Dört saat boyunca, işgâl ettiği banyodan çıktı. Vestiyerin aynasına doğru yürüdü. Sağdan soldan bir daha bir daha baktı kendine. Ceketini giydi. Önceden hazırladığı topuklu ayakkabılarını eline aldı. Son bir defa düşündü, fazla beklemeden, onları da hemen giydi. Kendisini ilgisiz, biraz alaycı, biraz da “Ne zaman gidecek?” bakışlarıyla izleyen annesine döndü:
-Nasılım ama? İyiyim değil mi?
-“Kötüsün” dersem, bir dört saat daha mı oyalanacaksın?
-Hayır... moralsiz gideceğim sadece.
-Olanla idare et n’apalım... Çok da güzel değilsin, eldeki malzeme bu. Ancak bu kadar oluyorsun demek ki...
-Evet... çok büyük bir iddiam yok. O yüzden en az dört saat uğraşıyorum. Bir şeye benzemişimdir her halde.
-Neyse... iyisin, güzelsin, hadi git de ben de işime gücüme bakayım.
-Anne... inanarak söyle de sözlerin bana enerji versin. İhtiyacım var.
-Hay Allah... Gidemedi bir türlü... Hadi iyisin, güzelsin git artık, otobüsü kaçıracaksın şimdi.
-Bir “Anne duası” rica edeyim lütfen.
-Nereye gidiyorsun?
-İş görüşmesine.
-Ay niye söylemiyorsun? İş görüşmesi önemlidir. Güle güle git, Allah işini rast getirsin. (Kızın boynundaki kolyeye gözü takıldı.) De... o kolyeyi niye taktın ki?
-Nesi var?
-Ay-yıldızı var.
-Çünkü Türküm.
-N’apalım?.. Bunu, milletin gözüne sokman mı gerekiyor?
-Belki patron Türkleri sevmiyordur. Onun için taktım.
-Patronun sevmeme ihtimaline karşı bu tip semboller, iş görüşmelerine giderken takılmaz.
-Tam aksine... asıl o zaman takılır.
-Seni işe almazsa...?
-Adam dosyama bakacak; eğitimim, stajlarım, aldığım puanlar, bildiğim yabancı diller... her şey yolunda. Bu güzel maddelerden dolayı “Heimatort”uma dikkat etmiicek. Sivi’mi beğenip beni işe alacak. Türkleri sevmeyen biriyse, Türk olduğumu öğrendiği andan itibaren bana mobing uygulayacak, fırsatını buldukça puanımı düşürecek, belki sezonun ortasında beni işten çıkaracak. Al başına belayı. Takvimin en kötü döneminde, yeniden işsiz kalacam. Türk olduğumu görsün, sevmiyorsa işe almasın ben de fırsatım varken başka işe bakayım.
-Hiç öyle düşünmemiştim. Doğru... haklısın. Bizim neslin iş beğenme lüksü yoktu. Bulduğumuz işe dört elle sarılma durumumuz vardı. Siz daha eğitimli, daha donanımlısınız. Beğenmediğiniz yerde çalışmıyorsunuz. Özgüven ne güzel şey...
-Hatta küçük olanı değil, gözden kaçmasın diye, büyük kolyemi taktım.
-Bir de kırmızı bluz giyseydin, tam bayrak olurdun.
-Yok... onu ben de istemem. O kadar da değil. Ne o sanki millî maça gider gibi...
-Kimlik ile millî maç arasında bir yerdesin yani...
Kızının özenle taranmış siyah saçlarına, kara kaşına, kara gözüne baktı. “Ay-yıldızlı kolyeye ne gerek var, ilk defa gören anlar zaten Türk olduğunu.” İster istemez aklından hızla geçen düşünceleri yakalamaya çalışıyordu:
Millîlik, milliyetçilik... Yabancı bir memlekette büyüyen çocuklara milliyetçilik yüklemek, akıntıya kürek çekmek olacaktır. Hangi milletin ferdi olduğunu, millî benliğini, millî değerlerini bilen çocuklar yetiştirmek zoru başarmaktır. Evde Türkçe konuşmak, millî maçlarda bayrağını eline alıp sallamak, yaz tatillerinde Türkiye’ye gitmek ötesinde yaşanmayan bir milliyetçilik olgusu var hepsinde. Bu light milliyetçilik, çocuklara ne kadar zarar verebilir ki? Buna rağmen “Türkleri sevmiyorsa patron, beni işe almasın.” diyerek en başta önlem almak zorunda hissediyor kendini.
-Bekliyorum... Hadi... Anne duası... Bitte bitte bitte...
-Allah iyilerle karşılaştırsın... Önyargısız patronlarla konuştursun... Dil, din, mezhep, ırk ayırımı yapmayanlarla görüştürsün. Kalbinde nefret taşımayan insanlarla buluştursun... İşin de hayırlısını nasib etsin... Bahtını açık etsin...
-Danke şön... Ellerimi açtım “Amin” diyecem, bekliyorum bitmiyor... Uzun bir dua oldu. Amin.
-Hadi güle güle git güle güle gel... Hayırlı haberlerle inşallah...
-Ay bitmedi mi daha? Tamam gittim ben.
Kapıdan çıkıp merdivenlerden koşar adım indi.
Annesi bir müddet pencereden seyretti kızını. İçinde tuhaf bir hüzün, biraz heyecan, biraz da gurur vardı. Dudakları kıpır kıpır:
-Göğsünde kalp yerine nefret taşıyanların oyunlarını boz Allahım. Sen koru çocuklarımızı...
Seferi Nurcan Ören