Hanım sen neredesin?
 
Sakarlık para etse inanın benim sakarlıklarımın sadakası ile hatırı sayılır zenginlerden olurdum. Ne yazık ki bundan mahrum kaldım. Herkes yaptıklarıma gülüp eğleniyor, eğlence onlara çilesi bana. Ne yapayım her zamanki gibi yapım bu diyorum, diyorum da sonrasında dönüp kendi kendime " Yapına tüküreyim" demekten de kendimi alamıyorum.
Adım Yemliha. Sakar Yemliha dersem kendimi tanıtmak daha kolay olur. Memlekette beni tanımayan yoktur. Kasabada üç beş okuryazar arasında biraz yırtıklığım sebebiyle dava vekilliği yapıyorum. Yani anlayacağınız bu günün avukatlık görevi. Üç beş dönüm arazimiz var ve biz dokuz kardeşiz. Babam pay etse her birimize bir evlek yer ya düşer ya düşmez. Ne yapacaksın Allah’ın verdiği bu canı heder mi edeyim. Geçim dünyası, işim bu ve ben işimi seviyorum.
Ha bu arada bir gün Hakim karşısına çıkmıştım. Olay ne idi şimdi hatırlamıyorum ama hatırladığım, hatta hiç unutmadığım bir anım var o gün için. Hakim karşısında olduğumu unutup kendimi abarta abarta " Efendim bu memlekette beni tanımayan yoktur, kime sorarsanız sorun” dedim. Karşı tarafın avukatı, yani dava vekili, tabii ki bunu kaçırır mı? Atıldı hemen.
“Sayın Hakim’im şunu sorar mısınız acaba bu memleket Yemliha Efendiyi nasıl tanıyor acaba?” Hakim beni bilmez mi, güldü bıyık altından beni süzerek. Çatık kaşlarının, asık suratının arkasında bize de benzer bir yüzü varmış hakimin diye içimden ben de ona güldüm. 
Yine öylesine günlerden biri, Hakim karşısındayız. Salonda iğne atacak yer yok. Hani salon dediysem de şimdikiler gibi salon anlamayın. Bir otobüsün içi kadar bir yer. Ter kokusundan Hakim Efendi iki de bir mübaşir efendiye çıkışıp,
“ Aç şu pencereleri” dese de mübaşir efendi ıkına sıkına,
“ Açık efendim” deyip kafasını önüne eğiyor. Hakim;
“ Şahit Zeynep Dudu’yu çağırın” dedi.
Zeynep bizim kasabanın güngörmüş yaşlı cadaloz karılarından biri. Koca bedeniyle yalpalaya yalpalaya hakimin karşısında durdu. Hakim efendi yaşına hürmetinden mi yoksa ayakta duramayacak kadar yaşlı olduğundan mı bilemem,
“Otur şu sandalyeye” diye sert bir şekilde söylendi.
Zeynep Dudu kasabada saçını başını ilk açan, yaşmaksız sokağa çıkan ilk kadınlardan biridir. Lafının nereye gideceğini hesaplamaz bodoslama dallar her şeye. Hele ki kocasının ölümünden sonra iyice zıvanadan çıktı diyebilirim. Ha kocasının da bundan illallah dediği, evde içgüveysi muamelesi göre göre kahrından öldüğü de söylenir ortalıkta. Hakimin sorularına her zamanki ukalalığı ile cevap verirken, hakim efendi de onun zırvaladığının farkına varmış olmalı ki, avukatlara dönüp,
“Sizin sorularınız var mı? “ dedi.
Karşı tarafın avukatı bilgiç bir edayla Zeynep hanıma yaklaşıp ona güya yaşlılığını hatırlatıp bu kadar şeyi nasıl hatırlıyorsun dercesine;
“Zeynep Hanım beni tanıyor musun? Dedi.
Ben bu soruya gülmemek için kendimi çimdikleyip durdum. “Şimdi gününü görürsün iblis” dedim içimden. Zeynep cadalozu bu fırsatı kaçırır mı hiç?
“Ah evet Avukat Bey, pardon dava vekili; sizi çocukluğunuzdan beri tanıyorum.
Siz taa o zamanlar bile aileniz için tam bir baş belasıydınız.
Sürekli yalan söylüyorsunuz, karınızı komşunuzla aldatıyorsunuz, en yakınım dediğiniz insanların arkasından konuşuyorsunuz, 2 lira fazla kazanmak için herkesi satarsınız.” Demez mi! Salonda bir anda bir dalgalanma oldu. Avukat yumruk almış boksör misali sendeledi.
Hakim,
“Susun” diye gürlese de ipin ucu kaçmıştı. Hakim bey de işin nereye varacağını merak edercesine bu defa, Zeynep Hanım’a dönüp,
“Peki Yemliha Efendiyi tanır mısınız?” diye sual edince, sanki o soruyu beklercesine Zeynep cadalozu atıldı. Benim kem küm etmeme aldırmadan.
“ Elbette onu da tanıyorum. Çocukluğunda ona dadılık yapmıştım. Tembel, ödlek ve alkolik adamın tekidir. 
Etrafında bir tek dostu yoktur ve herkes onun hala geceleri altına kaçırdığını söylüyor.” Demez mi?
Yine herkes şokta, salon uğuldamakta, ben ne haldeyim anlatamam size. Hani yer yarılsa da içine girsem.
Hakim kürsüye tak tak tak vurarak herkesi sustururdu. “Dava vekilleri kürsüye gelsin” diye gürledi. İkimize de eğilmemizi söyleyerek, sadece ikimizin duyacağı kısık bir sesle;
“Eğer bu kadına beni tanıyıp tanımadığını sorarsanız anam avradım olsun ikinizi de harcarım, duruşma 25 Şubat tarihine ertelenmiştir.” Dedi. Ve hışımla ayağa kalkarak cübbesinin iskemleye takılmasına aldırmadan çıkıp gitti.
Ben ve karşı tarafın dava vekili donup kaldık. Mübaşirin Zeynep Dudu’nun kollarına girip salondan dışarıya çıkarırken bize sürtüne sürtüne geçişini izledik. O ise söyleyeceğini söylemiş, bizi malamat etmişti. Bu olayın üzerimdeki şokunu atlatmak için eve gelir gelmez hanımıma dedim ki;
“Hadi sizin köye gidelim.” Hanım aval aval yüzüme baktı. Benden böyle bir acarlık beklemediği yüzünden okunuyordu.
“Ne zaman” dedi.
“Hemen” dedim.
Hanımın köyü yaklaşık altmış kilometre uzaklıkta. Ben bile şaşırdım böyle durduk yerde hanımın köyüne gitme fikrime. Hem Zeynep Dudu’nun anlattıklarını sindirecek hem de yeni aldığım Anadol arabamı köylülere gösterip caka satacaktım. Beyaz rengiyle kız gibi duruyor meret. Gözüm gibi koruyorum namussuzu. Hele ki eşeklerden uzak tutmaya çalışıyorum. Kim çıkarttıysa bakalitten yapılmış olduğunu, güya eşek bile kemiriyormuş. Hadi densizler, uzanamıyorsunuz ya, çamur atın.
Arabaya kuruldum. Hanım arka koltukta. Ön koltuğa oturacak değil ya. Köye malamat oluruz. Aman ha. Hanımın keyfine diyecek yok. Ha ön koltuk, ha arka koltuk, ne fark eder. O da kostaklana kostaklana köyünde konuşacak bunu adım gibi biliyorum. Tabii ki hanım köyüne gitmenin keyfini çıkarırken benim niyetimin ne olduğundan bi haberdi. Niyet okuyucu değil ya canım.
Yolun yarısına doğru arabayı durdurdum. Hanım hayrola der gibi baktı. Yol dümdüz. Bir tane ilaç için ağaç yok koca yazıda. Karşı tepelerde tilki yürüse kuyruğunu görürüz herhalde diye düşündüm.
“Küçük abdestimi yapacağım” dedim. Hanımım başını öne eğip,
“ Ben de” dedi.
“ Sen o tarafa ben bu tarafa” diyerek kapıyı açtım. Hanım da diğer tarafa indi. Yazının yüzü. İn cin top oynuyor. Kim görecek ki. Keyifle işimi bitirdim. Arabaya bindim. Kontağı çevirdim ve gaza yüklendim. Aklım hala mahkeme salonunda kaldı. Radyonun teybini açtım. Radyo cızırtı yapıyor. Biraz müzik dinleyip kendime gelmeliyim. Ne de olsa ben anlı şanlı dava vekili Yemliha’yım. Hakkı Bulut söylenip duruyor. Keyfim yavaş yavaş yerine geldi. Hele dağ havası, ciğerlerim de bayram ediyor. Açık pencereden püfür püfür esiyor namussuz.
Köyün girişinde zınk diye arabayı durdurdum. Kafama kuru pelit odunuyla vurdular sanki. Aman Allah’ım. Bu gün benim uğursuzluk günüm mü diye hayıflandım.
“Hanım sen neredesin?” diye bir çığlık attım ki sormayın. İkindi güneşinde sırtlarını duvara vermiş kemiklerini ısıtmaya çalışan köylülere aldırmadan izimin üzerine geri yola koyuldum. Kendi kendime ne küfürler ettim bilemezsiniz. Şimdi ben hanıma ne diyecektim. Bahane arayıp duruyordum ama makul bir bahane bulmam söz konusu bile değildi. Mahkemedeki rezilliğimizi anlatıp kendimi de küçük düşüremezdim ya canım. “Senin de senin sakarlığının da….söylenip dururken;
Uzaktan bir karaltı gördüm. “Allah sana şükür.” Dedim. Hanım yol kenarına çömelmiş ağlayıp duruyordu. Bana ağzına geleni söyledi. Gıkım bile çıkmadı.
"Aman hanım gözünü seveyim kimseye bundan bahsetme olur mu?" dedim
"Olur" anlamında başını salladı. Sallamaz olasıca. Köyde bir gün kaldık. Daha dönüş yolunun başındayız. Kaynanam ve kayınbabam ve bir iki meraklı komşuları bizi uğurlamak için çift kanatlı tahta kapının önünde bekleşiyorlar. Benim derdim mahallenin sıpalarının arabamı çizmelerine fırsat vermeden bir an önce buradan ayrılmak. Kadın milletinin veda faslı biter mi hiç?
Neyse arabaya kuruldum. Kontağı çevirecektim ki; köyün dedikoducusu Kör Döne arabaya sürtüne sürtüne yaklaştı. Camdan kafasını içeriye kadar soktu. Ter kokusu genzime yapıştı sanki boğulacağım sandım bir an. Kendimi çektim ama nafile. Nereye kaçabilirim, kıç kadar arabanın içinde.
"Damat efendi, damat efendi sakarlığını bilmeyen kalmadı da, hanımını yazının yüzünde bırakmaya utanmadın mı hiç? Demez mi. Hanıma baktım. Kıs kıs gülüyor. “Kör Döne’ye söyleyeceğine imam efendiye söyleseydin de Cuma hutbesinde konuyu anlatsaydı daha iyi olmaz mıydı soyha” dedim. Gaza yüklenir gibi yaptım. Kör Döne kafasını zor çekti. Köyün tezek kokan tozlu yollarından bir an önce çıkmak için acele ederken arkamdan Kör Döne’nin;
“Hanım sen neredesin……?” diye bağırtılarını duymamak için bu boğucu sıcaklıkta arabanın camlarını kapattım. Kulaklarımda Kör Döne’nin cırtlak sesi çınladıkça dikiz aynasından sık sık “acaba beni mi takip ediyor” hissiyle arkamı kontrol ettim. Çok şükür gelen giden yoktu.
Çanakkale 29.09.2014

Mustafa Berçin
Akademi Şiir Ailesi Kültür ve Edebiyat Derneği Başkanı
mbercin@hotmail.com