İMBAT DERESİ
Kar yağıyordu,beni geriye iten rüzgar bir azalıp bir çoğalıyordu.Kar tanecikleri dolu görünümüydeydi, yüzüme çarptıkça canım yanıyordu. Şapkamı yüzüme doğru eğip, kafamı da hafifçe yana çevirince, kar tanecikleri takırdıyarak çevreye dağılıyor, acılarım kısmen azalıyordu.Geç kalmıştım, aslında ısınmak için girdiğim kütüphaneden erken çıkmalıydım. Heyecanla okuduğum uzay konulu resimli kitabın cazibesi, bana zamanı unutturmuştu.Bu kütüphane, okuldaki başarısızlığıma da perde oluyordu. Yarı yılın sonunda dokuz zayıfımı gören babam :"Sınıfını geçebilecek misin ? Bu zayıflar çok oğlum." Dediğinde :" Hayır baba sınıfı geçemeyecem." Şeklindeki cevabıma çok üzülmüştü. Üzüntüsünü belli etmemek için gözlerini tavana doğru çevirmişti.O anda yalan söylememi ister gibi bir beklentiye girmişti.Oysa; "yalan, insanı kendisi olmaktan çıkarır, türlü türlü mahlükata çevirir" demişti.Okuldan çıkar çıkmaz yola koyulsaydım, geceye kalmayacaktım.Yürüyordum, yürüdükçe düşlerim, anılarım bana musallat oluyor, habire yeni hayaller kuruyordum.İşte bu hayallerimin sıcaklığı, karın soğukluğunu bastırıyor, bende tarif edilemez bir mutluluk yaratıyordu.Dilsizler tekkesinin hizasına gelmiştim. Erbaa'nın ışıkları geride kalmıştı. Hava, yağan karla loş bir karanlığa bürünmüştü.Bu tekke, benim Allah'la başbaşa kaldığım mütesna bir yerdi.Havanın güzel olduğu yazdan kalan günlerde, hemen tekkenin yanı başındaki bahçelere su taşıyan arkın yanına oturur ,cizlavet lastik ayakkabılarımı, yazlık yün çoraplarımı ,babamın okul için aldığı siyah çeketimi çıkarıp çimenlere yatar, ayaklarımı suya daldırırdım.Duvarları yıkılmış tekkeyi, koruyorcasına gölgesine alan çınar ağacının, dalları arasından sızan ışık oklarına gözümü dikerdim.Kuru yaprakları hışırdatarak ilerliyen kaplumbağa ile göz göze geldiğim olurdu.Kurbağaların vıraklayarak suya atlamaları sessizliği bozardı.İşte o anlarda Allah'la konuşurdum. "Allahım; ben haketmediğim başarıyı senden istemiyeceğim. Bana azim,sağlık, güç ver yeter." Dediğim olurdu.Bu yalvarışlarımın kabul gördüğüne inanırdım. İleriye yönelik başarma azmimi, bütün kalbimle bedenimin her zerresine serpiştirirdim. İşte bu tekkenin yanından geçerken güç buldum. Soğuk hava içimi ısıttı.Hayallerimle yürüyordum. Beni taşıyan hayallerim gibiydi.Tekkenin yanından geçtiğimde, havanın bayağı karardığının farkına vardım. Karın beyazlığı, yola canlılık kazandırıyordu ama, aynı kar gökyüzünün daha da karanlığa bürünmesine neden olyordu.Ben kendimle başbaşa kaldığım bu ıssız yolda mutlu olmanın yollarını arıyordum. Babamın beni orta okula kayıt ettirdiği gün, uzun süre sırada beklemiştik. Babam, şapkasını koltuğunun altına sıkıştırmıştı. Terli saçlarında ,şapkanın yuvarlak izi kalmıştı. Sırada beklerken, okul müdürü yanındaki adama;"Köylerden gelen çocukların başarısı çok düşük oluyor, aslında bunların yatılı okullarda toplu okutulması gerekir" demişti. Ben de köyden gelmiş olmanın verdiği ezikliği yaşamıştım.Birde köyde, Çerkesçe konuşarak büyümüş olmamın verdiği , Türkçeye yönelik dil zayıflığı vardı.Onu da düşünmüştüm.
Sıradayken ,annemin beni imam olan dayımın yanına, din eğitimi için vermek istemesine, babamın karşı çıkışı aklıma gelmişti .Babam:"O, dini eğitimini alır ,merak etme" der devam ederdi;"Yaşı geçerse, bizim gibi kalır ."Olmaz ,tamam mı olmaz .Bu çocuk ortaokula gidecek. " Der, sözü kestirip atardı.Dayım da bu durumu bilir, babamdan hoşlanmazdı.Sadece dayım değil, çevredeki bazı insanlar da beni ortaokula yollamasından dolayı, babamı din düşmanı görürlerdi.Kendisi de o insanlardan uzak kalmayı yeğlerdi. Geçmişteki gıcırtılı anılarımı, tenimi saran soğuk destekliyodu. Hayatı sevmemek gibi bir derdim yoktu.Aksine, kavak ağaçlarının çıkardığı ıslık sesini müzikal buluyordum.Dökülememiş bir kaç yaprağın alkışlaması bana çok hoş geliyordu.
Benim bu sevincimi bozmak isteyen karanlık,beni geriye iten rüzgar,soğuk, ıssızlık, umurumda değildi.Rüzgâra karşı yürümem bana güçlü olduğum hissini veriyordu. Bir bakıma gururlanıyordum. Zaten önceki yıllarımda, babamla ormandan geceleri kağnı ile odun çekme işlerinden dolayı doğaya alışkın olduğumdan, korku nedir bilmiyordum.Kar yağışı bazen lapa lapa oluyor, sıklıkla da dolu halinde tipiye dönüşüyordu."Ya yağmur yağsaydı ?"Dediğim de oluyordu. Islanmak ve çamur çok kötü oluyordu. Okula giderken tutulduğum yağmurlu havalarda, çamurlu ayakkabılar yüzünden çok dayak yerdim. Aslında yerdik demem gerekir. Çünkü benim gibi, köylerden yürüyerek gelenlerin ortak kaderiydi bu çamur dayağı. Yoldaki birikmiş yağmur suları ile alel acele ayakkabılarımızı yıkıyorduk. Acele etmeye mecburduk, aksi halde bu sefer geç kalma dayağı yiyorduk.Biz köyden gelenlere atılan dayaklar bununla da kalmaz ,ödev yapmama ,başarısız olma durumlarında da aynı akibetle karşı karşıya kalıyorduk.
Ben ,atılan dayak durumunu babama ,anneme hiç söylemezdim.Babamın beni, İmbat Deresi'nde bulunan ,dedemle nenemin kaldığı çiftlik evine yerleştirmesini, başta yadırgamıştım. Çünkü çiftlikten okula iki saatte ancak gidebiliyordum.Beni oraya yerleştirmeye mecburlardı .Köydeki iki öküzümüzü ineğimizi satıp Erbaa'ya yerleşmeye cesaret edememişleri. "Ya geçinemezsek!" Diyorlardı.Bende, bütün köylerden ,ilçeden uzak olan dedemin çiftliğini kabullenmiştim.Alıştıktan sonra, İmbat Deresi 'nin rüzgârı da,yağmuru da,karı da,tozu da hoşuma gider olmuştu. On dönüm kadar olan bahçede her türlü meyva vardı.En çok incir ağacını sevmiştim. Okulun açıldığı ilk günlerde o incir ağacı bana okulu,yolu,tozu,yağmuru,kütüphaneyi sevdiren olmuştu.Yalnızlığıma meydan vermemişti ."Hayatı sev" dercesine, her gün olgun meyvalarını sunuyordu.Hangi incir yarın olgunlaşacak,hangileri haftaya olur, bunları bilir hale gelmiştim.İncirle olan tatlı muhabbetim dilim ve ruhumla bütünleşmişti. Bu durum kışa yakın zamana kadar sürmüştü. Anılarım,duygularım,umutlarım benimle beraber yürüyorlardı. Onlarda kendi aralarında rekabet halindeydiler. "Beni de anlat! Beni de anlat!" Der gibiydiler.Ben bu arada Alacabal köyüne ait değirmenin yakınına gelmiştim. Değirmen yolun sağındaydı. Solda İmbat Deresi akıyordu .Değirmenin ufacık penceresinden sızan gaz lambasının ışığı, böğürtlen, kuşburnu çalılarının arasında titreşip duruyordu .Oluktan sarkan buz kamaları görünmüyordu ama, onların yere kadar uzandığını biliyordum.Babam değirmencilik yaparken, benim de defalarca değirmenimizde kaldığım olmuştu .Şu anda değirmenci, değirmen taşının sunduğu ninniyle uyuyordur diye düşünmem ,bana bizim değirmendeki o saman dolu döşeği hatırlattı.
Ben hala yürüyordum. Eve varmama fazla bir mesafe kalmamıştı.Bahçelerin çitlerini hemen geçer ,on beş dakikaya kalmadan varırım diye düşünüyordum. Ben böyle düşüncelerin eşliğinde yürüken, çevrenin birden aydınlandığını gördüm . Arkadan gelen bir aracın sesi azalıp çoğalıyordu .Yaklaşınca, dikiş makinesine benzeyen sesi belirgin duyuyordum.Bu ses, İverönü'lü Necati amcanın ünumoğunun sesiydi.Beni defalarca almıştı. Ama şimdi eve çok yakın olduğum için almasına gerek yoktu.O da yaklaştığımı bildiği için zaten almayacaktı.Ben ünumoğun tehlikesizce rahat geçmesi için , yolun kenarına çekilip beklemek istedim. O anda ayağımın kaymasıyla sırtüstü düşmem bir oldu. Kara gömülmüştüm,kalkamıyordum. Bu arada ünumokta geliyordu. Ayaklarımı karnıma doğru topladım, ünumog ayaklarımın ucundan geçip gitti.Bana bir zarar gelmedi diye sevindim.Ben kalkmak için hazırlandığım anda, birisinin beni kucağına alıp kaldırdığını anladım.Bu Necati amcaydı.Beni arkada tenteyle kapalı kasada oturanlara uzattı." Bu çocuk bizim Ömer hocanın yeğeni , her halde donuyor ,şöyle bir ovalayında kendine gelsin " dedi.Ben; "Düştüm,iyiyim,ben iyiyim" dememe rağmen, beni hiç biri dinlemiyordu.Birisi yüzüme vurdukça vuruyor;"şimdi kendine gelir " diyordu .Bir diğeri bacaklarımı ovalıyor, biri kollarıma vücuduma masaj yapıyordu.İleride gözlerini bana dikmiş oturan adam:" Çocuk iyi yahu baksanıza kanlı canlı yav" diyordu ama, onu da beni de dinleyen yoktu.Araba yavaş yavaş ilerlerken benim donmak üzere olmadığımı anladılar, aniden masaj yapmayı bıraktılar.Araba sallanarak İmbat Deresi 'nden geçiyordu .Beni karşı tarafa geçirmesi canımı sıktı.Tekrar dereyi geçip eve gidecektim.Dere o mevsimde az akıyordu, fakat üzerine basacağım taşların arasındaki mesafeler fazlaydı.Üstelik kaygandılar ve mecburen suya girip geçecektim.
Araba, dedemin evinin kaşısında kalan tepede durdu.Necati amca yanındaki koltukta oturan adamla birlikte arabanın arkasına geldiler. Necati amca:"Çocuk nasıl "diye sordu.Benim biraz ilerimde oturan adam;
" Necati bu çocuk donmuyordu, zaten kendiside düştüm diyor" diyen adama ,beni donuyor zannederek yüzümü tokatlayan adam cevap verdi;
"Konuşma be, çocuk ne dediğini biliyor muydu ki" şeklindeki cevabını Necati amca hiç duymamış gibi yaptı. "Siz burada bekleyin ,araba da çalışsın, ben çocuğu dedesine bırakır dönerim" derken, beni arabadan indirdi .Elimden tuttu tepeden dereye doğru ilerledik .Yürürken kayıp düşmemeye çalışıyor, sık sık beni kontrol ediyordu. Etraf zifiri karanlıktı .Derenin gölgesi kar yığınlarının üzerini örtmüştü.Dereye gelince beni sağ kolunun altına sıkıştırdı, iki üç adımda taşlara basarak karşıya geçti.Tipi,
karşı yamaçtaki söğütlerin altında derin bir kar tabakası oluşturmuştu.Necati amca bir kolunda ben ,diğer elinde sırt çantam olduğu halde bata çıka , kocaman göbeğini şişire şişire eve kadar geldi.Evde nenemin pencereden baktığını görmüştüm.Hızla aşağı indi"Mediha! Mediha yavrum! yavruma ne derim ben,ne oldu Aydın'ıma"diyerek ağlarken, dedem de aşağı inmişti.Nefes nefese kalmış olan Necati amca beni bırakır bırakmaz merdivenin yanındaki kütüğe kendini bıraktı :"Kötü bir durum yok merak etme teyze merak etme, yalnız çocuğun bu uzun yoldan gelip gitmesi vallahi çok zor .Buna bir çare bulun.Geçende Ömer Hocaya da demiştim. Yazık! Yazık! " şeklindeki lafının ardından :"Bir bardak su ver teyze " dedi .Necati amca:"Halilaa sende iyi sarma vardır ha!" derken, dedem tabakasını almak için yukarı çıktı. Ninem:"Soyhaya dedim ben ,eşeğinle git çocuğu karşıla diye,o ne diyo; o gelir,o gelir"...
Ben sıcacık odanın penceresinden baktığımda Necati amca , arkada bıraktığı sigara dumanının önünde, derenin gölgesinde çoktan kaybolmuştu.
Aydın Çetinkaya
Not: Şu anda hayatta olmayan bu değerlı büyüklerimin hepsine Allah'tan rahmet diliyorum.