Rafet, 3 Kasım 1972 tarihli gazetedeki tüm ilanlara bakmaya kararlıydı, çünkü hemen bir iş bulması gerekiyordu. Dikkatini çekenleri bir kâğıda not etti. İçindeki iş bulma umudunu yitirmemişti henüz, oysa günlerdir arayış içindeydi. Belki bu gün şans onun da yüzüne gülerdi! Beş tane kendisince uygun bulduğu iş belirlemişti. Şimdi sıra onları sabırla tek tek dolaşmaya gelmişti.
İlk önce, Karaköydeki tünelin yakınında bir sokak içinde asansör satan bir firmaya gitti. Kapıyı vurup girdiği zaman 45 yaşlarında olduğunu tahmin ettiği, esmer, bıyıklı bir adamın kendisi gibi iş için içeride beklediğini gördü. İçeriye şöyle bir göz attı. İki tane kırık sandalye, eskimiş bir koltuk, üzeri çiziklerle dolu bir masa, duvarda da en az on beş gün sonrası bile koparılmış olan bir takvim vardı. Masanın arkasında genç sayılabilecek bir adam, hareket ettikçe gıcırdayan bir koltuğa oturmuştu. Masaya fazla yaklaşmadan sordu:
-Gazetedeki iş ilanı için rahatsız etmiştim. Doğru yere geldim değil mi?
-Evet, ilanı biz verdik. Buyurun oturun, beyefendi ile konuştuktan sonra işimizi size de açıklarım. Beyefendi sizin en son göreviniz ne idi?
-Emekli subayım.
-Tamam, size işi anlatayım. Biz asansör satışı yapıyoruz, kabul ederseniz sizler de bu işte çalışacaksınız.
-Nasıl?
-Gideceksiniz bir inşaata asansör satacaksınız ve biz de size ona göre para vereceğiz. Bir kaç yöntem belirledik. Ya satış üzerinden binde üç prim alırsınız, ya da 500 lira maaşla çalışırsınız. Tercihi siz yapacaksınız. İş çok kolay…
-Ben kabul edemeyeceğim, izninizi rica edeceğim.
-Güle güle efendim. Siz de duydunuz değil mi şartlarımızı? Biz çok iyi ve sağlam bir firmayız. Burası aslında amcamın, bugün gelemedi. Onun için bugünlük ben bakıyorum. Kabul ettiyseniz size bir form doldurtalım. Adaylar arasından seçim yapınca biz daha sonra sizi arayacağız. Şu listeye de adresinizi eklerseniz.
Formu doldurdu. Yaklaşık yirmi kadar adresin bulunduğu listeye kendi adresini yazdı ve oradan ayrıldı.
İkinci olarak İstiklâl Caddesi üzerindeki bir yayınevinin kapısındaydı. İçeri girdi:
-İyi günler efendim.
-Buyurun, iş için mi?
-Evet.
-Konuşalım. Bir hayli başvuru var. Biz bunların içinden bir kişi üzerinde karar vermek için uğraşıyoruz. Yayın işlerinden hoşlanır mısınız?
-Evet de, ne tür bir iş olduğunu açıklar mısınız?
-Bakın şu yanımdaki masa sizin olacak. Yerine göre içeride, yerine göre dışarıda çalışacaksınız. Yalnız bizim bir de işe girerken 5000 liralık bir teminat şartımız var. Onu verebilecek misiniz?
-Maalesef veremem.
-Öyleyse konuşmaya gerek de yok!
-Peki, bu teminata neden gerek görüyorsunuz? Bu kadar param hiç olmadı ki benim. Zaten param olsa iş neden arayayım?
-Kardeşim, şimdi bunu size izah edemem. Burası işyeri, boş laflarla zaman geçirecek değiliz! Hadi kardeşim, güle güle...
Bu kabaca kovulma moralini bozmuştu. Yine de kendisine yılmaması için telkinde bulunuyordu. Tünelle Karaköy’e geçti. Oradan bir dolmuşa binerek Bayazıt’a gitti. PTT’nin üstünde dergi satışı yapan bir binaya girdi. Burada daha önce bir yerlerden gördüğünü zannettiği orta yaşlarda şişmanca bir adam vardı. Nereden görmüş olabileceğini, kendisini zorladıysa da çıkaramadı. Kendisine karşı çok nazik davranan bu adamın işini de kabul etmedi, çünkü siyasi nitelikli bir dergi pazarlıyorlardı ve satılabileceğinden de kuşkuluydu.
Diğer adreslere gitmeyi artık canı istemiyordu. Hiçbir işin tutulur bir yanı yoktu. Üzüntü içinde eve döndüğünde, posta kutusunda kendisine gelen bir mektup buldu. Birden heyecanlandı, zarfı yırtarcasına açtı. On beş gün önce yazılı olarak başvurduğu “Ayda 5000 lira kazanmak ister misiniz” başlıklı ilanı veren firmadan geliyordu. İlan çıktığı gün adres olarak sadece posta kutusu numarası belirten firma mektupta:
“Sayın....
Başvurunuz olumlu karşılanmıştır. Bizim sizi, sizin de firmamızı daha iyi tanıyabilmeniz ve anlaşabilmemiz için aşağıdaki tarih ve saatte Hilton Oteli’ndeki temsilcimiz bay Okan Bayeri ile görüşmek üzere teşrifinizi rica ederiz.
Not: Okan Bayeri’nin oda numarası 789’dur.” yazıyordu.
Sevindi. Hayaller kurup yorumlar yapmaya başladı. Bu firma yabancı olmalıydı. Yetkili elemanları Hilton’da kaldığına göre kesin yabancıydı. Herhalde büyük bir yabancı firma yetenekli genç elemanlar arıyordu.
Ertesi gün Karaköy’e geldi, dolmuş kâhyasına hangi arabaların Hilton’un önünden geçtiklerini sordu. O da Kurtuluş’a gidenlerin geçtiğini söyledi. Hemen atladı dolmuşa, yolda birkaç kez inmek istediği yeri şoföre hatırlattı. Geldiklerinde şoför:
-Tamam ağabey, in! Hilton işte burası, dedi.
Ürkek adımlarla otelin bahçesinde ilerledi. Gözüne bir levha ilişti: ”Otelde kalmayanların bahçede gezmesi ve içeri girmesi yasaktır.” yazıyordu. Bu, korkusunu artırdı.
Düşünüyordu: “Ya kendisini içeri sokmazlarsa! ”Üstüm başım iyi sayılır ama necisin, ne işin var burada diye sormazlar mı adama? Arabalara bak, çoğu Mercedes. İnen adamlar ellerini kollarını sallayarak içeriye giriyorlar. Bazı görevliler de onların eşyalarını taşıyorlar. Kapıdaki adam özel bir giysi giymiş. Eşya meşya taşımıyor, sadece orada dikiliyor, bir de müşteriler önünden geçerken hafifçe eğiliyor. Oğlum, hiç çaktırmadan ve de bozuntuya vermeden gir içeri. Tam sırası, adam bakmıyor da. Kapıya bak, dönüyor mu ne? Nasıl gireceğiz buradan, yavaşça iteleyeyim bakalım. Oldu işte. O da ne her tarafı halı döşeli içerisinin. Bu kadar büyük halılar nerede dokunmuş olmalı? Hiç çamurlanmaz mı bu güzelim halılar? Kirlenirse nasıl yıkanırlar acaba? Şurada “reception” yazıyor, yok yok şimdi sormayayım. Önce şurada biraz oturup heyecanımı yatıştırayım, boşuna endişelenmişim, baksana başı örtülü kadınlar bile var burada. O garson kılıklı adam niye zil çalıyor, elinde de bir yazı tahtası var. Üzerinde Mr. Smith yazıyor. Ben şunu tanıyorum galiba. Ohoo, o bizim artist Muhterem Nur değil mi? Tam da benim karşıma oturmuş. Ya şu gelen? O da Yılmaz Köksal’a benziyor. Evet, evet o. Sakal bırakmış, ama eminim o. Tokalaşıp, öpüştüler. Konuşmaları duyuluyor:
-Beklettim mi şekerim?
-Zararı yok hayatım. Gidelim mi?
-Hayhay, emredersiniz.
Manzara enfes doğrusu! Burada insanın içi açılıyor. Bir hayli yabancı da var. Artık “reception” yazan yere gidip sormalı, çünkü verdikleri randevu saati gelmek üzere. Ceketimizin düğmelerini ilikleyelim ve kibarca soralım:
-Affedersiniz, Okan Bayeri Bey’le görüşmek istiyorum.
-Mektubunuzu görebilir miyim?
Demek mektubu da biliyor.
-Buyurun.
-Hımm. Yedinci kat.
-Nereden gideceğim oraya, yani merdiven nerede?
-Sağda asansör var.”
Çekine çekine asansörün yanına kadar geldi. Bir türlü ne yapacağını kestiremiyordu. Üç yabancı geldi, bir düğmeye basıp bir müddet beklediler. Sonra kapı açılınca da asansöre bindiler. Bir an girip girmemede tereddüt etti, sonra kendini içeri attı. İçeridekiler ona bir şeyler soruyorlardı, çıkacağı katı sorduklarını tahmin etti. Eliyle yediyi gösterince onlar dört numaralı tuşa bastılar. Hareket ettiğinde asansör, ayaklarının yerden kesildiğini zannetti. Sanki uçarcasına yukarıya çıkıyordu. Yabancılar inince, yedi nolu tuşa bastı ve biraz sonra da kendini ineceği katta buldu. İleride bir kadın temizlik yapıyordu. Ona sordu:
-789 nolu oda neresi?
-Sol tarafta. Orada toplantı var galiba? Dün ve bu gün bir sürü gelen oldu.
Kapıyı vurup içeri girdiğinde içerisinin kalabalık olduğunu gördü. Genç bir görevli onu güler yüzle karşıladı, bir form doldurmasını istedi ve sırası gelince de Okan Bey’le görüştüreceğini söyledi.
Okan Bey çok etkileyici ve ikna yeteneği güçlü bir adamdı. Konuşması ve hareketleriyle insanı kendisine hayran bırakıyordu. İşi anlattı. Hayat sigortası pazarlıyorlardı. Genç elemanları bu amaçla seçip on beş gün seminerde eğitip piyasaya süreceklerdi. Anlattıklarına bakılırsa mektupta sözü edilen miktar parayı kazanmak işten bile değildi. Çünkü sigorta ettiği kişilerin yatırdıkları paralardan yıllarca prim alabilecekti sigorta danışmanı. Hemen kabul etti.
Ertesi gün seminer başladı. On beş gün hiç aksatmadan seminere gitti ve orada anlatılanları dikkatlice dinleyip, notlar aldı.
Seminer bittikten sonra Şişli’deki şirketin merkez binasından ilk görevine giderken sanıyordu ki yüzlerce insan hayat sigortası yaptırmak için kendisini bekliyordu.
Gittiği bazı işyerlerinin sahipleri “sigorta” sözcüğünü duyunca ilk başta çok iyi davranıyorlardı. Çünkü çoğu işveren oldukları için gelen kişiyi SSK görevlisi sanıyorlardı. İşin aslını öğrenince ise hemen dirsek gösteriyorlardı. Bazılarına:
-Yatırdığınız primler birkaç sene sonra emekli maaşı almanızı sağlayacak, isterseniz bunu istemeyip toplu olarak paranızı faizi ile birlikte çekebilirsiniz. Eğer ölürseniz poliçede gösterdiğiniz kişiye, ya da eş ve çocuklarınıza yüklüce bir para sigortamız tarafından ödenecektir, dediğinde:
-Bunları boş ver kardeşim, ben öldükten sonra tufan, tufan... Para alan olsa ne, olmasa ne? cevabıyla da karşılaşıyordu.
Üç ay koşuşturmasına rağmen tek bir kişiyi bile sigorta etmeyi başaramadan işi bıraktı. Tekrar aynı yöntemle yani gazete ilanları yoluyla iş aramaya başladı. Bir gün bir ilan gördü: ”Gazetemizde müsahhih olarak çalışacak milliyetçi gençler aranıyor.” yazıyordu.
“Herkes kadar biraz ben de milliyetçiyim” diye düşündü ve verilen adrese gitmeye karar verdi. Karaköy’deki Bankalar caddesinden yukarı çıktı, Şişli yokuşunun ortalarında verilen adresi buldu. Burası bir gazete binasından çok bir apartmana benzeyen, eski ama sağlam bir yapıydı. Dış kapısının üzerinde Gerçek İstanbul Gazetesi yazan, fazla da dikkat çekmeyen bir tabela vardı. Ağır kapıyı zorladı, içeri girdi, girer girmez gazete basım makinelerini gördü.
Merdivenleri inen üzeri boya içinde bir çocuğa ilanı gösterdi, o da merdivenlerin hemen başındaki bir odayı parmağıyla işaret etti. Odada gözleri hafifi şaşı-ki sonradan öğrendiğine göre gazete sahibinin kardeşiymiş- Orhan Bey, bu fikirde gerçekten samimi ise işe hemen başlayabileceğini söyledi. Çekik gözlü, top sakallı, kalkık burunlu bir adamı çağırdı. Adam kendisini müsahhihlerin şefi olarak tanıttı ve onu takip etmesini istedi.
Kapısında “Mürettiphane” yazan, alışık olmayan kişiyi rahatsız edebilecek kadar gürültülü bir salona geçtiler. Dizgi işlerinin yapıldığı yerdi burası. Beş adam daktilo yazar gibi kocaman makinelerin tuşlarına basıp duruyorlardı. Şef köşede cam kenarına konmuş bir masayı işaret etti, camdan Şişhane yokuşu görülüyordu:
-Çalışma yeriniz burası. Sizin gibi yeni başlayan bir arkadaş ve eskiden beri burada olan bir müsaahhih arkadaş olmak üzere üç kişi çalışacaksınız. Nöbetleşe görev yaparsınız ve bunu da kendi aranızda halledersiniz. Sormak istediğiniz bir şey var mı?
-Tam olarak ne yapacağımı bilmiyorum. İş ve kurum hakkında biraz bilgi...
-Operatörler yazıyı makinelerde yazar, kalıpları çırak alır kopyasını çıkarıp orijinal metinle birlikte size getirir. Varsa yanlışları düzeltip tekrar çırağa verirsiniz. Detayı buradaki arkadaş size anlatır. Yaptığınız işten sadece bana karşı sorumlusunuz. Ben bunun dışında tefrika edilecek yazıların seçilmesi, magazin ve fal gibi bazı işleri de ayarlarım. Kısa zamanda aklınıza gelen diğer sorulara da yaşadıkça cevap bulacağınızı sanıyorum. Hayırlı olsun işiniz!
**
Müsahhihlerin üçü de üniversite öğrencisiydi. Gece bölümlerinde okuyorlar, gündüzleri de burada çalışıyorlardı. Gazete en geç 17.00’de satışa hazır hale geldiğinden okula rahatlıkla yetişebiliyorlardı. Basılan gazeteleri, birkaç çocuk alıp Karaköy, Eminönü ve Sirkeci Gar’da “yarınki gazete” olarak satıyor, diğerleri de dağıtım firmalarınca çeşitli yerlere götürülüyordu.
Nuri de Rafet gibi yeni işe başlamış olan, uysal ve gayretli bir gençti. Nuri ile kısa sürede kaynaşmış, ama gerçek adı Ahmet olduğu halde kendisine Başak Acun dedirten deneyimli müsaahhihe bir türlü ısınamamıştı.
Başak burada çalışmasının yanı sıra başka bir gazetede de sinema eleştirmenliği yapıyordu. O gazete ise ideolojik bakımdan bunun tam zıttı idi. Başak işe istediği zaman geliyor, istediği zaman da gidiyordu. Ona bu konuda karışan yoktu. O yüzden işin önemli bir kısmı diğerlerinin üzerine kalmıştı.
Başak fazla konuşmazdı, konuştuğu zaman onun iyi bir insan olduğu sadece ideolojisi konusunda taviz vermediği görülürdü. Bazen:
-Hakkımı versinler dersen çok beklersin, kendin mücadele ederek alacaksın! Bu patronlar bizi sömürüyor. Masonluk ve Gerçekler diye bir kitap basıp okuyuculara ücretsiz dağıtmakla milliyetçi olduklarını sanıyorlar. Bunlar benim ne olduğumu da çok iyi biliyorlar, ama bana gereksinimleri olduğu için beni burada tutuyorlar. Çıkarları ne emrederse onu yaparlar, yani bunlar karanlığın arkadaşlarından başka bir şey değiller. Bir gün biz bu karanlığı boğacağız... diyordu.
Bazen makinelerin çıkardığı madeni seslerden dolayı konuşmalar bile duyulmuyordu. Gürültüden başka bir de makinelerde eriyen kurşunun rahatsız edici dumanı vardı. İlk başlarda bu, alışık olmayan bir insanda istifra ve baş dönmesine neden olabiliyordu.
Bu makinelerin operatörleri tuşlara dokunduklarında makinenin yukarısından harf ve işaretler aşağıya düşüyor, bir kolu kaldırdığında bunların üzerine erimiş kurşun dökülüyor, bir başka hareketle kurşun kalıbı makinenin çıkışına gönderilirken, kullanılan harfler de yerlerine gidiyordu. İşte birkaç kelimelik bir satırın işi tamamdı.
Operatörlerin hepsi bu makinenin en ilginç yanının kullanılan harfleri eski yerlerine gönderme işlemi olduğunu söylüyorlardı. Birisi:
-Bunu keşfeden adam sonunda çıldırmış, derken sözlerinde bir övünme ve bir gurur vardı. Bir harfi eline alıp:
-Bak, bu kenardaki oyuklar, yukarıdaki dönen demire geçer. O demirde de bunun gibi oyuklar vardır. Her harf kasadaki yerini bu oyuklar sayesinde bulur. Nasıl ilginç değil mi? Geçende bir arkadaş Almanya’dan geldi. Orada birçok makine görmüş. Buna baktı baktı ve bunun gibi karışık bir makine görmediğini söyledi.
Diğer bir operatör, makinenin maddi değerini belirtmek için hemen atılır:
-Bunun bir tanesi tam yarım milyon lira. Bu makineye dokunmak cesaret işidir. Ben on senelik operatörüm, gene de girdisini çıktısını tam olarak bilmem bunun.
Aslında makinelerden daha ilginç olan bu operatörlerin kendileriydi. Önceleri onları hiç konuşmayan, kendini beğenmiş, asık suratlı kişiler sanırsınız, ama yakınlaşınca farklı bir dünyaları olduğunu anlarsınız. Nedense hepsi çalışmayı çok severler, saatlerce makinenin başında otururlar. Hoş, başka çareleri de yoktur ya!
Esmer, kısa boylu Apo lakaplı operatör kendi hikâyesini şöyle anlatıyordu:
-Beş-altı, hatta iyice hesaplarsam yedi sene çıraklık yaptım matbaada. Yani şu bizim Hüseyin gibi, dizilen yazıları alıyor, kopyalarını çıkarıp müsahhihe götürüyordum ve ne kadar ayak işi varsa onları da yapıyordum. Ustam bana söz vermişti: ”Eğer sözümü dinlersen askerden gelince seni 1200 lira maaşlı operatör yapacağım.” demişti. Ben onun sözünü dinlemedim ve askere gitmeden iki sene önce oradan ayrılıp başka bir yerde operatör oldum. Çünkü ustam yokken gizlice oturuyordum makinenin başına. Orası ansiklopedi çıkaran bir yerdi. Benden iki sene önce çıraklığa başlayan arkadaşım ustanın sözünü dinlediği için hâlâ çırak. O dedi 1200 ben şimdi alıyorum 2200!
Yarım saatlik öğle yemeği paydosu verildiğinde hepsi müsaahhih masasının yanındaki cama doğru koşarlardı ciğerlerini temiz hava ile doldurmak için. Bir yandan da sefer tasları ya da poşetler açılırdı öğlen yemekleri için. Sohbetleri, dertleşmeleri, temiz hava almayı, yemek yemeyi bu yarım saate sıkıştırmak zorundaydılar.
İçlerinde en yaşlısı olduğundan ona Salih amca derlerdi. Salih amca dişlerinin dibindeki yeşil lekeleri göstererek:
-Bak Rafet, bu yeşiller hep bu kurşun zehrinden. Allah göstermesin bu zehir vücuda bir girdi mi, kurtul kurtulabilirsen. Duvardaki şu delikleri görüyor musun? Onlar boru yerleridir. Bu makinelere boru takıp kurşunun buharını dışarıya vermek lazım! Adam deliği açmış, ama üç kuruşluk birkaç metre boruyu senelerdir nedense almamış. Sonra bu gibi işyerlerinde çalışanlara her gün yoğurt ya da süt verilmeli. Bize bir gün verilirse beş gün verilmiyor. Eh, bu da insafsızlık artık!
Hepsi de uysal insanlardı, biraz da çekiniyorlardı. O yüzden fazla konuşamazlardı. Mürettiphanenin duvarlarını aşamayacağı düşünülen konuşmaları, nasılsa patronların kulağına gidebiliyordu. Giderse ne mi olur? Hemen kapının önüne konur! Gerçi iş bulma konusunda korkuları yoktur. Ellerinde zanaatları vardır, nereye gitseler geçerli; ama ha deyince iş vermezler adama. Hem, çoluk çocuklarını da düşünmek zorundadırlar.
Aynı yerde çalışan, mürettipler de vardır. Bu iş statü olarak, operatörlükten biraz üsttedir. Ama sayfa hazırlayan mürettip üsttür, yoksa başlık dizen mürettip, operatörden aşağıdadır.
Mürettipler yazı işlerinden gelen sayfa planına göre yazıları yerleştirirler; fazla gelirse yazının bir kısmını çıkarırlar, az gelirse de yazıyı şişirip sayfayı tamamlamaya çalışırlar. Tabii yazı dediğimiz gerçekte bir kâğıtta bulunan yazı değil, operatörlerin kurşunla yazdıkları kalıplardır. Mürettiplerin önüne gelen bu yazılı kurşun kalıpları, onlar tarafından tersten okunmak zorundadır ve gerçekten de onlar bu ters okumada oldukça beceriklidirler.
Çıraklar mürettiphanenin en ağır işçileriydiler. Kurşun kalıplara dizilen yazıları operatörün makinesinden alıp, kopyasını çıkarıp orijinali ile birlikte müsahhihe götürürler, o düzelttikten sonra kopyadaki düzeltmeleri yeniden yazması için operatöre verirlerdi. Operatör hata olan satırları yeniden yazar, çırak yanlışları çıkarıp doğruları onların yerine yerleştirmesi için bunları mürettibe verirdi. Bundan başka makinenin potasına kurşun atmak, makine tutukluk yaptığında operatöre yardım etmek, çay getirmek ve her türlü dışarı işlerini yapmak çırakların göreviydi.
Çırakların yaşı 11-15 arasında değişiyordu. Bu çocukların başlıca zevki mürettip görmeden başlık dizmek ya da operatörler gittikten sonra makineye oturup yazı dizmekti. Gizliden yaptıkları bu işleri görenler de sadece müsahhihler olduğu için kimseye söylememeleri için onlara adeta yalvarırlardı.
Bu çocuklar yaşları ve yaptıkları iş gereği ispiyoncu da olmak zorundaydılar. Patronlar gibi herkes birçok konuda onlardan bilgi alabilirdi. Bazen yaranmak amacıyla patronlara kendiliğinden bilgi aktardıkları da olmuyor değildi. Kısacası onlar gazetenin gazetesiydi...
Yaşları küçüktü ama gururları büyüktü çırakların. Kırıcı bir sözden hemen incinirlerdi. Öyle ya onlar geleceğin operatörü ya da mürettibiydiler. Herkesin onlara o gözle bakmasını isterlerdi. Gelecekte operatör ya da mürettip olmak ne tatlı bir hayaldi onlar için...
**
Bin dokuz yüz yetmiş üç yılının sıcak bir Mayıs günü Rafet, tek başına düzeltmeleri yapıyordu.”Burada işe başlayalı altı ay olmuş bile, zaman çok çabuk geçti.” diye düşündü. Masasının hemen yanında kirli çay bardaklarının kenarında durduğu camdan dışarıya baktı. Sefil bir hipi başını sallayarak, o güzelim(!) saçlarını savurarak yokuşu tırmanıyordu. Perişan olmuş elbisesinin ceketinin cepleri çıkmış, pantolonunun paçası yırtılmış sallanıyordu. Bu sıcakta ceketle nasıl dolaşabildiğine hayret etti. Onun hemen arkasından giden çok şişman bir adam gördü. Necdet Tosun’a benzetti. O olma ihtimali çok yüksekti, çünkü geçende bir operatör aşağıdaki vergi dairesine gidip gelen artistleri bu pencereden bazen gördüklerini söylüyordu.
Caddeden vızır vızır geçen daha doğrusu geçmeye çalışan arabalardan kendini sakınmak için yaşlı bir adam dikkatli bir şekilde en kenardan yürüyordu. Arabaların bazıları yokuşu çıkmakta zorlanıyordu. Binenlerin inip yokuşu çıkması için arabayı iteledikleri de oluyordu.
Geldi geleli yazı işleri müdürünü sadece birkaç kere görmüştü. Mürettiphaneye pek inmezdi. Şefleri ise sık sık oradaydı. Eskiden yayınlanmış pehlivan tefrikalarını ya da o günün falını getirirdi dizilmek üzere. Bir gün yeni fal yazmaktan da bıkmış ve eski gazetelerden falları keserek getirmeye başlamıştı. Rafet, dizerken bazı fallarda satırın tam dolmadığını söylediğinde:
-Onun kolayı var. Uğurlu sayınız şu, ya da uğurlu renginiz bu, diye ekle ve boşluğu kapat gitsin, demişti.
Kopyalardan eline bulaşan mürekkebi samanlı bir kâğıda silerken şef içeri girdi:
-Rafet, bugün yazı işleri müdürü erken çıkacak, benim de bir işim var. Birazdan gideceğim. Patronlar yukarıda, ama onlar bu işten anlamazlar. Yani işler senin sorumluluğunda. Mürettip sayfaların kopyasını aldıktan sonra, bir göz atıp baskıyı yaptır, dedi ve gitti.
Gazetenin basılmasına yarım saat kala on tam sayfa kopyayı Rafet’e getirdiler. Diğerlerini üstün körü ama baş sayfayı dikkatlice inceledi. Manşet habere baktı: ”Mecliste masonlar tartışıldı” diye büyük puntolarla bir başlık atılmıştı. Devamında da bir milletvekilinin masonlara “sülük” dediğinden bahsediliyordu. Sayfaları tek tek imzalayıp basılmak üzere gönderdi. Saat tam 17.00’de baskı makineleri gürültü çıkararak gazeteyi basmaya başladılar.
Yarım saat ya geçmiş ya da geçmemişti ki patronun kardeşi Orhan Bey ve birkaç kişi Rafet’in yanına geldiler. Ellerinde yeni çıkan gazete vardı, heyecanlı görünüyorlardı. Masanın etrafını sardılar. Orhan Bey:
-Rafet bu kocaman haberi görmedin mi? Gördüysen bizi neden uyarmadın? Masonlara hakaret ediliyor bak burada! Üstelik adamlara sülük bile deniyor.
-Efendim onu söyleyen biz değiliz, bir milletvekili. Hem ben haberin kendisini değil, o haberdeki dilbilgisi yanlışlarını düzeltmekle görevliyim. Ayrıca basın ve ahlâk yasasına aykırı bir şey varsa, o zaman ilgili birimi uyarırım. Haberlerin seçimi sorumluluğu tamamıyla yazı işlerine aittir.
-Ama ortada alenen bir hakaret var.
-Az önce de belirttim, hakaret varsa onu yapan biz değiliz ki...
-Peki, o zaman aynı haberde sözü edilen şu iki firmadan bizim reklam aldığımızı biliyor musun?
-Bilmiyorum, çünkü benim reklam servisiyle de bir ilgim yok. Hem masonların daha önce aleyhinde basılmış kitabı da var gazetemizin. Topluma zararı olmayan bir haber gibi göründü bana. Gene de siz bilirsiniz.
-Neyi nasıl yapmamız gerektiğine biz karar veririz. Baskıyı durdurdum. Mürettip hemen o haberi çıkarsın, basılan gazeteler imha edilsin ve o haberin yerine şu haber konsun. Operatörler gitmiş ama dizgi makinesinde bunu mürettip de dizebilir. Sen de hemen okuyup düzeltmeleri yap, fazla gecikmeden gazeteyi çıkaralım.
-Peki
-Ha unutmadan söyleyeyim, yarın da beni gör, dedi ve gitti. Tabii yanındakiler de onunla beraber.
Manşetten verilecek olan yeni haberin başlığı şöyleydi:.....Partisi Başkanı: ”Biz milliyetçiyiz” dedi.
**
Ertesi gün Rafet onun yanına gitmedi. Çağırmasını bekledi, ama çağıran olmadı. Bu olaydan on gün sonra artan sigorta primleri nedeniyle gazeteden çok sayıda eleman çıkarılacağı söylentileri yayıldı. Bu söylentiler bir gün sonra gerçek oldu.
Patronun odasına Nuri ve Rafet birlikte çağırıldılar. Görevlerine son verildiğine dair zarf içinde bir yazı ve on beş günlük de tazminat parası ellerine tutuşturuldu. Başak Acun bundan sonra gazetede tashih işlerini tek başına yürütecekti. Kendisiyle vedalaşan arkadaşlarına bu nedenle dert yanıyordu...
● ● ●
Ömer Faruk Hüsmüllü