Akşam yemeği için bir kır lokantasında mola verdiklerinde yaklaşık iki saatlik yolları kalmıştı. Coşkun adeta sarhoş gibiydi. Buna sebep, yemek yedikleri yerdeki çam kokusu mu yoksa Irmak’ın güzelliği miydi, ya da ikisi birden miydi? Irmak, etrafına adeta sihirli bir hava yayıyordu. Bu güne kadar gördüklerinden çok daha güzeldi. Neşeliydi. Konuşuyor, gülüyor, Coşkun’u mutlu etmeye çalışıyordu. Coşkun da çok mutluydu. On günün sonunda olacakları unutmuştu bile. Bu anların tadını doyasıya çıkarmaya çalışıyordu.
Güney sahillerinde bir sitenin bahçesinden içeri girdiler ve üç katlı bir villanın önünde durup arabadan indiler. Irmak, çantasından çıkardığı anahtarla villanın kapısını açtı…
**
On gün sonra…
Dönüş yolculuğu da bitmiş ve artık vedalaşma anı gelmişti. Coşkun:
-Sevgili Irmak, karanlığıma bir ışık gibi girdin. Ama bu öyle sıradan değil, büyüleyici bir ışıktı. Çoğu zaman, senin belki de bir melek olduğunu düşünmüşümdür. Belki değil, sen mutlaka, evet mutlaka bir melektin. Seninle geçen her anım mutluluk doluydu. Her şey için ne demeliyim bilemiyorum. Teşekkür mü etmeliyim, minnettar mı olmalıyım? Yoksa başka bir şey mi?
-Bırak bunları Coşkun. Söylemeye kalksam bende de o kadar çok birikmiş güzel düşünce var ki… Anlatmakla bitmez. O nedenle konuşmayalım ve sadece birbirimize son defa sarılalım.
Dakikalarca birbirlerine sarılı kaldılar. Coşkun’un onu bırakmaya niyeti yoktu, sarılmayı bitiren Irmak oldu ve:
-Senden ricam, git artık! Ama ne olur gitmeye başladıktan sonra, geriye dönüp, bakma. Böylelikle bana çok büyük bir yardımda bulunacağını bilmelisin. Lütfen asla geriye bakma.
Coşkun istenileni yaptı. Yavaş yavaş yürümeye başladı. Sonra durdu, bir an dönüp bakma konusunda bir kararsızlık yaşadığı belliydi. Ama Irmak’ın sözlerini hatırlayıp yoluna devam etti.
Irmak, gözden kayboluncaya kadar Coşkun’un arkasından baktı. “Yardım” derken bu sözcüğü boşuna kullanmamıştı. Çünkü o da kendisinden çok emin değildi. Coşkun döndüğü anda dayanamayıp ona doğru koşabilir, onun kollarına atılabilirdi.
**
Coşkun, eve geldiğinde hiçbir şey düşünecek durumda değildi. Saatlerce başı ellerinin arasında oturdu, durdu. Adeta beyni olmayan bir canlı gibiydi.
Evin içindeki bütün odaları dolaştı, mutfağa ve balkona gitti. Bir şey mi arıyordu? Hayır. Belki de kendisini bulmaya çalışıyordu. Kanepenin üzerine uzanıp gözlerini tavan doğru dikti…
**
Ertesi gün Hayrettin, ancak kendisine gelebilmiş, hatta vitrindeki Münevver’in fotoğrafına bakmayı bile akıl edebilmişti. Fotoğraf yerinde değildi. Dikkat edince ters yüz kapaklandığını gördü. Demek ki Münevver de kendisini artık istemiyordu. Baksana ondan kaçmak için neler yapıyordu. O böyle yorumladı, ama gerçek farklıydı. Çünkü Irmak’la tatile gidecekleri gün evden çıkmak için acele ederken, bir ara ayağı vitrine takılmış ve Münevver’in fotoğrafı da bu nedenle ters dönmüştü. Ama o bunu bilmiyordu.
Irmak’la birlikte geçirdiği son günlerin hayali onu iki hafta teselli etti. Yaşadıklarını hayal edip avunuyordu. Ancak öyle bir gün geldi ki, hayaller yetmez olmuştu. Irmak’ı bulmak ve yeniden Coşkun olmak istiyordu. Yani Irmak’a verdiği sözü tutamayacaktı.
Belki rastlarım umuduyla, Irmak’la gittikleri her yeri dolaştı. Hatta şehirlerarası bir otobüse binip, son günlerini geçirdikleri villaya bile gitti. Villanın boşaltıldığını ve camında bir emlakçının kiralık ilanını görünce, hiç vakit kaybetmeden tekrar otobüse binip geri döndü.
Hemen her gün Börekçiye uğruyor, günün birkaç saatini orada geçiriyordu. Irmak’a rastlayamamıştı, ama bir gün börekçide otururken garson elinde bir zarfla ona doğru yaklaştı ve:
-Hayrettin bey, bir bayan bu zarfı size vermemi söyledi, dedi.
Zarfı aldı ve hemen açtı. İçindeki bir satırlık notu okudu:
“Sevgili Coşkun, sözünde durmadığını görüyorum. Lütfen sana karşı duyduğum güveni sarsma…
Irmak”
Notu okuyunca yüzü kızardı, başını öne eğdi. Çok utanmıştı. Yerinden kalktı ve bir daha gelmemek üzere börekçiyi terk etti.
● ● ●
(Bitti...)
Ömer Faruk Hüsmüllü