ÇORBA

   Tarhana çorbam şifalıdır. Hasta ziyaretlerine tarhanayla giderim. Mutlaka iyileşir hastamız. Basit bir üşütmeyse tabii, daha fazlasını beklemeyelim.

   İzinden izine memlekete geldikçe, mutlaka çuvalımı -değil karton kutularımı- ev yapımı her bir şeyle doldururken tarhana için de çok özel bir yer ayırırım.

   Kozan tarhanası ekşimiş yoğurtla yapılır. Yoğurdu ekşimeye bırakırız, o kadar ekşir ki kendi kendine göbek atmaya başlar. Sonra süzeriz, sonra iyice kaynatılıp soğutulmuş dövmeyi, süzülmüş yoğurtla yoğururuz. İçine isteğe göre biberini baharatını koyar, bir daha yoğururuz. Sonra avuç içimizle sıkmalar yapar, Kozan’ın güneşine sunarız. Hem kurur, hem pişer o parlak güneş altında. Bakteri mi dayanır virüs mü o sıcağa?   

   Başında bir zamanlar biz beklerdik, şimdi de küçük çocuklar bekliyormuş kediler kapmasın diye. Kediler, yiyeceklerin en güzelini, en organiğini yiyorlar biliyoruz.

   Biz küçükken, hemen hemen her evde, sağılır bir inek bulunurdu. İneği olanlar, “Değişik” diye bir imece yaparlardı. Sırayla sütler, bir evde toplanır, o evin ihtiyacı olan yağ, kaymak, peynir, tarhana gibi ürünler toplanan sütlerle yapılırdı. Bizim gibi, ineği olmayanlar da bu annelerin fazladan yaptıklarını satın alırlardı. Hatta bir de atasözümüz var; elimizde olmayan sebeplerle, planlandığı gibi gitmeyen işler için veya çıkar ortaklığımızın bittiği durumlarda, “İnek öldü değişik bozuldu.” deriz. Hani biraz da “Öküz öldü ortaklık bozuldu.” gibi...

   Bu izinde de tarhanamızı aldık, paketleyip, bagaja yerleştirdik. Yine üç gün süren bir yolculukla eve döndük. Aklımızdan geçen şey, her izin dönüşü gibi, ilk olarak çorbamızı kaynatacağız. Yorgunluğumuzu  sıcak, ekşimsi, acımsı, memleket kokan tarhanamızla çıkaracağız. Yol boyunca tembelleşen sindirim sistemimiz ve uyku düzenimiz yeniden düzelecek. Bazen terleyip bazen üşüdüğümüz için, hastalanmaya çeyrek kala, bağışıklığımızı arttıracağız. Oh ne güzel...

   Eve vardık, eşyaları indirdik, el yordamıyla yerleştirir gibi yaptık. Ev halkı, sırayla  banyoya girerken, ben de bir yandan çorbayı kaynatmaya başladım.    

   Beklediğim o mis gibi yoğurt ve buğday kokusu gelmedi. Acaba burnum mu tıkalı, kokuyu niye alamıyorum, amanın yoksa korona mı oldum, ah niye kokmuyor bu çorba?..

   Yağ, salça, nane, sarımsak... tavada karıştırıp üstüne döktüm. Cosss...

   Ekmekler kesildi, çorbalar kâselere kondu. Çoluk çocuk oturduk sofraya.

   Bir kaşık... Hımm tuzu az olmuş.

   Bir kaşık daha... Acısı az olmuş.

   Bir kaşık daha... Yoğurt tadı nerede, ben mi alamıyorum?

   Nihayetinde yedik çorbayı. Ben boşalan kâselere bakıyorum, çocuklar bana.

   Bir kaç sene önce geçirdiğim mide ameliyatından sonra diyetisyenim; “ Bir şeyi yemeden önce küçük bir ısırıkla tadına bak, içinde neler olduğunu anlamaya çalış, sana dokunacak olanı bu şekilde ayırt et.” demişti. O zamandan beri ağzımın içinde yuvarlanan her ilk lokmanın içindekileri bulmaya çalışan beynim, bu tarhananın içinde olması gereken yoğurt tadını, bir türlü bulamamıştı. İhtimal vermediğim için biraz zor oldu ama sonunda sebebini anladım:

   -Market yoğurduyla tarhana karmışlar... Iıgh... Damak zevkim kirlilik yaşıyor... Ayyy olamaz... Görmeyeli bütün inekler ölmüş, değişikler bozulmuş mu yani?..