Bu gün 15 Eylül. Günlerden Pazartesi.
Artık dayanamayacağım. Birilerine anlatmazsam orta yerimden çatıdana çatlayacağım vallahi. Ne zor şeymiş sır saklamak. Şimdi bana söz vermeni istiyorum. Sırrımı saklayacaksın değil mi? Yoksa sen de benim gibi dayanamayıp birilerine anlatacak mısın sana anlattıklarımı? Konuşmanı beklemiyorum senden, kelimeler olmadan da anlaşabiliriz seninle. Artık bu günden sonra sen bensin, ben ise sen olacağım. Aval aval bakmasana be kuzum. He de yeter.
Masama oturduğum zaman bayılacağımı zannettim önce. Karşımda oturan on sekiz öğrencim benimle göz göze gelmemeye çalışarak ürkek ürkek bana bakıyorlar. Kara tahtanın hemen sağında, pencere kenarındaki masamdan kalktım, pencereyi açtım. Yüzüme çarpan temiz hava ile kendime geldim biraz. Sınıf küçük. Topu topu on sıra var. En arkadaki bir sıra boş. Sıralar değişmiş olsa bile sınıf aynı sınıf.
Gözüm iki de bir sağ taraftaki sırada oturan çakır gözlü kumral kıza kayıyordu sürekli. Ona bakmaktan kendimi alamıyorum. Ona baktıkça kendimi görüyordum. Çünkü o sırada ben oturuyordum bir zamanlar. “Adın ne senin küçüğüm” dedim.
“Döndü Çetin” dedi usulcana. Gözlerimin karardığını, başımın döndüğünü, dudaklarımın kuruduğunu, midemin kasıldığını belli etmemeye çalıştım. Başardım mı bunu pek kestiremiyorum.
“Baban kim senin” dedim.
“Ali Osman” dedi. “Onlara Çuhurlar derler öğretmenim” dedi yanında oturan kız. Daha fazlasını soramadım.
Hayattım boyunca iki şey beni çok ama çok korkuttu. On üç yaşımın içindeydim. İlkokul'a gidiyorum. Babam beni geç yazdırdığı için hala okuyordum ilkokulda. Bir gün kızlarla yakar top oynarken bir ara bacaklarımın arasında ılık bir ıslaklık hissetmiştim. Oyundan ayrıldım geniş avlunun uç kısmındaki tuvalete koştum. Kan, aman Allah'ım bu da ne? Biraz önce tökezleyip düştüğüm vakit bir şey mi oldu acaba? Sağdan soldan bulduğum bez parçaları ile utancımı gizlemeye çalıştım günlerce ağlayarak.
Bir de yine o yıl; bir akşam eve misafir gelecek demişti anam. Zaten iki odalı bir yer. Ev demeye bin şahit gerek. Akşam Köse Davut, hanımı, bir iki de konu komşu geldiler. O kadar insana evde oturacak şilte bile yok. Köse Davut; kestirmeden konuya bodoslama daldı.
"Ali Osman gardaş, lafı sözü uzatmaya gerek yok biz Allah'ın emri, peygamber efendimizin kavli ile senin Döndü'yü oğlum Salih'e istiyoruz." dedi. Kulağımı dayadığım kapının arkasına yığıldım.
Günlerce ağladım, ağladım, ağladım. Elimden gelen sadece ağlamak. Daha ilkokulda okuyorum ve okul bittiği hafta düğünüm olacak. Şurada topu topu iki ay ya var ya yok.
"İşte böyle öğretmenim" dedim. Günlerdir bendeki değişiklikleri gören Songül öğretmenime her şeyi anlattım. Ne teselli etti, ne bir şey söyledi. Sadece sıkı sıkıya sarıldı bana. Umutlarım bir anda onun sıcak kollarında eriyiverdi. Benim hayallerim işte böyle, kar üstüne yazılmış yazı gibi. Güneşi gördü, kusura bakmayın lafı beceremedim galiba. Her zamanki gibi gerçekler hayallerin önüne geçti.
Güya öğretmen olacaktım Songül öğretmenim gibi. Benden küçük kız kardeşlerimi de okutacaktım. Onlar doktor ve mühendis olmalıydı. Bir evde bir öğretmen yeterdi. Anam ırgatlık yapmayacaktı. Belki ona da, babama da naylon ayakkabı yerine lastik ayakkabılar bile alabilirdim. Kardeşlerimin daha güzel esbapları olurdu.
Bir gün okul çıkışı Songül öğretmen “Döndü sen kal biraz” dedi. Bekledim. Sınıf boşalınca karşısına oturttu beni. "Şimdi beni iyi dinle" dedi. “Anlattı, anlattı. O anlattıkça buğulanan gözlerimden akan yaşlara hakim olamadım.
Benim adım Ayşe Çakır. Artık bu güne bu gün yatılı Öğretmen Okulu öğrencisiyim. Üzerimde temiz elbiselerim var. Soğuk kış günlerinde vıcık vıcık çamurların içinde naylon terlik giymiyorum. İlk defa cebimde para var. Para dediysem üç beş kuruş cep harçlığı canım. Daha önce uzaktan bile görmemiştim. Babamda da zaten para ne gezer.
Günler ne kadar da çabuk geçip gidiyor. Her hafta sonu evdeyim. Yeni hayatıma alıştım galiba. Ara sıra kardeşlerimi özlüyorum ama Afet annem çok anlayışlı biri. Öyle zamanlarımda bana ummadığım kadar daha bir yakınlık gösteriyor.
Afet annem dedim de; o gün Songül öğretmenimle konuştuğumuz gibi köyümüze çok yakın olan kasabada buluştuk. Beni orta yaşın biraz üzerinde uzun boylu, saçlarının ön kısmı seyrelmiş bir adama "Ona iyi bakın" diyerek yanaklarımdan öperek emanet etti.
Ertesi gün benim hiç alışık olmadığım iki katlı kocaman bir evdeyim. Aman Allah'ım, saray bu olsa gerek diye düşündüm. Sanki sarayın ne olduğunu biliyorum da. Evin kocaman kocaman altı odası var. Her oda da bir sürü eşya. Bizim evde yer minderleri vardı burada ayaklarını yerden kesecek yükseklikte yumuşacık şeyler var. Adını bile bilmiyorum. Beni hiç alışık olmadığım bir odaya soktular önce. O da ne? İçi kocaman bir tekneye oturttular. Güzelce yıkadılar. Çalı süpürgesine benzeyen saçlarım başka başka kokuyor sanki. Hiç alışık olmadığım kıyafetler giydirdiler. Su yiye yiye şişmiş asma kütüğünün üzerinde anamın bazen sıcak bazen soğuk su dökerek çimdirdiği günleri düşündükçe başka bir dünyada yaşadığımı zannetmeye başladım. Bu gün her şey beni şaşırtıyor. İlk defa masada yemek yedim. Biz üç öğün bulursak bulgur pilavı yerdik. Burada tatları biraz tuhaf ama değişik yemekler de var. O gece yine yüksekçe bir yerde uyudum. Odada sadece ben varım inanabiliyor musunuz, sadece ben.
Yeni evime yeni aileme, yeni anneme alıştım. Afet annem bana Ayşe diye seslendikçe önceleri yadırgıyordum ama gün geçtikçe kulaklarım ona da alıştı. Bu gün buradaki günlerimin de sonu. Artık hafta sonları gelebileceğim. Afet annem okul müdürünün odasından çıktıktan sonra beni öptü, kokladı, "Allah'a emanet ol yavrum" diyerek kendisini bekleyen şoförünün açtığı kapıyı sert bir şekilde kapatarak uzaklaştılar.
Ara sıra yeni kimliğime bakıp bakıp duruyorum. Bu ben miyim ya hu? Sadece kimliğime mi hayır, aynanın karşısında ne kadar vakit harcadığımı tahmin bile edemezsiniz.
Yıllar su gibi akıp gitti. Okulumu birincilikle bitirdim. Kimse benden bu acarlığı beklemiyordu. Yakında kura çekerek yeni görev yerlerimize gideceğiz. Afet annem sürekli olarak “Nasıl olsa kızım okulunu birincilikle bitirdi, kura dışı, bize en yakın okulu seçecek, kızımdan ayrı kalamam” diye dursun, “Nereyi tercih edeceksin öğretmenim” diyen amirime, ………köyü deyince Afet annemin yüzünü görmeliydiniz. Beni tanıyordu. Üstelemedi.
Okulda iki öğretmeniz. Diğer arkadaşım Emine benden kıdemli olduğu için aynı zamanda okul müdürü olarak da görev yapıyor. Allah var bana çok iyi davranıyor. Ders çıkışı “Emine” dedim. Aramızda resmiyet olsun istemedi. Zaten aynı odada kalıyoruz. Amir memur ilişkisi olsun istemedik. Elindeki kalemi masanın üstüne bıraktı, hadi sor der gibi baktı.
“Döndü” dedim. “Ne kadar sevimli, güzel bir kız olacak anlaşılan” devam edecektim ki, araya girdi.
“Onun hikayesi başka” dedi. Meraklı meraklı baktım.
“Sanıyorum yedi yıl önce onunla aynı adı taşıyan ablası varmış, bir gün okul çıkışı ortadan kaybolmuş. Günlerce, aylarca bakmadıkları çalı dibi, ağaç kovuğu, dere yatağı kalmamış. Sonunda öldüğüne kanaat getirip aramayı bırakmışlar. Babasının üç kızı varmış. Buralarda hep oğlan olsun isterler. Kaç horantasınız diye sorduklarında kaç erkek çocuğun var demektir. Anlayacağın Ali Osman efendi hala erkek peşinde olduğundan yeni doğan kızının adını hem kaybolan Döndü’ye hem de erkeğe dönsün diye bu adı koymuş. Ha bir de Döndü adına ağıtlar yakılmış, dilden dile dolaşıp durmuş yıllarca. Şuralarda bir yerlerde olacaktı. Zaten kimin evine gitsen mutlaka bahsi geçer. Kuzum hem sana ne, zaten yorulmuşum. Hadi hazırlan da çıkalım” dedi.
“Şu ağıt, nerede ver bana da çıkalım” dedim. Kalktı üç beş dakika sonra üçüncü hamur bir kağıtla döndü. “Al” dedi. “Al da kurtulalım şundan, gına geldi vallahi” Bir çırpıda okudum yazılanları.
Döndü Geliyor
Göresin mi geldi, çok mu özledin?
Bunca yıl sininde yol mu gözledin?
Hasret ayıp mı ki, niye gizledin
Hadi gözün aydın Döndü geliyor.
İzin verirlerse bir divan kurun
Lafın göbeğine, dibine vurun
Sarpa sararsanız dedeme sorun
Gözünün bebeği Döndü geliyor.
Döndü, döndü diye bekledi dedem
Her gelen kız oldu kahroldu ebem
Yalnız bizler değil cümle elalem
Gözyaşı dökerek döndü geliyor.
Kanatlı kapıda asma kilidi
Anahtarsız açan tatlı dil idi
Ali Osman sağken coşkun sel idi
Şimdi durulandı döndü geliyor.
Ömer ağa neslin geliyor bir bir
Dilerim ki serin nur olur kabir
Temizlenir orda bedendeki kir
Kiraz, Mehmet derken Döndü geliyor.
“Ana, bak öğretmenim geldi” diye seslenen minik kardeşimle birlikte avludan içeriye adımımı atar atmaz yıllar sonra evime, yuvama, yoksulluğuma, kederlerime geri döndüm. Perişan anam, kollarına atılmamak için kendimi zor tutuyorum. Saçlarında neredeyse ilaç için bir tek siyah saçı kalmamış. Kamburlaşmış mı ne. “Hoş geldin kızım” derken göz göze gelmemeye çok çaba sarf ettim.
Otobüsün homurtuyla yerinden irkilerek kalkması Döndü’yü biraz tedirgin etti. Bana iyice sokuldu. Ben de bunu bekliyordum zaten. Fırsatı kaçırır mıyım kollarımla iyice sardım. Saçlarını kokladım, kokladım.
“Öğretmenim” dedi. Devam etmesine müsaade etmedim.
“Öğretmenlik sınıfta kaldı artık. Bundan sonra bana abla diye hitap etmeni istiyorum, koca yaz tatilinde sana öğretmenlik değil arkadaşlık ablalık yapayım anlaştık mı?”dedim. Başını öne eğdi. İtaat ettiği her halinden belliydi. Gözlerimde biriken yaşları saklamak için dışarıyı seyretmek bahanesiyle başımı otobüsün camına yasladım.
İşte böyle sevgili günlük, Döndü olarak hayata başladım, Ayşe öğretmen olarak sürdürüyorum hayatımı. İki annem, bir babam var. Afet annemin kocası yıllar önce rahmetli olmuş. Biricik kızları bir kaza sonucu ölünce kendi kabuklarına çekilip hayata küsmüşler. Afet annemin kocasının ölümü ise tuzu biberi olmuş acılarının. Songül öğretmenim Afet annemin akrabası. Gerisini biliyorsun. Şimdi öz kardeşimle beni uzun bir tatil bekliyor. Ona hem öğretmeni, hem ablası olarak Songül öğretmenimin bana yaptığını yapacağım. Umarım sırrımı saklarsın. Ama ben şunu biliyorum ki sır denilen şeyi ikinci bir kişi biliyorsa üçüncüsü de bilecek demektir. Hadi uykum geldi. Bana eyvallah.
Çanakkale 10.03.2014
Süleyman Yalman