Kadın öncekinden daha erken bir vakitte girdi börekçinin bahçesine. Hayrettin heyecanlandı. “Geldi, ama beni unutmuştur bile. Zaten buraya değil, başka tarafa bakıyor. İşte birazdan geçip gidecek.” diye düşünüyordu. Kadının başka tarafa baktığı doğruydu. Çünkü yandaki masada üç yaşlarında yaramaz bir çocuk hem bağırıyor, hem de ağlıyordu. Çıkardığı gürültü o kadar fazlaydı ki bu ufaklığın, dikkat çekmemesi mümkün değildi.

     Hayrettin, kadın başına dikilince gazeteyi masanın üzerine bırakıp ayağa fırladı. Hoş geldin, hoş bulduk ifadelerinden sonra sohbete başlamışlardı bile.

     -Sizi üzmek istemem, ama rahmetli eşiniz Münevver hanımefendinin öyküsünün tamamını dinlemek isterim, dedi.

     Kadının Münevver’in adını bile hatırlaması Hayrettin’i şaşırttı. Oysa Hayrettin, kadının kendisini bile unuttuğunu düşünüyordu.

     -Ben o acıları her gün zaten yaşıyorum. Bir fazla olsa bundan ne çıkar? Kazadan sonra Münevver tam yirmi üç gün hastanede yattı. Ben de yirmi üç gün başında bekledim. Durumu ağırdı, çok az konuşabiliyordu. İyileşeceğine dair umudumu hep içimde yaşattım. Ancak durumu, her geçen gün daha kötüye gidiyordu. Yirminci günde “Evime gitmek istiyorum. N’olur doktorlarla konuşup beni taburcu etmelerini sağla.” dedi. İsteğini doktorlara söylediğimde bana biraz kızdılar ve böyle bir şeyin cinayet olacağını belirttiler. Bunu Münevver’e anlatamadım, anlatamazdım. Yalan söyledim. İleriki günlerde bunun olabileceğini, durumunun iyiye doğru gittiğini, biraz daha sabretmemiz gerektiğini söylediler, dedim. Bana inandı mı, bilmiyorum. Sanırım inanmadı. Çünkü cevap olarak sadece, boş boş  yüzüme bakmakla yetindi.

     -Keşke son günlerini evinde geçirebilseydi. Belki o moralle iyileşebilirdi.

     -Keşke. Ama doktorlar böyle bir şeye izin vermeyince de yapacak bir şey kalmıyordu. Son gününde Münevver’in yüzünün güldüğünü gördüm. Umutlandım. Kaza geçirdiği günden beri benimle hiç bu kadar uzun konuşmamıştı. İyileşecek diye öyle seviniyordum ki… Nazar değer diye bu sevincimi Münevver dahil herkesten gizlemeye çalışıyordum. Yanılmışım. Hani derler ya ölecek insanın ölmeden kısa bir süre önce son bir iyi hali olurmuş. Demek ki öyle bir şeymiş. Sağ elini o gün, hep ellerimin arasında tuttum. Bir ara bütün gücüyle elimi sıkmaya başladı. Bu kadar kuvveti nereden bulduğuna şaşırdım. Bu davranışı iyileşeceğine dair bir işaret olarak kabul ettim. Yüzüne baktığımda yaramaz bir çocuk gülümsemesi gördüm. Gözlerinin içinden ışık saçıyordu. Derken gözlerindeki ışık yavaş yavaş sönen bir ampul gibi kayboldu. Gözleri kapandı, eli gevşedi. Ölmüştü.

     Hayrettin o anı yaşarken gene gözyaşlarına hakim olamamıştı. Kadın çantasından çıkardığı bir mendili uzattı ve:

     -Benim yüzümden oldu. Sizi anlatmanız için zorlamamalıydım, dedi.

     -Hayır, hayır! Lütfen kendinizi suçlamayın. Her zaman aynısı oluyor. Duygularıma bir türlü hakim olamıyorum. Çünkü umutlarımın zirve yaptığı bir anda, birdenbire  her şey  kesin bir umutsuzluğa dönüşmüştü. Münevver’in ölebileceğine kendimi alıştırsaydım, inandırsaydım belki de bu kadar etkilenmezdim. Oysa ben hep aksini düşündüm.

     Garson yanlarına geldiğinde konuşmayı kesip siparişlerini verdiler. Hayrettin:

     -İşte benimle Münevver’in öyküsü bu hanımefendi. Hanımefendi diyorum sadece, çünkü adınızı sormayı ve kendiminkini söylemeyi de bu zamana kadar akıl edemedim. Benim adım…

     -Lütfen adınızı söylemeyin ve benimkini de sormayın. Ama illâki bir ad gerekiyorsa diyelim ki benimki Irmak, sizinki de Coşkun olsun.

     -Coşkun Irmak, diye mırıldandı Hayrettin. Kadın da tam üç kere:

     -Coşkun Irmak, diye tekrarladı.

     Bir saat kadar daha oturup sohbet ettiler. Ayrılmadan önce bir hafta sonra bir lokantada buluşmayı kararlaştırdılar. Giderken kadın,

     -Hoşça kal Coşkun, dedi. Hayrettin de:

     -Güle güle Irmak, diyerek karşılık verdi.

**

     Artık sizli-bizli konuşmayı bir yana atmışlar; senli benli konuşmaya başlamışlar ve lokantanın teras katında sohbeti iyice koyulaştırmışlardı.

     Hava biraz rüzgârlı olduğu için lokantanın teras katını onlardan başka tercih eden yoktu. Garson da devamlı orada durmuyor, arada bir uğruyordu. Bu Coşkun ve Irmak’ın işine geliyordu. Çünkü konuşurken seslerini kısmak zorunda kalmıyorlar, duygu ve düşüncelerini doğal bir şekilde ifade edebiliyorlardı. Bir ara Coşkun:

     -Irmak, ben de seni tanımak ve tabii geçmişte yaşadığın olayları bilmek istiyorum. Bana kendinden o kadar az bahsettin ki… Hep ben anlattım, belki de sana kendini anlatma fırsatı vermedim, dedi.

     -Buna sebep sen değilsin. Bilmek istediklerini sana anlatacağım. Biz, bir dostluk ilişkisinin başlangıcındayız. Birbirimizi ne kadar iyi tanırsak bu ilişkiyi o kadar geliştirebiliriz. Ben üç ay önce eşimden ayrıldım. Ayrılıncaya kadar yaşadığım acılar ve bilhassa kararsızlıklar farkında olmadan beni yeni bir yaşam biçimine yönlendirdi. Mutlu olmak, farklı insanlarla bir arada bulunmak, hayatı pek fazla ciddiye almamak  gibi…

     -Benimle olan ilişkin de böyle mi?

     -Evet. Sen birçok insandan farklısın. İçinde yaşattığın sevgiyi görmemek için kör olmak lazım. Bu denli saygı duyulacak bir sevgiye sahip bir insanı daha önce tanımamıştım. Birisine anlatsam bana inanmaz, inanmamakta haklıdır da. Çünkü bana böyle bir sevginin varlığından söz edilseydi, bir öykü, roman ya da en azından şiirden bahsettiğini düşünürdüm. Münevver, gerçekten şanslı bir kadınmış. Şu kısacık ömürde gerçekten sevilmiş ve sevmiş.

     -Ona verebileceğim tek şey sevgimdi. Maddi bir şeyler de vermek isterdim, ama olmadı. Birlikte bir tatile bile gidememiştik. Onu kaybettiğim sene emekli olmuştum. İkramiyeyi alıp bankaya yatırdım. Şöyle güzel bir tatil yapabilirdik artık. Ben hemen gidelim istedim, Münevver yazı beklememizin daha uygun olacağı görüşündeydi. Onun dediği oldu. Ama bir yandan da tatil planları yapmaya başlamıştık. Turlar ve tatil yerlerini araştırıyorduk. Bu araştırmaları yaparken ikimiz de çok heyecanlıydık. Sanki gerçekmiş gibiydi… Görmek istediğimiz üç yer belirledik: Karadeniz, Kapadokya ve Kıbrıs. Ben üçüne de gitmeyi teklif edince Münevver “Batakçılık yok! Böyle yaparsak paramızı kısa sürede tüketiriz. Zamanın ne getireceği belli olmaz. Daha bu işin yaşlılığı var, hastalığı var ve o günlerde de para her zamankinden daha fazla gerekli.” diyerek  beni susturmuştu. Kısacası o kötü kazayı yaşamasaydık biz Münevver’le şu anda bile belki tatildeydik.

     -Maalesef hayat istenmedik olaylarla dolu.

     -Evet öyle. Gene ben anlatıyorum, oysa seni dinleyecektim.

     -Boşandığımı söylemiştim. Bu olayın birkaç sene öncesinden başlayayım: Üniversite son sınıfta iken onunla tanıştım. O, okulunu bitirmişti. Eczacılık mezunuydu, ama  bitirdiği okulla ilgili bir iş yapmıyordu. Çok miktarda nakite sahip olduğu için döviz, borsa ve faiz gibi yatırım araçlarında parasını değerlendiriyordu. Oldukça da iyi kazanıyordu. Varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Benim ailemin durumu da onunkinden geri kalmazdı. Bulunduğumuz çevre, hayat görüşlerimiz birbirine çok yakındı. Ben ondan, o da benden etkilenmişti. Çok yakışıklı bir gençti. Çevremdeki erkeklerden üstün yanları vardı. Neyse… Okulum bitince nişanlandık. Birkaç ay sonra da evlendik. Bu durum ailelerimizi de memnun etmişti. Çünkü her iki taraf da iyi bir geline ve iyi bir damada sahip olduklarını düşünüyordu. Bir sene evliliğimiz çok iyi gitti. İkimiz de çok mutluyduk ve birbirimizi seviyorduk.

     -Böyle bir ilişkinin bitmesini doğrusu aklım almıyor. Belki yeniden…

     -Hayır hayır. Bu mümkün değil. Çünkü o, kendisine karşı hissettiğim bütün güzel duygularımı öldürdü. Bugün belki tıbbi imkanlarla ölen bir insan yeniden diriltilebilir; ama ölen duyguları canlandıracak  bir tıp bilimi olduğunu sanmıyorum. Üstelik bu bitiş, birden olmadı. Tam üç sene bu ilişki can çekişti. Belki kurtarabilirim diye çok çabaladım, ama başaramadım.

     -Sanki bir cadı, sihirli değneğini güzelliklere dokunduruyor ve birden her şey felakete dönüşüyor.

     -Aynen öyle. Önce uyuşturucu, sonra da kumar… Bütün güzellikleri mahvetti. Eve geç gelmelerinden bir şeyler olduğunu anlamıştım, ama ayrıntıyı bilmiyordum. Bazen çok neşeli, bazen de çok karamsar bir tablo çiziyordu. Gerekli gereksiz ağlama ve gülmeleri oluyordu. Tedaviyi kabul ettirmek zor oldu. Tam iyileşti derken bu sefer de kumara alıştı. Geceleri  gene çok geç geliyordu. Bazen de günlerce eve uğramıyordu. Konuşmayı denediğimde ise saçma sapan gerekçeler üretiyordu. Bir defasında bana “Ben kumarı her şeyden daha çok seviyorum. Kazanmak ve kaybetmek umurumda değil. Bana verdiği heyecan önemli olan. Kumardan aldığım zevki hiçbir şeyden alamıyorum.” dedi. Bu konuşmasından sonra meselenin vehametini anlamıştım. Vazgeçmeyecekti. Buna rağmen denedim. “Ben mi, kumar mı?” diye sordum. Cevap vermedi. Aslında bu susma bile cevabın ne olduğunu anlatıyordu. Buna rağmen bir altı ay daha sabrettim. Son bir kez daha sordum:” Evliliğimiz mi, kumar mı?” dedim. Hiç düşünmeden cevapladı: ”Kumar…”  Bu cevaptan sonra benim için boşanmanın dışında başka bir seçenek kalmamıştı.

     -Bazı insanların kumara karşı olan düşkünlüklerini duymuştum. Bu kadar aşırısını ise şimdi senin anlattıklarından öğrendim.

     -İşte benim hikâyem de böyle sevgili Coşkun. Yani, seninkinin yanında kısacık bir şey… İstersen şimdilik kalkalım, çünkü vakit geç oldu. Eğer zamanın varsa yarın da buluşabiliriz.

      Bu teklif karşısında Coşkun gülmeden edemedi.

      -Neden güldün? Öğrenmek istiyorum.

      -“Bende zamandan bol ne var ki!” diye içimden geçirdim de…

     **

(Devam edecek...)