Eskici Hikayeleri- Örüm Can

   Gizli-açık bir çok kameramız var. Güvenlik kamerası... Sanki kuyumcuyuz. Bir kaç eski eşya çalınsa ne olacak ki... Ne olacak söyleyim; kötü olacak. Kendimi kötü hissedeceğim. Eşyanın maddî değerinden değil, ona sarfettiğimiz  emekten yana kendimi kötü hissedeceğim.  Hiç bir şey yapmasam bile onu almış, temizlemiş, bir yer bulmuş, yerleştirmişim. Belki parçalarını -kaybolmasın diye- beline bantlamışım, belki kendisine benzeyen objelerle bir araya getirmişim yalnız hissetmesin diye... niye çalarlar ki? Başında da bekliyoruz. Kira ödüyoruz, elektrik yakıyoruz vs vs... birileri gelip çalsın diye mi?..

   Güvenlik kameralarımızın asıl görevi, çalanları tesbit etmek değil. Aslında kapının önüne çöp bırakanlar için taktırdık onları. Eşya getirmiş oluyorlar. Güya satarız diye... Sorsalar almayacağımız, eşyalardan... O kadar pişkinler ki “Satarsınız diye getirdim.” Ben de soruyorum; “Siz olsanız alır mısınız?” Arkadan başka bir bilmiş cümle gelir: “ Mültecilere verirsiniz.” “Konu hayır yapmaksa siz niye vermiyorsunuz?”la devam eder tartışmamız. Asıl maksadı hepimiz biliyoruz. Adam evindeki “eskimiş” eşyasını çöpe atacak olsa, kaç kilo geldiği üzerinden  çöp parası verecek. Ondan yırtmaya çalışıyor. İşin kötüsü, vermek istemediği çöp parasını bize yıkmış oluyor. Bu da bir çeşit hırsızlıktır. Kasadan para çalmakla bir farkı yok. 

   İşte o kameraları kurdurduk. Kapının önüne eşya bırakanlara ceza faturası gönderdik. İtirazlar, tehditler... Sıkıntıya düştüğümüzde polis çağırdık. Bu defa arka kapıya bırakmaya başladılar. Arkaya, sokağı görecek şekilde, yan tarafa ve bir kaç yere daha kamera taktırdık. Artık uçanı, kaçanı buluyoruz. Herkesi yakalıyoruz. Otoparktaki araçlardan birine saldırı olmuş, onu bile bulduk... 

   

   Örüm Can... öndeki kameraya ağlarını germiş, kendine güzel bir alan yapmıştı. Ne zaman monitöre baksam onun rüzgarda sallanan iplerini görüyordum. 

   -O ne kamerada bir şey sallanıyor?

   -Örüm Can’ın ağları...

   -Örümcek mi?..Uzun saplı bir fırça olacaktı. 

   -Öldürme!

   -Ağını bozarsam gider. Öldürmeyeceğim. 

 

   Şef haklı... Zaten akşam karanlığında gelenleri tanımak zor, bir de örümcek ağlarının arkasından çekim yapılsa... İnsan polise de veremez öyle bir kaydı. 

   Bir kaç gün sonra monitörde yine rüzgarla sallanan parlak ipler görünmeye başladı. Tabii ki kimsenin gözünden kaçmadığı için uzun saplı fırça yine göreve çağrıldı. Bir kaç gün sonra yine... sonra yine...

   -Öldürdün mü Örüm Can’ı? Çoktandır görünmüyor.

   -Öldürmedim. Zaten onu hiç görmedim. Öldüyse de ben bilerek öldürmemişimdir. 

   -Öndeki dört kameraya da sırayla ağ yaptı ama hepsini de bozduk. Belki istenmediğini fark etti. Belki daha emin bir yere gitti...

Dedim ama yine de merak ediyordum. Nerdedir... n’apıyordur...

   

   Bu akşam, dükkanı kapatmaya yakın, ışıkları söndüre söndüre büroya kadar geldim, kasayı da  toparlarken her zamanki alışkanlıkla monitöre baktım. 8 numarada, tam da bir araba büyüklüğünde, 8 kollu bir canavar, öndeki iki koluyla bana el sallıyordu. 

   -Örüm Can!... Arka kapıya mı geçtin? Bıkmadan usanmadan yaptığın ağlarınla hayata nasıl tutunuyorsun? Adın bundan sonra Umut Can olsun. Sabır Can olsun. İnat Can olsun... Hatta gel... Hayat Can olsun.