Eskici Hikayeleri- Aşkın Kokusu

-Grüezi (Selam)

-Grüezi (Selam)

-Size oğlumun eşyalarını getireceğim. Başlangıç için gardrobunu boşalttım. Bütün kıyafetleri burada. Alır mısınız?

-Alırım. Teşekkürler...

-Temiz ve ütülü... Sadece... (Konuşmakta zorlanıyordu. Burnunun ucu kızardı, gözleri doldu. Yukarı baktı, bir kaç defa yutkundu.) Sadece son çamaşır sepetindekileri yıkamadım... yıkayamadım. 

-Sorun değil... Ben seçerim. 

-Oğlum... 40 yaşındaydı... Küçükken pencerede beklerdim. Büyüdü, telefonunu  beklemeye başladım. Bir ay, belki iki ay, hatta üç ay hiç aramadığı olurdu. Ama eninde sonunda mutlaka arardı. O umut var ya... o yeterdi bana... Geçen hafta öldü... Artık o telefon hiç çalmayacak.

   Hiç bir şey söyleyemedim. Konuşabilir miydim acaba? Kendimi yukarı bakarken ve yutkunurken buldum. Kadın devam etti:

-Güzel yaşadı... Hep merak ettiği, istediği şeyleri yaptı. Yüksek dağlara tırmandı, Kızıldeniz’de dalış yaptı, köpekbalıklarıyla yüzdü, paraşütle atladı... Hatta sadece uçaktan değil, yüksek binalardan da atladı. Bir gün Kuzey ışıklarının altından, bir gün Güney Afrika’dan fotoğraf gönderirdi. “Haay mami da bin ich." (Selam anne ben buradayım.)... Sen Türk müsün?

-Hı hı...

-Kapadokya’ya da gitmişti. 

-Balon gezileri var orda... 

-Evet... balonla gezdi. Sonra bütün Kapadokya’yı bisikletle de gezdi. O uzaktan seyretmezdi. İlle dokunacak, koklayacak... Senin çocuğun var mı?

-Var... üç tane...

-Ayrı kaldın mı onlardan?

-Büyüdüler... Ayrı kalıyoruz zaman zaman. 

-O küçükken... iki küçük peluş ayıcık aldırmıştı bana. FC Basel formalı iki ayıcık. “Neden iki tane?” dedim, “Biri sana biri bana” dedi. Biriyle ben yatacaktım, diğeriyle o... Her ayrılışta ayıcıklarımızı değiş-tokuş yapacaktık. Birbirimizin kokusundan ayrılmamak için. Öyle de oldu. Büyüdü dünyayı gezdi... her yolculuk öncesi ayılarımızı değiştirdik. 

-Ben de oğlum, Amerika'ya gidince tişörtünü yastığımın altına koymuştum. Uyumadan önce koklardım. Şimdi kızımın bebeklik battanesini alıyorum yanıma. 

-İyi ve uzun yaşasınlar.

-Dilerim öyle olur.

   Kendimi toparlamaya çalışıp o zor soruyu sordum:

-Nasıl oldu... ölümü?

-Yamaç paraşütü...ters bir rüzgara kapılmış. Tecrübeli bir pilottu... ama bu defa olmamış... Dağa çarpmış. 

-Çok üzüldüm. 

-Sevdiği bir şeyi yaparken öldü... öyle diyorum kendime...

   Türkçe konuşsaydık, “başınız sağolsun, toprağı bol olsun... Allah taksiratını affetsin” gibi dualar ederdim. En çok da “Allah sabrınızı arttırsın” demek isterdim. 

-Beileid... (Başınız sağolsun)

-Danke schön. (Teşekkürler)... Kız arkadaşını aradım. Evini boşaltırken yardım etmek ister mi diye... Gelmedi. Haklı kız... “Telefonun başında beni o kadar çok bekletti ki şimdi en azından nerde olduğunu biliyorum.” dedi bana. 

-Ah bu çocuklar... her kızı, kendi anneleri gibi sonsuza kadar bekler sanıyorlar. Sevgiliyi de bekletiyorlar...

-Oysa her kadının en gerçek aşkı kendi çocuğudur. O yüzden bekleriz hiç yılmadan, usanmadan. Kızlar da kendi büyük aşklarını doğursunlar vaz geçmeden beklemek nasılmış anlarlar...

   “Anne olunca anlarsın.” Annelerimizin sıkça söylediği o cümleyi artık biz de mi söylüyoruz ne...

   Dönüp yere bıraktığı torbalara baktı. Yeniden gözleri doldu. 

-Ben büyük eşyalar için sizi arayabilirim.
-Tabii... konuşuruz o zaman. 

-Çüüzz... (Hoşçakal)

   Kapıdan hızla çıktı. O gidince torbalardan birinde, en üstte duran tişörtü aldım. Hafif bir ter kokusu duydum. Çamaşır sepetinden çıkanlardan biriydi herhalde. 

-Ah ne deyim ki... “Bir kadın seni seviyorsa koklayarak öper seni.” 

   İstemsizce Can Yücel’in dizesini tekrar edip durdum. Ne yapacağımı bilemeden kalakaldım. 

   Birden, kapının açıldıkça çarpan zilinin sesiyle irkildim. Arkamı dönünce kıpkırmızı olmuş gözlerle karşılaştım. Elimdeki tişörtü ona uzattım. Aldı... ağzına, burnuna dayadı, derin derin kokladı. Artık gözyaşları da bendlerini yıkmıştı. Açtım kollarımı sarıldım. Başını omzuma dayayıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben de tutamadığım yaşlarımı salıvermiştim. Benimkiler onun beyaz saçlarını, onunkiler benim göğsümü ıslata ıslata iki kadın, iki âşık, iki anne... doyasıya ağladık.