Eskici Hikayeleri-Denge

   Tezgahın üstündeydi terazi. Ben yetişemiyordum. Boyum da küçüktü ellerim de... Hem bir şeyler tartmasını da bilmezdim ki... 

   Bakkalda beklerdim bazen, müşteri gelince haber vermek için. Dedem namazdaysa nenemi, o da yoksa annemi çağırırdım. Bir gün dedem, “Ekmek için kimseyi bekletme, fiyatını biliyorsun. Sen sat nolacak ki...” dedi. “Ben küçüküm...” dedim. “Senin aklın büyük yaparsın.” dedi. 

   Ekmek, yağ, toz deterjan, çamaşır suyu... yetişemediğim yerlerde olanları, müşteriye diyordum, “Siz alır mısınız...” diye. Leblebi çekirdek, fıstık, fındık... bunlar da açıkta satılırdı. Bir defter yaprağından huni yapar, içine ölçekle koyardık. “Gazyağına dokunma!” Anneannemin kesin talimatıydı. Kapının arkasında benim boyumdan daha büyük bir fıçıdaydı gazyağı. Önünde musluk vardı. Bir litrelik ölçekle ve  koniyle müşterinin bidonuna doldururdu. Ben yapmaya çalışırsam dökerdim, yangın çıkardı Allah korusun, birisi gazyağı istedimi hemen koşup haber verecektim...

   Dükkanımız, mahalle bakkalıydı, sık sık gelen olurdu. Boşluklarda kitap  okuyamazdım da kendi kendime oyun çıkarırdım. Hayal âlemiyle gerçek dünya arasında bir yerlerdeydim her zaman.   

   Kapının önündeki toprak zemine çiçek resmi çizerdim. Daha çok papatya... Hep “seviyor” çıksın diye ya beş ya yedi yapraklı... Bacasından duman tüten çatılı bir ev... Evin önünde anne, çocuklarını okula gönderirken el sallıyor. Heidi’nin yüzünü, elbisesini, keçilerini, oğlaklarını çizerdim. Benzetirdim de ha... Her defasında ayakkabı çizerdim  ayağına, diken batmasın diye. 

   Dükkanın içindeysem de gagaları birbirine çok yakın olmasına rağmen değmeyen o iki ördek... en çok onlarla konuşurdum. 

   -Hiç kavga etmez misiniz siz? Hep böyle bakıyorsunuz birbirinize... sen onun saçını çeksen, sen ona tükürsen... ama dokunamıyorsunuz bile... Belki çok iyi anlaşıyorsunuz, iyi arkadaşsınız... ama bayramlarda bile bayramlaşamıyorsunuz. Oysa öpmeden sadece öpücük sesi çıkarsanız bile hissedersiniz. 

   - Onlar iyi... öyle kalsınlar. Aman ha dokunmasınlar.

   Gelen dedemdi. Ben hayalimle açıkta yakalanmanın utangaçlığı içinde sustum. 

   -Bak bunlar telli turna... boyunları ne kadar uzun... birbirlerine bakarlar, dövüşmezler, sevişmezler... Yoksa denge bozulur, hesaplar karışır, düzen gider. Biri birinden daha ağır taşırsa öbürü havada kalır. Aynı ağırlığı onun da kaldırması gerekir. 

   Ben dedemi anlamaya çalışırken küçük bir çocuk geldi, elinde bez torba...

   -Annem şeker istedi Bakkal amca.

   -Torbanın dolusu mu?

Avucunun içindeki parayı uzattı:

   -Bunun hepsine...

   Dedem paraya baktı, çocuğun torbasını aldı. Önce terazinin bir kefesine boş torbayı koydu, turna aşağı indi. Diğer kefeye küçük gramlardan koydu, ordaki turna da aşağı indi yine aynı hizaya geldiler. Gramlı kefeye büyük kilolardan birini koydu, turna iyice aşağı inerken diğeri yukarı çıktı. Şeker çuvalını açtı, küçük küreğiyle torbaya şeker doldurdu, yukardaki turnanın kefesine koydu. Turnalar yine yakınlaştılar. Dedem, azar azar şeker ilave ettikçe yaklaşmaya devam ettiler. Sonunda aynı hizaya geldiler. Torbanın ağzını bağlayıp çocuğa uzattı. 

   -Tam 2 kilo... taşıyabilir misin, eviniz yakın mı? 

  -...

   -Aç bakiim kollarını... kucağına al bak, taşıyabiliyor musun?

Çocuk, torbayı kucakladı. Beli büküldü, başı yere eğildi. 

   - Yok... olmadı. Birazını geri alalım. 

Torbayı yine telli turnanın sırtına koydu, diğerine de 1 kilo ile 500 gramı koydu. Yavaş yavaş torbanın üstünden fazla olan şekeri aldı. Aldıkça aşağıdaki turna yukarı yükseldi, tam aynı hizaya geldiler. Torbanın ağzını tekrar bağladı. 

   -Al bakalım... bu da paranın üstü... 

   Çocuk kollarını açtı, torbayı kucakladı. Bu defa taşıyabiliyordu. Para üstünü de avucunun içine aldı. Gitti. 

   -Dede... herkesin içinde var mıdır bu turnalardan?

   - Evet... herkeste vardır. O dengeyi bozmamak lazım. Yoksa bir daha hiç bir şey düzelmez. 


   .......


  -Aaa... dedemin terazisi! 

   Elektronikler, dijitaller, sentilleri bile tartan kuyumcu terazileri... dükkana şimdiye kadar hepsi gelmişti. Bugün dedemin terazisi de geldi. O çifte turnalar... Yine birbirlerine bakıyorlar ama dokunamıyorlardı. Yine o bakışlarda dengeyi korumaya çalışıyorlardı. 

   Turnaları gagalarından tutup, salladım. Dengeyi bulana kadar biri indi biri çıktı... biri indi biri çıktı... biri indi biri çıktı... aynı hizada durdular.