Hemen eve gitmeyecekti, gidemeyecekti. Korkuyordu. Kimden mi? Münevver’den… Sanki Münevver evde, elinde oklava hesap sormak için onu bekliyordu. Bunun saçma olduğunu, Münevver’in artık yaşamadığını  biliyordu bilmesine de, kafasındaki kişiye bunu kabul ettiremiyordu.

     Kendisinden başka zihninde iki kişi daha vardı. Bunlar birbirleriyle münakaşa ediyor, amansız bir mücadeleye girişiyorlardı. Birisi Münevver’in öldüğünü, onu bırakıp gittiğini, bir erkeğin bu kadar sene kadınsız yaşayamayacağını söylerken, diğeri aşka, sevgiye sadık kalınması gerektiğini, cinsel dürtülerin esiri olup düşüncede bile olsa başka kadınlara yönelmenin ihanet sayılacağını savunuyordu.

     Bu iki kişiden hangisine hak vereceğini bilemiyordu. Kararsızdı. İkisi de haklı olabilirlerdi. Bu düşünceler, Hayrettin’de sadece kaygılara yol açmakla kalmıyor, telafisi zor bir çöküntü de yaratıyordu.

     Kafasının içini düzenlemeliydi. Yürürken sakin bir şekilde olaylara bakmaya karar verdi. Çözüm ancak böyle bulunabilirdi.

     Aşk, sevgi, namus, sadakat, dürüstlük gibi değerleri  bir renk  grubu; ihtiras, cinsellik, arzu ve hazzı da ayrı bir renk grubu olarak düşündü. Bunlar arasında bir seçime gitmeliydi. Tam, seçimini yapabileceği bir noktaya ulaştığını hissetmişti ki, bütün renkler aniden birbirine karıştı ve ortaya tek bir renk çıktı: Siyah. Siyahı da eşittir: İhanet, olarak kabul etmişti.

     Evet, onun bu davranışını açıklayacak tek bir kavram vardı, ihanet. Bu sonuca varınca derin bir acı bütün bedenini yakmaya başladı. Başı önüne eğildi, beli adeta iki büklüm oldu… “İki gün sonra börekçiye gitmeyiveririm, bir daha o kadını görmem. Sonra da Münevver’den özür dileyerek kendimi affettiririm.” diye düşünerek biraz rahatlamaya çalıştı.

     Evin kapısından içeriye kendini atınca, yatmak için doğrudan yatak odasına yöneldi. Bu gece Münevver’le konuşmaya cesareti, daha doğrusu yüzü yoktu…

     Yatağına yattı yatmasına da, uyumak ne mümkün! Sağa döndü olmadı, sola döndü olmadı, yüzükoyun ve sırtüstü uyumayı denedi gene olmadı. İki saat sonra kendinden geçti, uyumuştu. Ancak bu uyuma uzun sürmedi. Rahatsızlık veren, kâbus dolu bir uykudan sonra gözlerini açtığında ortalığın zifiri karanlık olduğunu anladı. Gözleri uykusuzluktan nerdeyse kapanacak gibiydi, ama Hayrettin uyumak istemiyordu, direniyordu. Gözlerini açık tutmak için dakikalarca uğraşınca, karanlığa uyum sağladığını hayal meyal de olsa odadaki eşyaları seçebildiğini fark etti.

     Uyumak istemeyişinin nedeni gördüğü rüyaydı. Gözlerini kapattığı anda bu rüyanın devam edeceğini sanıyordu. Rüyasında Münevver’i görmüştü. Çok sevdiği bu kadını tekrar görmekten kaçınmasının nedeni ondan işittiği hakaretlerdi. Münevver gerçek yaşamda bu hakaretlerin bir tek tanesini bile Hayrettin’e söylememişti.

     Münevver ağza alınmayacak sözler kullanmış, o da sadece dinlemek zorunda kalmıştı. Kendini savunabileceği tek bir kelime bile aklına gelmemişti. Münevver konuşuyor, bağırıyor, hakaret ediyor; o ise sadece susuyor ve dinliyordu. Bir türlü bu suçluluk kompleksinden kurtulup, masum olduğunu kanıtlayamamıştı.

     Zihnindeki kişilerden biri “Evet, suçlusun Hayrettin bey! Kendini savunmak için söyleyecek sözünün olmaması bu yüzden çok doğal. Söyleyeceklerinin hepsi zaten yalandan ibaret olacaktı. Hiç olmazsa bu yalanları söylemeyerek biraz dürüst davranmış oldun.” derken, diğeri:

     “Kendini suçlama. Yaşadığın olay her insanın başına gelebilirdi. Burada bir fizyolojik güdü ile bir sosyal güdü çatışıyor. Bunlardan biri diğerine baskın çıkabilir. Tabii hangisinin baskın çıkacağı da kişiye göre değişebilir. Sende baskın çıkan, yıllardır yoksun kaldığın fizyolojik özellikteki cinsiyet dürtüsüdür. Aç kalmak ile çalmak arasında bocalayan bir insanın durumu ne ise, seninki de odur. Kimi insan ahlâkî değerlere olan kuvvetli bağı nedeniyle çalmayı reddeder; ama kimisi de fizyolojik dürtüsü açlığın etkisiyle karnını doyurmak için çalabilir.”

     Bu iki kişi, daha başka görüşler de ortaya attılar kendi tezlerini kanıtlamak için. Hayrettin bir kez daha ikisinin arasında kalmıştı. Hangisi doğru söylüyordu, hangisine inanmalıydı? Bu soru bile, başka bir kararsızlığa neden oluyordu. Kafasının içi düğüm düğüm olmuştu. Beyni acıyor, yüreği ağrıyor, başı ağrıdan zonkluyordu. Sonunda sinirli bir şekilde:

     -Öf be öff! Bıktım sizden. Çıkın gidin kafamdan. Hanginizin  haklı olduğu beni ilgilendirmiyor. Ben kötü hiçbir şey yapmadım. Kendimi savunamayışım masum olmadığımı göstermez. Evet, o kadınla karşılıklı oturup konuştuk. Hepsi bu! Kadın iki gün sonra tekrar geleceğini ve benim anılarımı dinlemek istediğini söyledi; ama bence gelmeyecek. Çünkü konuşmamı kesmek zorunda kalışı nedeniyle söyledi bunları. Ben iki gün sonra bu iddiamı kanıtlamak için oraya gideceğim ve siz de gelmediğini göreceksiniz. Böylece bu tartışma da burada sona erecek, dedi.

     İki gün sonra Hayrettin, börekçideki aynı yerine oturmuş, sözüm ona elindeki gazeteyi okuyor gibi yapıyordu. Aslında gazeteden bir tek cümle bile okumuş değildi. Çünkü biraz aşağıya indirdiği gazetenin üzerinden etrafı gözlüyordu.

(Devam edecek...)