
Yıllar Bahadır’sız da olsa akıp gitmişti. Bu geçen sürede; Sevim liseyi bitirmiş, üniversite sınavlarına girmiş, iyi bir bölümü kazanmış, okuduğu fakülteden bir yıl kayıpla beş senede mezun olmuştu.
İşte o gün, ertesi günkü diploma töreni telaşı içindeydi. Hazırlanacaktı ama nasıl? Nereden başlayacağına bir türlü karar veremiyordu. Önce berbere gidip saçlarını mı yaptırmalıydı yoksa elbiselerini mi hazırlamalıydı? Bir türlü karar veremediği için birkaç saat hiçbir şey yapmadan oturmuş kalmıştı. Sonunda berbere gitmeye karar verip hızla giyinmeye başladı. Öyle ya, berberde de sıra olacağı için beklemek zorunda kalacaktı. Eve döndüğünde diğer işlerini yapmak için zamanı kalmalıydı.
Annesi ile birlikte üniversitenin tören alanına geldiklerinde her tarafın öğrenci ve velileri ile dolmuş olduğunu gördüler. Annesi töreni izlemek için tribünlere doğru yönelirken Sevim de arkadaşlarını aramaya başladı. Klasik bir tören olmuştu. Konuşmalar, resmigeçit, diplomaların dağıtılması ve havaya fırlatılan kepler...
Yorucu bir gün geride kalmıştı. O gece yattığı yeri fark etmedi, başını yastığa koyar koymaz derin bir uykuya daldı. Annesi kahvaltıyı hazırlayıp uyandırmasa daha birkaç saat uyurdu. Kahvaltı için uyandırılmasından hiç memnun kalmamıştı. Sofrada asık bir suratla önüne konularını yedi.
Geçen onca zaman sonra bile Bahadır’ı unutamamıştı. Beş sene içinde Bahadır’ı sadece iki kere görebilmişti. İlki dört sene önceydi. Yanında güzel bir kadın vardı, karısı olmalıydı. Kıskanmıştı. Bu duygusundan dolayı da utanmış ve kendini suçlamıştı. Sonra “Dilerim çok mutlu olur. Eğer onu gerçekten seviyorsam onun iyiliğini ve mutluluğunu istemeliyim.” Diye kendine telkinde bulunmuştu.
Bahadır’ı bir de bundan bir ay önce görmüştü. Annesinin evinden karısı ile beraber çıkıyorlardı ve iki yaşlarında bir erkek çocuğun elinden tutmuştu. İzne gelmiş olmalıydı ama daha sonraki günlerde karısını ve çocuğunu sık sık görmesine rağmen Bahadır ortalıkta görünmüyordu. Demek ki onları bırakıp görev yerine dönmüştü.
İçinde tarifini yapamayacağı bir sıkıntı vardı. Kahvaltısını bitirir bitirmez odasına gidip giyinmeye başladı. Giyinmesi bitince annesine dışarıya çıkıp biraz dolaşacağını söyledi ve telaşla kendini sokağa attı. Mağazaların bulunduğu caddede bir süre dolaştı. Beğendiği birkaç şey gördü, mağazalara girip bunlara baktı ve fiyatlarını sordu ise de almadan çıktı.
Bir kafeye oturup kahve ısmarladı. Kafedeki oturanlara baktı. Çoğu sevgili çiftlerdi. Kimi gülüyor, kimi konuşuyor, kimi de bakışlarıyla birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı. Gördükleri nedense içini acıtıyordu. O da bu duyguları sevdiği, aşık olduğu erkek ile yaşamak isterdi. Bu düşünceleri zihninden uzaklaştırmak için başka konularla uğraşmaya karar verdi. Bu nedenle garsondan o günün gazetelerini getirmesini rica etti.
Garsonun masaya bıraktığı gazetelerin en üstte olanını eline alıp baktı. Bunda magazin haberleri vardı. Hızla bütün sayfaları çevirdi, daha doğrusu şöyle bir göz attı. İlgisini çeken bir şey bulamadı. Diğer gazeteyi aldı. İlk sayfasına baktı. Sayfanın manşet haberini okudu: Bir Teğmen Şehit Oldu. Gözlerine bir karartı çöktü, kalbi hızla atmaya başladı. Gazeteyi, masayı, etraftaki diğer insanları kısacası hiçbir şeyi göremiyordu. Eliyle gözlerini ovuşturdu, derin bir nefes aldı, sakin olması için kendine telkinde bulundu.
Biraz sonra kendini toparladı ama haberin ayrıntısını bir türlü okuyamıyordu. Kendini zorlayıp haberin alt tarafına baktı. Orada şehit düşen teğmenin fotoğrafı vardı. İşte korktuğu olmamıştı. Çünkü bu fotoğraf Bahadır’a ait değildi. Daha doğrusu o böyle olmasını istiyordu. Haberin devamını bu düşüncesini kanıtlamak istercesine okudu: Teröristlerle girilen çatışmada bir teğmen ve üç er şehit düştü. Şehitlerimiz Teğmen Bahadır…
Sonrasını okuyamadı. Elinde gazete dondu kaldı. Garson birkaç dakika sonra onun bu halini görüp yanına geldi. Rahatsız olup olmadığını sordu. Cevap vermedi. Ayağa kalkıp koşarak oradan uzaklaştı. Hesabı ödemeyi bile akıl edememiş olmasına rağmen garson arkasından bakmaktan başka bir şey yapmadı.
Bahadırların evinin önündeki insan hareketliliğini görünce acı gerçek bir kez daha içini dağladı. Kapının zilini çaldı. Annesi yüzünden kötü bir şey olduğunu anlamıştı, ne olduğunu sordu. Cevap vermeden odasına gitti, kapısını kilitledi. Yatağının üzerine oturdu.
Hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmeye başladı. Hatırladığı ilk günden bu güne yaşadığı olaylar zihninde gitti geldi, geldi gitti. Tan yeri ağarmaya başladığında o hâlâ uyumamıştı ve oturduğu yerden kalkmamıştı. Ağlamak, ağlamak, ağlamak istiyordu. Saatlerce, günlerce… Oysa gözlerinden tek bir damla bile yaş akıtamıyordu.
Neden sonra yerinden kalktı, çantasındaki ruju aldı ve tuvalet masasının aynasına şu cümleyi yazdı: Hayat, sana kırgınım….
SON....
Ömer Faruk Hüsmüllü