GÖLGE
Güleryüzlü, yaşlıca bir hanım, dükkândan bir masa seçti.
- Rica etsem evime getirir misiniz? Akşam siz evinize dönerken bana uğrar, bırakırsınız. Sizi kapıda beklerim, dedi.
Adresini, telefon numarasını aldım. Parayı ödedi, gitti.
Bir haftadır aralıksız yağan yağmur, sonbaharı iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı ama yeşilden sarıya dönen veya döner gibi yapan manzaramızı takip edecek kadar dışarı çıkamıyorduk.
Akşam, masayı arabaya yükledik, dükkânı kapatıp yola çıktık. Adres, bildiğimiz bir yerdi. Ama dört-beş senedir, yolumuz düşüp de geçmediğimiz bir yer... Çocuklar küçükken bu yolu çok severdim. Dört mevsimin dördü de burada çok güzel yaşanırdı. Orman mı şehir mi belli olmayan, sincapların ve ardıç kuşlarının daimi mekânları olarak gördüğüm bir cadde... Yaşlı bakımevinin, çocuk hastanesinin olduğu, büyük bahçelerin, bahçelerdeki anıt ağaçlarının gölgelediği bir bölge...
Arabayla giderken biraz karıştırdık yolları. Ana caddede ve bağlantı yollarında inşaat vardı. Her yer kazılmış, trafik akışı durdurulmuş, bizim tanıdığımız geçitler kapatılmıştı. Yolu uzatıp başka bir yerden girdik. Bir zamanlar görmeye alıştığımız böğürtlen çalılarının yok edildiğini, kestane ağaçlarının kesildiğini, açılan bölgenin araç park yeri veya bina olarak yeniden düzenlendiğini gördük. Çocuk hastanesi yıkılmış, bahçesi tamamen parke taşlarıyla döşenmişti.
Evin numarasını aramak için bir yerde durduk. Ben arabadan inince ilk olarak sarı-yeşil arası renklerle neşeli bir parti veriyor gibi duran ağacı gördüm. Etrafı asfalt ve parke olduğu hâlde neşesinden bir şey kaybetmemişti. Sonra saksılardaki sonbaharları gördüm. Saksıda yetiştirilen minik fidanlar, mevsimin sonbahar olduğunu görmüş, onlar da cümbüşe katılmışlardı. Bir tezgâh, masa veya tahta araba üstündeki çiçekler de cabası... Minik minik plastik bardaklarda yetiştirilmiş, rengârenk çiçekler... Buranın orman manzarası, minyatür olarak sergileniyor gibi olmuş.
Arkamdan bir ses geldi.
- Bekliyorum kapımın önünde. Beni hiç görmedin.
- Sizin ev?..
- Arka sokakta. Ben seni gördüm. Kapıya indim, bekledim, gelmeyince anladım çiçeklere takıldığını.
- Komşularınız güzelmiş.
- Evet... Şehrin park ve bahçelerine buradan gidiyor çiçekler, genç fidanlar... Komşularım, manzaram, baharım, sonbaharım güzeldir.
-Sizin evinizin olduğu yerde kocaman bir yeşil alan vardı eskiden. İçinden yürüme yolu geçerdi. Ben burayı çok severdim.
- Hıı... Evet... Ama çok modern ve konforlu bir bina yaptılar. Ben de burada yaşıyorum ve yaşlılığımda rahat ediyorum.
Arabayı kadının evinin önüne sürdük. Uzun, yatay bir apartman, kapılarının önü asfalt, etrafı asfalt, birazcık bile toprak parçası yok.
- Biraz çiçeklik iyi olur, diyorduk. Çiçeklerin arasından yabancı otlar da çıktı. Araçlarımızı park ederken, manevrada da zorlanıyorduk. Komple kaldırdık çiçekliği. Aralarda bir kaç ağaç bırakmışlar. Önce manzarası güzel diyorduk. Sonra dallarına konan kuşlar, araçların üstüne pisliyorlar diye ağaçları da kestirdik. Hepsinin yerine asfalt döktürdük. Şimdi ne otlar, böcekler var ne kuş pislikleri. Sonbahar gelince etrafa dökülen yapraklar da yok. Tertemiz bir alanımız var artık, dedi.
-Gerçekten... Ter...temiz... olmuş, dedim.
Yeşili ve toprağı kapısının önünde görmeye tahammül edemeyen insanın doğa sevgisinin, pencereden seyrettiği manzaradan öteye gitmemesi böyle bir şeymiş demek ki...
Masayı indirip, kadına teslim ettik.
Bu akşam grinin, gölge olmaktan çıkıp, yeşille savaşının hızını hayretle gördük.