Boncuktan Yapma Çiçek Kitabı Hakkında

                                                                   Nurcan Ören

   Mademki yazıyoruz, demiş Hamza Öztürkçü gördüklerimizi, gördüklerimizin düşündürdüklerini, düşünürkenki hatırlattıklarını, hatıraların boşluğundaki kurgularını da yazalım, diye devam etmiş adeta.

   Boncuktan Yapma Çiçek adlı hikâye kitabının ilk sayfasından itibâren sadece yaşanabilirlikleri değil, arkasındaki söylenmeyen hayalleri ve gerçeğin ötesini de göstermeye çalıştığını fark ediyoruz.

   Çerçi adlı hikâyede tatilini köyde geçiren çocuğun ninesinin, tandır ekmeğini pişirmesini zevkle izliyoruz. Çocuğun çerçiden bir kova buğday karşılığı aldığı formayı, kimseye söylemeden, arkadaşına hediye etmesini de yadırgamıyoruz. Hediye değil bizi etkileyen, ninesine bile söylememesi... Kitabın geri kalanında, böylesi sıcak sevgi dolu hikâyelerle karşılaşacağımızı bekliyoruz. Çerçiden alışveriş yapan çocuğu okuyup, Fadime adlı hikâyede de biz çerçi oluyoruz. Taceddin, köy köy dolaşıp çerçilik yapıyor. Böylece aynı kitapta benzer alışverişin iki tarafını da görmüş oluyoruz.

   Dua’da acı çeken kızın annesiyle sohbetine tanık olurken, ana-kız arasında kimsenin bilmediği, birbirlerine dahi açıkça söylemedikleri acıların, yine de paylaşılabildiğini görüyoruz. Bir kadının kızı ve bir kızın annesi olarak bu durum bana hiç yabancı gelmedi.

   Çuval’da saf, bozulmamış, emaneti koruma bilincindeki memleket insanını gözlemliyoruz.

   Gülümsemek bize hem mutluluğun güzelliğini hem de insanların bir hastaya karşı hassas davrandığı günleri hatırlatıyor. “Ağlarsa ölür” teşhisinin ağırlığında bütün köy halkının mutsuzluğa karşı duruşu kurgusu, hayalimizdeki ülkeyi gözümüzde canlandırıyor.

   Emekliler Parkı’nda ise o emeklilerin yanına gelinceye kadar caddedeki “Duran adam”performans sanatçısı ve kağıt toplayıcısının hissettirdiklerini düşünüyoruz. Zamanın akışını, ömür denen yolu sorguluyoruz.

   Şekerli Ihlamur; insanların nefeslerinden yola çıkıp caddede görülenler ve hatıralara çağrışımlarla devam etmiş. Bu arada çayhanenin adının “Vefa”, kitapçının adının “İkra” olması da başka bazı çağrışımlara sebep olmuş. Eski kitapçıdan alınan kitap ve kulağa çalınan türküyle hayata kaldığımız yerden devam ediyoruz hikâyenin sonunda.

   Fadime ve Florya’nın Aşkı hikâyeleri bize imkânsız ve tek taraflı aşkların acısını yeniden yaşatıyor. Aşklar yaşanıyor, bitiyor ve hayat, yine devam ediyor.

   Vatan Borcu, askerliğe çok önem veren halkımızın içinden, askere gitme çabasındaki iki kardeşten bahsediyor. Çürük raporunu kabul etmeyip, son heyete kadar çıkan kardeşler, sonunda asker oluyorlar. Askere gitmenin amaç iken, hayatın geri kalanını yaşayabilmek için, aslında araç olduğunu görüyoruz.

   Kitabın sonlarına doğru; Zaman Satıcısı, Sâdâ Kuşu ile Su Perisi, Mahkeme gibi hikayelerdeki masalsı anlatımı yadırgamıyoruz. Yazar bizi kurguya ve hayale alıştırdığı için.

   Kitaba da adını veren Boncuktan Yapma Çiçek; konusu olan bir hikâye olmamakla birlikte o çiçeğin ve demir parmaklıkların temsil ettiği durum içindeki bir insan gibi hissettiriyor bizi. Bu açıdan bakınca, kitabın ismi olarak da uygun görünüyor.

   Adım Leyla; yine bir aşk... Hem de Leyla ile Mecnun aşkı ve her vakitte olduğu gibi bir aşk döngüsü veya Fuzulî’nin dediği gibi bir “Aşk Nöbeti” karşımızda.

   Yazarın bütün kitapta; hayatın içinden veya hayalden veya hatıradan veya kurgudan dem vurduğu şeyin aslında Aşk olduğunu -bu aşkın büyük olduğunu, imkânsız olduğunu buna rağmen hayatın devam ettiğini- görüyoruz.

   Son hikâye olan Muamma’da “Hâşâ huzurdan gelen Mümtaz’ın Nuran’ı araması” ile Huzur romanının kavuşamayan âşıklarıyla kitabın bitmesi, kitabın bütün olarak Aşkı işlediğini bir kez daha gösteriyor.

   Yazarın anlatımını şiirsel buldum. Sâdâ Kuşu ile Su Perisi, Boncuktan Yapma Çiçek, Adım Leyla, Muamma adlı hikâyelerini şiir olarak da okuyabiliyoruz istersek. Kitapta, sadece şiirde duyabileceğimiz âhenkli cümlelerin yanı sıra yine “Şiir gibi” diyebileceğimiz tasvirler ve benzetmelerle karşılaşıyoruz: “...Seslerine sessizlik bile alışmıştı ki yokluğu gürültü sayılıyordu artık.” (Çerçi).

“...Sen benim parıldayan güneşimsin. Ay ışığımsın. Gözlerindeki bir damla benim yaşama sevincim...” (Dua)

“... Dalıp gitmişti dükkânın duvarlarındaki çocukluğunu seyrederken.” (Çuval)

“... Sakine Ana, kısa bir süre susmakla yetindi. O kısa sürede genç yaşlı, bay bayan herkesin gözlerine misafir oldu.” (Gülümsemek)

“Bozuklukları cebimden çıkarttım, denize attım. Gören oldu.” (Emekliler Parkı) Bu cümlede dikkat çeken “İyilik yap denize at” sözüne “irsal-i mesel” yapılmasıdır.

“...Pınardan akan su, Fadime’yle karşılaşınca boynunu büküyor ve kendini boşluğa bırakıyordu. Su gördüğü güzellik karşısında miadını dolduruyordu. Hüzünle akan su kovalara esenlik bırakıyordu. Ufak bir baygınlık geçiren su, ardından kovada duruluyor, sakinleşiyor ve güzellik sunuyordu kendisine bakan güzele. Ele avuca sığmayan su, arıklara büyük bir özlemle doluşuyor, yolculuğunu devam ettiriyordu...” (Fadime)

“...İstanbul’un çocukları her ne kadar betonda büyüseler de içlerindeki yaşama sevinci bir mirastır kuşlardan kalan...” (Florya’nın Aşkı)

“...Korktum. İçeride çalan müzikten başka kimse yoktu. Ben de yok gibiyim. Müzik müzik üstüne, uzun süre kavga ettiler. Sonunda bendeki müziği kapadım. O kazandı. Müzik müziği kovaladı. Bir müzik sesini yükseltti gönül tellerimde, ben kitapları kovalarken...” (Şekerli Ihlamur)

“Cuma günü, güneşin geceden çıkma ayazlı bir günü yeni yeni ısıtmaya başladığı bir zamanda yola koyuldular. Elleri ceplerinde, yazdan kalma ayakkabılarıyla bu soğuk şehre oldukça yabancıydılar...” (Vatan Borcu)

“...İç çekerdi. Sonra içine çekerdi...” (Mahkeme)

“...Hâkim herkesin yüzüne göz kustu.” (Mahkeme)

“Mahkeme salonunda sessizlik bile dinliyordu olan biteni. Sessizlik bir süre sonra huzursuzlanmaya başladı...” (Mahkeme)

“...Denizler kadar susarmış. Yolun bir kısmında susamış. Nehirden su içmiş. Narin ellerinden nehre dönen su avare avare dönüp durmuş sularda. Görenler olmuş efendim, suyun içinde tersten akan su varmış. Onu gören su, aşka düşmüş...” (Adım Leyla)

“... Berduş bir hâli vardı. İmge Sahaf’a böylesine bir ruh hâliyle girdi. Girişte kalakaldı. Hâli halliceydi lakin hâlleşmeden girilmezdi şu şehirde bir sahafa...” (Muamma)

   Okurken cümlelerin âhengini, müziğini hissedip güçlü imgelerini, buluş değerindeki benzetmelerini gördükçe Türkçemizin güzelliğini ve zenginliğini yansıtan, az zamanda güzel işler başarmış genç yazarımızla gurur duydum. Başarılarının devamını diliyorum.