Hayrettin, bazen “Evet, hayat bir oyun. Ama kendi kendine, yani tek başına oynamaya kalkarsan çok kötü bir oyun.” diye düşünürken, bazen de yalnızlıktan hoşlanıyordu. Belki de yalnızlıktan hoşlandığını düşünerek kendini aldatmaya çalışıyordu. Çünkü Münevver’in yanında olmasını hiçbir şeye değişmezdi…
Şimdiki televizyonları da hâlâ o ilk televizyondu. Çok sağlam çıkmıştı. Bir kere arıza vermişti, o da basit bir şeydi. Münevver’in kenarlarını tığla işlediği o küçük örtü de, eve getirildiği ilk günden beri üzerindeydi. O örtüyü yaparken Münevver, ne kadar da sevinçliydi!
Televizyon taksiti aile bütçesini zorlayacaktı. Üstelik bu zorluk tam on iki ay sürecekti. Çünkü peşinatı verdikten sonra kalan borcu bir seneden önce ödeyemeyeceklerini hesapladıklarından, taksit sayısını satıcıya bu şekilde ayarlatmışlardı. Harcamalardan kısmaları ve ucuz olan yerlerden alışveriş etmeleri gerekiyordu. O nedenle Münevver, aile bütçesini yönetme işini üzerine aldı. Hayrettin maaşının içinden yol parasını ve küçük bir harçlığı ayırıp kalan parayı Münevver’in eline teslim ediyordu. Doğrusu bu yöntem Hayrettin’in çok işine yaramıştı. “Parayı nasıl denkleştireceğim, ne nerede daha ucuza satılır?” diye düşünmek zorunda kalmayacaktı. Bu ağır yükü Münevver gönüllü omuzlamıştı. Omuzlamıştı da her ay maaş gününün gelmesini de adeta iple çekmişti.
Bir yıl geçti, televizyonun taksiti de bitti. Bitti bitmesine de onlar taksitle de olsa 5-6 sene hiçbir yeni eşya alamadılar. Olanla idare etmek zorundaydılar. Ta ki Hayrettin Müdür Yardımcısı oluncaya kadar.
Çalıştığı kurumun açtığı sınavı başarı ile geçen Hayrettin, o gün, marketten bir şeyler alarak eve her zamankinden bir saat erken geldi. Hayrettin’i gören Münevver şaşırdı. İşten eve erken gelmesine de, elinde bir şeyler getirmesine de hiç alışık değildi. Hayrettin müjdeyi verince ona sarıldı. Gözlerinden iki damla yaş aktı, tabii mutluluktan. Hayrettin’e fark ettirmeden bu yaşları sildi. Hayrettin bu güne kadar onu ağlarken hiç görmemişti, bundan sonra da görmemeliydi.
Münevver’le Hayrettin’in kavga sayısı bütün evlilik süresi içinde onu bulmazdı. Her kavgadan sonra Hayrettin, bir köşeye çekilir, somurturdu. Yarım saati geçmeyen bu tatsız manzarayı değiştiren hep Münevver olurdu. Gider kocasından özür diler ve ona sarılırdı. Hayrettin de bu davranış karşısında kendini naza çekmez, Münevver’e sarılarak cevap verirdi. Çünkü o, barışmaya dünden razıydı.
Münevver, Hayrettin’in bu somurtmalarına bazen “İyi ki bir çocuğum daha yok. Olsaydı ben ikisine birden nasıl bakacaktım?” diyerek yarı şaka, yarı ciddi söylenirdi.
Çocukları olmamıştı. Doktorlar, tahliller derken çocuklarının olmama nedeninin Hayrettin’den kaynaklandığını öğrenmişler; ama bunu hiç sorun etmemişlerdi. Çocukları olmasa da onlar birbirlerine yetiyorlardı.
Yeni görevi ile birlikte maaşı da artan Hayrettin, evlerine bir çamaşır makinesi alma düşüncesini Münevver’e açtı. Münevver, çamaşırları şimdilik elle yıkayabileceğini, buzdolabına daha fazla ihtiyaçları olduğunu söyledi.
Buzdolabı alınmasına karar verilmişti, ama peşinatı ödemek için aybaşını beklemek gerekecekti. Bu bekleme süresini Münevver buzdolabının da örtüsünü hazırlayarak geçirmişti. Buzdolabının eve getirildiği gün, adeta bayram yapmışlardı.
Hayrettin Münevver’in resmine bakarak “Ne günlerdi, değil mi karıcığım?” dedi ve yatak odasına gitmek için yerinden kalktı. Gitti yatağını düzeltti. Mutfağa geldi birkaç parça bulaşık yıkadı. Bu işleri pek beceremezdi, ama yapmak zorundaydı. Arkadaşları Hayrettin’in ev işleri ile ilgili beceriksizliğinden haberdar oldukları için, Münevver öldükten kısa bir müddet sonra, onu buldukları adaylarla evlendirmeye kalktılar. Hayrettin gelen bütün teklifleri geri çevirdi. Münevver’den sonra böyle bir şey yapması asla mümkün değildi. Bunu Münevver’e ihanet olarak kabul ediyordu.
Evlenme tekliflerini kabul etmeyen Hayrettin, ailece görüştükleri arkadaşlarını bir bir kaybetti. Sayıları azdı evliyken de görüştüklerinin; fakat şimdi tam bir yalnızlığa gömülmüştü. Yeni arkadaş arama-bulma gibi bir niyeti de yoktu. Evde Münevver’in resimleriyle konuşuyordu canı sıkıldıkça. Bazen dışarıya çıkıyor, biraz dolaşıp tekrar evine geliyordu. Bir süre sonra evdeki konuşmalarını dışarıdayken de yapmaya başlamıştı. Onun bu kendi kendine konuşmalarını gören mahalledeki insanlar “Vah, vah! Zavallı karısını kaybettikten sonra her geçen gün biraz daha aklını kaçırıyor.” diyorlardı. Bu tür konuşmaların bazılarını duymuş olmasına rağmen Hayrettin, bunları pek umursamıyordu. Kime ne? Canı istediği zaman, istediği yerde Münevver’le konuşmasına kimse karışamazdı!
Kötü sonun başlangıcı olan o gün, sık sık aklına geliyordu. “Kanatlarım olsaydı, uçsaydım ve Münevverimi o arabanın önünden alıp kaçırsaydım. Ya da o araba onunla birlikte beni de çiğneseydi!” dedi ve yumruğunu bütün gücüyle masaya indirdi. Eli çarpmış olmalı ki kül tablası yere düştü. Kırılmamıştı, ama halının üzeri sigara izmariti ve kül içerisindeydi. Aslında bu yumruk öfkesinden dolayı değildi. Çaresizliğine atılmıştı…
Kapı zilinin sesi Hayrettin’i anılarından uzaklaştırdı. Onu evde ziyarete gelen pek olmazdı. Bu, sabah servisine çıkmış olan kapıcı olmalıydı. Saatine baktı, 10’u biraz geçiyordu. Kapıcı genellikle bu saatlerde gelirdi. Kapıyı açtı, bir tane ekmek aldı.
Giyinip dışarıya çıkmaya karar verdi. Çıkarken şemsiye almayı unuttuğu için tekrar geri döndü.
Yağmur yağıyordu. Biraz yürüdükten sonra dindi. Şemsiyeyi kapatıp etrafına bakarak yoluna devam etti. Havanın yağışlı olması, çalışanların işe, öğrencilerin de okullarına gitmiş olmaları nedeniyle ortalıkta fazla insan yoktu. Yürüdüğü kaldırımda karşısından önde bir dişi köpek, arkasında da bir erkek köpek geliyordu. Ona yaklaşınca arkadakini tanıdı. Arada sırada yiyecek verdiği köpekti… Yanından geçerlerken:
-N’aber Çomar? dedi. Fakat Çomar’ın tepkisi dostça olmadı. Dişlerini göstererek hırladı ve sırtını biraz dikleştirerek dişi köpeği takibe devam etti.
Yanından geçen bir arabaya söylendi; üzerine su sıçrattığı için. Kaldırımın yol tarafından iyice uzaklaşarak yürümeliydi. Böylece sıçrayan sulardan daha az etkilenirdi. Öyle yaptı.
Ana caddeye çıkan sokağın tam köşesinde sık sık gittiği bir çay ocağı vardı. Oraya gelince dışarıdaki taburelerden birine oturdu. Yağmur yağma ihtimaline karşılık oturacak yeri bir şemsiye altından seçmişti. Çaycı gelince bir orta kahve söyledi.
Biraz sonra bir bardak su ile birlikte kahvesini getiren çaycıya laf olsun diye sordu:
-İşler nasıl?
-Nasıl olacak Hayrettin abi? Gördüğün gibi. İşler kesat, anlayacağın sinek avlıyoruz.
-Vatandaşın çay, kahve içmeye de mi parası yok?
-Yok ki gelmiyor. Olsa gelecek.
-Kafe mafe gibi lüks yerler ağzına kadar dolu ama.
-Onların müşterileri zengin, bizimkiler gibi gariban değil. Onların müşterilerinde her zaman para vardır. Sermaye bulup da açamadım öyle bir yer. Valla karnımızı doyuramıyoruz buradan kazandığımızla…
-Buna da şükretmeli. Daha da beteri olabilirdi.
-Daha da beteri mi kaldı be Hayrettin abi? Bir adım ötesi perdeyi indirip sinemayı kapatmak…
Çaycı oldukça dertliydi bu konuda. Konuşmasını uzattıkça uzattı. Hayrettin sorduğuna da, soracağına da pişman olmuştu. Çünkü bu dertlenmelerin çoğunu daha önce de ondan dinlemişti.
Yan masaya bir müşteri gelmişti, ama çaycının arkasında kaldığı için görmemişti. Müşteri elindeki simidi yemeye çalışıyordu. Neden sonra adam daha fazla beklemeye dayanamadı. Çaycıya seslendi:
-Metin simit boğazımda kaldı. Kuru kuruya gitmiyor bu mübarek. Konuşmanı da kestim, ama bir çay versen diyecektim.
-Kusura bakma. Hayrettin abi ile sohbete dalmışım, dedi ve çayı getirmek için koşarak ocağa gitti.
Gidişine Hayrettin de memnun olmuştu. Küçük ve alçak masanın üzerindeki kahve fincanını eline aldı. Önce, kahvenin o nefis kokusunu, ciğerlerine doldurdu. Sonra da fincandan bir yudum içti. Başkaları önce suyu içer, sonra kahveyi; Hayrettin ise tam tersini yapardı.
Gökyüzündeki yağmur bulutları dağılmış, güneş yüzünü göstermişti. Tatlı bir sıcaklık yayılmıştı ortalığa. Yoldan gelen geçen sayısı da artmıştı. Bu arada çaycının hissesine de üç müşteri daha düşmüştü.
Fincanda kalan son yudum kahveyi bitirdikten sonra suyunu da içti ve bir sigara yaktı. Sabahın köründe onu uyandıran sigaraya karşı duyduğu öfkeyi unutmuş gibi görünüyordu.
Boşları almaya gelince çaycıya kahve ücretini de ödedi. Kahveci:
-Bir de çay vereyim mi Hayretti abi? Dedi.
-Yok, sağol.
-İkramımız olsun.
-Hayır, teşekkür ederim. Evde fazlasıyla içtim.
Deyince çaycı yanından uzaklaştı. Biraz daha oturup, marketten alışveriş ettikten sonra eve dönecekti. Marketten almayı düşündüğü şeyleri cebinden çıkardığı bir kâğıda yazmak aklına geldi. Çünkü markete girdiğinde ne alacağını bazen unutuyordu. Böyle yaparsa, ihtiyacı olan şeylerin dışındakileri alıp da boşu boşuna para ödemek zorunda kalmayacaktı. Tabii bu Hayrettin’in bir buluşu değildi. Münevver’den öğrenmişti. Münevver market market, pazar pazar dolaşır en ucuzunu almaya çalışırdı. Bir maaş ile geçinmek zorunda kalışları onu bazı çareler üretmek zorunda bırakmıştı.
Camları dahil, her tarafı siyah, oldukça lüks bir arabanın yolun kenarına park ettiğini gördü. İçinden koca göbekli, iyi giyimli bir adamın çıkacağını düşündü. Bir-iki dakika geçmesine rağmen arabadan inen olmayınca birisini beklediği sonucuna vardı. Derken arabanın kapısı açıldı. Üzerindeki bulüzü ve ayağındaki pantolonu siyah renkli genç bir kadın indi.
Hayrettin bu bayana bakmadan edemedi. Uzun boylu, balıketinde, beyaz tenli, siyah saçlı ve yeşil gözlü bir kadın! Gözlerinin rengi bile fark ediliyordu. Vücudu ve organları arasında mükemmel bir orantı vardı. Bir şey ne eksikti, ne de fazla… Bu kadına çok güzel” demek bile yetmezdi, çok çok güzeldi…
Hayrettin beş senedir ilk defa içinde bir şeylerin kıpırdandığını hissetti. Ilık ılık bir şeyler akıyordu. Bu hissettikleri karşısında utandı ve kendi duyabileceği bir sesle “Allah sahibine bağışlasın.” dedi, ancak bunda pek samimi değildi. Durumu geçiştirmeye çalışıyordu.
Kadın yandaki tekel bayiine girdi. Biraz sonra elinde bir poşetle çıktı ve arabasına doğru yürüdü. Hayrettin arkasından bakmamak için öteki tarafa dönmek istedi, başaramadı. Kadını arabasına bininceye kadar seyretti. Araba, hareket etti. Hayrettin de markete gitmek için yerinden kalktı.
(Devam edecek..)
Ömer Faruk Hüsmüllü