
önceden (uygun davranışlarla) hazırlık yapın………)
Sizler: kadını, kendi tarlanız sayıp ektiniz,
biçtiniz, üzerlerinde harman dövdünüz. Bir yetmedi dört aldınız, beş aldınız. O
da yetmedi cariye idi, köle idi, harem kurdunuz. Bunları yaparken de Allah’ın
güzel adını kullandınız ve ayetlerini sizin çıkarınıza yorumlayıp, dayattınız.
Karşı çıkanları da yok ettiniz.
”Erkek egemen olmuş, ata, ite kadına
Kadınlar varamamış bu hayatın tadına
Ne zaman ki
erkeğe egemenlik hak olmuş
O günlerden bu güne kadınlar tutsak olmuş.”
”Cennet anaların ayağının
altındadır.” (Hadis)
Ne güzel, ne doğru bir söz ama ne yazık ki, babaların tarlasıdır.
Bana göre “ Anneler, yeryüzünde Tanrının
elleridir.” Ve bütün kadınlar anne adayıdır. Aşağıdaki dizeler kadınlar
içindir.
“Cennet
senin bastığın yerdir
Dünya’yı cennet kılan sensin
Hoyrat ellerimde ölen sensin
Cennetinde gülen benim”
Kadınlar, mülk sahibi erkeklerin
cehennemine hoş geldiniz!
Kadınlar için ikinci kırılma, sanayi
devrimiyle olmuştur.
Sanayi devrimiyle kadınlar,
fabrikalarda ucuz iş gücü olarak da kullanılmaya başlanmıştır.
Emekçi kadın işten evine geldiğinde,
evin işleri için koştururken, bir taraftan da kendi efendisi erkeği, memnun
etmeye çalışır. Sabahları evinde herkesten er kalkıp, kahvaltıyı hazırlayıp, çocuklarını
da doyurduktan sonra, işine koşar.
Evden işe, işten eve koşturan, işçi kadın,
hem evde iş yoğunluğuyla baş etmek, hem de iş yerinde, önünden akıp giden
bandın hızına yetişmeye çalışmak zorundadır.
Evinde, iş yoğunluğunun altında
ezilirken, erkeğin baskısını da ensesinde hissetmektedir. İş yerinde ise, patronun
ve ya patron vekilinin, ağır baskısı altında ezilmektedir.
Kadınlar, Kapitalizmin cehennemine
hoş geldiniz.
Bu yazımızda anaerkil toplum yapısını
ve toplumsal mülkiyete dayalı (komünal) yaşam tarzını anlatırken, kadınların
durumunu, özel mülkiyetin doğuşuyla, kadıların da erkeğin mülkü sayıldığını, çağlar
boyunca sosyal yaşamdan soyutlandığını, aşağılandığını, şiddet gördüğünü,
şiddetin ve katliamın devam ettiğini anlatmaya çalıştık.
Yazımı şöyle sonlandırmak istiyorum.
Bir devlet, ne kadar gelişmiş olursa
olsun, kadın- erkek eşitliğini sağlayamamışsa, bana göre ilkeldir.
“Kadınların aşağılandığı
toplumlarda erkeklerin yücelmesi beklenemez”