Bu da Benim Hanım
Neyi mi özlüyorum? Bunu bilmeyecek ne var ki. Yalnızlığı özlüyorum. Sessizliği özlüyorum. Issız dağ başlarında yaşamayı özlüyorum. Bu gürültü, şamata, debdebe, riyakarlık, açgözlülük beni perişan ediyor. Bu şehirde kendimden bile kaçacak yer bulamıyorum. Sığınacak bir limanım yok. Açık denizde yelkenleri yırtılmış gemi gibi kendimi rüzgarın kollarına bırakmışım. Yaşamak dediğim şey bu ise yaşamak bile istemiyorum artık.
Hani derler ya İmam yatsı namazının farzını kıldırırken Fatiha’dan sonra başlamış Ettehiyatü’yü okumaya. İmam’ın hemen arkasında bulunanlardan biri bir iki defa öksürerek uyarmaya çalışmış ama imam anlamamış. Bir sonraki sıradan birisi de uyaranı dürterek “bırak sana ne, ne okursa okusun, bakalım oturunca ne okuyacak” demiş. Şimdi siz de benim ne diyeceğimi merak ediyorsunuz değil mi?
Boğaz bu gün çok sakin, hava açık ve üşümeyecek kadar güneş var. Aslında bu mevsimde rüzgarsız gün bulmak hemen hemen imkansız gibi. Demek ki mevsimler değişiyor diyenler doğru söylüyor. Kordon Boyu her zamankinden daha kalabalık sanki. İnsanların kışın ortasında böyle güzel bir ortamı kaçırmak istemedikleri belli. Küçük balalar anne ve babalarının gözetiminde martılara ekmek kırıntısı atıyorlar. Martılar çığlık çığlığa ekmek kırıntısı kapma peşinde.” Sizi bedavacılar sizi” demek geldi içimden.
Şimdi o ne yapıyor acaba. Binlerce kilometre ötede, o da deniz kenarında oturup buraları düşünüyor mu ki? Nasıl da özledim. Aklıma geldikçe burnumun direkleri sızlıyor. Geçen gün annesiyle arabada konuşurken kendimi tutamayıp ağlamıştım. Erkekler ağlar mı demeyin, ağlar hem de nasıl ağlar; benim gibi. Adam gibi. Hiç de utanmam ağlamaktan. Yeter ki utancımdan dolayı ağlamayayım. İnsanın oğlu için, kızı için ağlaması kadar doğal ne olabilir ki?
Daha dün gibi. İlk defa beni maça götür diye tutturunca, hemen ilk maça şehir stadyumuna gitmiştik. Gitmiştik de ne oldu? Bir daha da maça götüremedim. Maçın daha yarısında “baba beni buradan çıkar” demesini hiç unutamıyorum. Aslında nasıl da keyifle stadyuma koşmuştuk. Ben maçtan ziyade oğlumun büyüdüğüne şahit olmanın gururuyla onu seyrederken o da kendini maça kaptırmış gidiyordu. Ta ki; hemen yanımızda oturan kırk yaşlarında zil zurna sarhoş birinin kendinden geçercesine hem de kendi kalecimize ana avrat sövmeye başlamasıyla son buldu. O zamana kadar bu kadar galiz küfürleri duymayan oğlum maçı seyretmeyi bırakarak bana iyice sokuldu. Huzurum kaçmıştı. Maç umurumda bile değildi artık. Maçın devre arasına kadar sabredebildik ve stadyumu terk ettik.
“baba” dedi ”insanlar neden birbirlerine küfreder hem de bağırarak?” Zor bir soru. Ama cevap da vermeliyim. Kem küm etmek bana yakışmaz. Hem de doğru değil. “bak oğlum” dedim. “ İnsanların neden birbirlerine bağırdıklarını, kavga ederken neden seslerini yükselttiklerini sana anlatayım.” Daha önce nerede duyduğumu ve kimin söylediğini hatırlamadığım bir olayı anlatırsam daha iyi anlayacaksın” dedim.
Büyüklerimiz derler ki; “kavga eden insanların kalpleri, gönülleri birbirinden uzaklaşırmış. Dolayısıyla insanlar kendilerinin de uzaklaştığını zanneder ve seslerini duyurmak için bağırmak gereğini duyarlarmış.” Hal bu ki; birbirini seven, sayan, birbirlerine aşık olan insanlar genellikle alçak sesle, hatta sevgililer fısıltıyla konuşurlar. Neden? Çünkü kalp kalbe karşı, gönül gönüle olunca insanın bağırmasına gerek olmaz da onun için. “bak” dedim karşımızda el ele yürüyen gençleri göstererek, seslerini duyabiliyor musun?” “hayır, duymuyorum” dedi.” Duyamazsın çünkü birbirini seven insanların, çoğu zaman konuşmalarına da gerek olmaz” dedim. Aval aval yüzüme baktı. “ anlarsın zamanı gelince” dedim gülerek.
Gelip geçenlerin bana baktıklarını fark ettim ansızın. Aman Allah’ım yine kendimden geçtim galiba. Bu sıralar fazla kaptırıyorum galiba kendimi. Sanki geçmişi yeniden yaşıyormuşum gibi, kendi kendime konuştuğum da oluyor bazen. Olursa olsun demeye kalmadı hemen yanı başımızdan geçen tek yönlü yolda oldukça sert bir fren sesiyle irkildim. Sadece ben mi, hayır, neredeyse Kordon Boyundaki insanların tamamının arabaya doğru baktığını fark ettim. Daha ne olduğunu anlayamadan yirmi beş yaşlarında bir erkekle bir bayanın arabadan fırladıklarını gördüm. Kadın denize doğru koşarken erkek son anda kadının kolundan tuttu. Kimsenin bir şey yapmasına fırsat kalmamıştı. Nasıl bağırıyorlar birbirlerine anlatamam. Utandım doğrusu. Ara sıra birbirlerine tokat, tekme de savuruyorlar. Çıldırmışlar sanki demeye kalmadı kadın kendini boğazın serin sularına bıraktı. Birkaç delikanlı da peşinden balıklamaya atladılar. O kadar hızlı gelişti ki her şey ne yapacağımızı şaşırdık doğrusu. Asıl şaşırtıcı olan ise kavganın diğer tarafı olan erkek “ belanı bul kahpe” diye bağırarak arabasına atladığı gibi hızla uzaklaşması oldu.
Kadın sırılsıklam kurtarıldı. Kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başladı. Ben yine oturduğum yerden olaylara anlam vermeye çalıştım. Nereden nereye geldik Allah’ım. Bu biz olamayız, bu Millet böyle değildi, örfümüz, ananemiz, geleneklerimiz, ne oldu bize derken aklıma Cengiz Han’la ilgili anlatılan bir olay geldi.
Cengiz Han Türk birliğini sağladıktan sonra büyük bir ziyafet vermiş. Ziyafete bütün Türk Boylarını temsilen Beyler, Noyanlar, Aksakallılar tek tek huzura gelip yere diz vurup “Hanım” diyerek bağlılıklarını bildirmişler. En sonunda ise Cengiz Han ayağa kalkmış sol yanında oturan eşini göstererek “bu da benim hanım” demiş.
Hanlar hanının bile “hanım” dediği kadınlarımıza, kızlarımıza neleri reva görüyoruz. Ey kendini medeni zanneden zavallı yarım akıllılar, barbar diye nitelendirdiğiniz Ulu Hakan’ dan biraz ders almanız lazım diyerek tatlı başlayan güzel günüme hüzünle veda ederken martıların çığlıklarına aldırmadan başım önümde yürüdüm.
Çanakkale 24/01/2013
Seferi Nurcan Ören
