Karanlığı güneşe asıp her anını gece yapmak istiyordu. Her tarafı sıkı sıkıya kapatmasına rağmen odasına, çok az da olsa dışarıdan ışık sızıyordu. Bu sızıntıyı bir yastık ya da örtü ile kapatıyor, başka ışık sızıntısı var mı diye dikkatlice bakıyordu.

Saatlerce karanlıkta gözleri açık oturuyordu. Odasındaki eşyaları belli belirsiz seçebiliyordu. O da gözleri karanlığa iyice alıştıktan sonra. Aslında buna gerek de yoktu, çünkü en ufak eşyanın bile nerede olduğunu gözleri kapalı iken bile bulabilirdi.

Bazen Bahadır’ın hayali gözlerinin önünde canlanıyordu. Hiç gitmesin istiyordu, ama bu hayal göründüğü noktadan, bir başka yere hafifçe bile gözü kaysa kaybolup gidiyordu.

Bahadır, Sevim on sekiz yaşında iken hayatına daha doğrusu hayal dünyasına girmişti. Odasının penceresinden dışarı baktığı bir gün, karşı binanın önüne yanaşan haki renkli bir cipten inen askeri üniformalı bir genç dikkatini çekmişti. Vakit akşama yakındı. Ertesi gün sabahleyin de gene aynı araca binerken onu görmüştü. Sonraki günler, sabah ve akşam olmak üzere iken pencere kenarına gelip Bahadır’ı izler olmuştu. İlk başlarda bu sıradan bir olaydı, ama sonradan anladı ki Bahadır’ı görmek onu mutlu ediyordu. Zamanla bu bir tutkuya dönüştü. Tarif edemeyeceği, açıklayamayacağı hoş duygular hissediyordu. Hissettikleri aşk mıydı, başka bir şey mi, bunun açıklamasını yapamıyordu.

Babası öldükten iki sene sonra annesi kendinden yaşça büyük bir adamla evlendi. Adamın maddi durumu çok iyiydi. Sevimli bir insandı. Sevim’e bir kere bile kötü davranmamıştı. Önceki eşinden iki oğlu vardı. Kızı olmamıştı, belki de o yüzden Sevim’i kendi kızı gibi benimsemişti. Elinden tutup parka götürüyor, ne isterse alıyor; hatta annesinin hoşuna gitmese de biraz şımartıyordu.

Ne yazık ki Sevim, dört sene sonra da üvey babasını kaybetti. Sevim bu acının bilincindeydi artık. Çok üzülmüştü ve kendi babasından daha çok bu adama ağlamıştı. Üvey babasının öldüğünü annesinin çığlığından anlamış, hemen yanına koşmuştu. Sonra gelenler adamın üzerine beyaz bir çarşaf örtmüşler, hatta bir tanesi siyah saplı bir bıçağı da bu örtünün üzerine koymuştu.

Annesi bir daha evlenmedi. İkinci kocasından kalan miras rahat rahat geçinmelerine yetiyordu.

Sevim, çok küçük yaşta ölümle hatta ölümlerle karşı karşıya kalmıştı. Etrafındaki insanlara ölüm hakkında sorular sormuş, bazıları yalan yanlış da olsa birçok cevap almıştı. Bu cevaplar üzerinde düşünüp ölüm konusunda kendince bir sonuca ulaşmaya bile çalışmıştı.

Küçük yaşta bu yaşadıkları içine kapalı bir kişiliğe sahip olmasına yol açmıştı. Bu nedenle karanlıktan hoşlanıyor, aydınlıktan kaçıyordu. Karanlığın içindeki kutsal sessizliği hissediyor, bunun verdiği hazla kendinden geçiyordu. Böyle bir duygu başka nede olabilirdi, sorusu aklını kurcalıyordu. Sorunun bir cevabı olduğuna inanıyordu: Ölüm… Evet ölüm…. Sonsuz karanlık, sonsuz sessizlik ve sonsuz haz….

● ● ● 

(Devam edecek...)