BİR SEYAHATİN ARDINDAN
İlk gördüğümde yüzleri ‘’ çopur çopur ‘’, enginli, yüksekli bir dağ görünümündeydi. Hiç konuşmuyor, avucunda bir şeylerle oynuyor gibi yapıyor, dudaklarıysa kıpır kıpır ediyordu. Bu halin uzun süre devam etmesi üzerine;
Hanımım;
- Şu teyzeye bak. Sürekli bir şeyler söyleyip duruyor. Galiba dua ediyor herhalde, dedi.
- Belki zikir ediyordur, dedim.
Duymadı tabi benim dediğimi. Duysa beklide bırakır veya yüzünü çevirirdi.
Küçük kızım;
- Baba şu yaşlı teyzeye dikkat ettin mi? Ne kadarda sevimli bir yüzü var değil mi? Demesiyle irkildim. Kendime gelebildim.
Küçük kızım haklıydı.”Çopur çopur” olan yüzü bir dağı andırsa, bazı yerleri ova, bazı yerleri bir vadiye benzese de ara sıra yüzünde bir tebessüm belirdiği zaman yüzünün ne kadar da güzel olduğu o zaman anlaşılıyordu. Yüzünde insanı büyüleyen bir ışık huzmesi vardı sanki. Yüzlerindeki bu ışık huzmesi insanın gözlerine doluyor, enginli, yüksekli, ovalı, vadili, çopur- çopur olan yüz ayrı bir güzellikte görünüyordu.
Çocuklar. Saf çocuklar. Bütün kötü duygulardan azade oldukları için bazı güzelliklerin daha çabuk farkına varabiliyorlardı. İşte bu saflık ihtiyar teyzenin fiziki çirkinliğini görmeyip, yüzündeki nurun farkına varabiliyordu.
Birden derin bir maluhulleye daldım. Dağarcığımdaki bilgi kırıntılarıyla baş başa kalıp, bir film şeridi gibi onları gözümün önünden geçiriyorum. Kâinatın Efendisi Sahabeleriyle giderken gördükleri bir leş karşısında Sahabelerin leşten gelen keskin koku karşısında burunlarını tutup yüzlerini çevirmeleri üzerine;
- ‘’ Bakın bakın ne de güzel dişleri var, sözü canlanıveriyor hayalimde.
Demek Kâinatın Efendisi o çirkinlikler içinde dahi dişlerin güzelliğini göre biliyor. Kalbi, yüreği güzelliklerle dolu olan insan elbette güzelliği görecek. Gözü, gönlü güzelliklerle dolu olan her şeyde güzeli aradığı için her şeyde güzeli görecek. Güzellikten başka şeyleri görmesi de düşünülemez.
Yine bir sohbette bir Allah dostunun;
-‘’ Kötüyü her göz görür. İş onca kötüler arasında iyilikleri, güzellikleri görebilmektir, ‘’ dediğini hatırlıyorum.
Birden beynimin çatlarcasına zonkladığını fark edip;
- ‘’ Güllerin dikenli olduğuna kızmak yerine, dikenler arasında gülün açtığına şükret, ‘’ sözünü hatırlayıp kendime geliyorum.
Gözlerimi ellerimle oymak, çıkarıp fırlatmak geliyor içimden. Çıkarıp fırlatayım ki; bir daha hiçbir kötülüğü görmesin.’’Belki de en güzeli bu diye geçiriyorum içimden. Gözlerimi çıkarıp kötüyü görmemek var da iyiyi de görememe var işin içinde’’, diye kendime geliyorum. Bir kaygı, bir korku beliriyor içimde. Bir heyecan sarıyor benliğimi. Ürperiyorum. Tüylerim diken diken oluyor. Bir titreme, bir üşüme beliriyor bedenimde. Gözlerimden yaşların döküldüğünün farkına bile varamıyorum.
- ‘’ Ne oldu? Niçin ağlıyorsun? Diyen hanımımın sesiyle ağladığımın farkına varıyorum.
- ‘’ Hiç, diyorum Bir şey yok.
Arabamız Dörtyol- Adana İstikametinde yol alırken, yanımdaki yolcuların inip yerlerine yeni yolcuların bindiğinin farkına bile varamıyorum. Yaşlı teyzenin yüzüne bakmak istiyorum;
- ‘’ Belki yüzlerindeki nura gözlerim alışır da bir daha gözlerim hep güzeli görür, gözlerime şifa olur,’’ diye geçiriyorum içimden.
Yüzüne baktığımı fark edince birden utanıyor, yüzünü çeviriyor.
- ‘’ Yarabbi bu ne güzel doygu. Torunu yaşındaki benden utanıp rahatsız oluyor. Bu ne ulvi bir duygu. ‘’ diye geçiriyorum içimden.
Şimdiki nesillerle mukayese yapıyorum. Yüzlerine değil, gözlerinin içine de baksan utanmazlar. Utanmadıkları gibi haz bile alırlar.
- ‘’ Nesiller mahvoluyor ,’’ diyorum kendi kendime. Merhum Mehmet Akif’in;
- ‘’ Fazilet hissi Allah korkusundandır, ‘’ sözünü hatırlıyorum.
Demek insani faziletli kılan Allah korkusu. Ne güzel değil mi? Allah korkusuyla, Allah sevgisi birleşince ne olur.İşte bu nur ortaya çıkar.İnsanın gözleri nura alıştı mı gözleri de elbet her zaman güzeli görür.O zaman insanın kalbi Allah sevgisiyle nikahlandı mı gözleri de O’ndan başkasını görebilir mi?
Birden şoförün;
- ‘’ Paraları vermeyenler, ‘’ sözü ile gözleri mi açıyorum. Gözlerim iste istemez yaşlı teyzeye bakıyor, bakıyorum.
Yaşlı teyze bir şeyler arıyor, belli ki bulamıyor. Yüzü kızarıyor. Ozaman küçük kızım;
- ‘’ Baba teyzenin parasını biz versek olmaz mı? Demesiyle teyzenin para aradığını anlıyorum.
Yaşlı teyzenin parasını küçük kızıma verdiriyorum. Teyze mahcup oluyor. Bir şeyler söylemek istiyor, söyleyemiyor. Belikli söylemek istedikleri boğazında düğümleniyor.
- ‘’ O da bizim hayırımıza olsun teyzeciğim, bizlerde senin torunun, evladın sayılırız,’’ diyorum.
Yaşlı teyze cebindeki köstekli saatini çıkarıyor;
- ‘’ Baba yadigârı yavrum. Çanakkale’de şehit düştü. Ondan bana kalan bu. Bunu al , ‘’ diyor.
Gözlerine bakıyorum. Sanki yalvarıyor. Ağlamaklı, üzgün.
Bir ara şoförün;
- ‘’ Hanım teyze bizlere hayır gerekmez mi? Diye yüksek sesle konuşması üzerine;
- ‘’ Yavrum ben yoksul biri değilim. Allaha şükürler olsun her şeyimiz var.Hayırı ihtiyacı olanlara yapın ki sevabı da bol olsun.O zaman Allah katında daha makbul olur.Bir fakiri sevindirmiş, belki de bir yetimin yüzünü güldürürsünüz, ‘’ diyor.
Bir şey diyemiyorum. Kalkıp ellerinden öpmek geliyor içimden. Bu sefer de ben utanıyorum. Eziliyorum.
- ‘’ Yavrum hayır hayır ehline yapılmalı ki Allah katında makbul olsun, ‘’ deyişi kulaklarımda yankılanıyor.
Arabamız birden duruyor. Yaşlı teyze;
- ‘’ İşte şu ev bizim. Siz bura da duruverin de ben hemen parayı alıp geleyim,’’ diyor.
‘’ Bismillahirrahmanirrahim ‘’ diyerek arabadan iniyor. Arabadan iner inmez şoför ani bir hızla yeniden hareket ediyor. Yaşlı teyzeye arabanın camından bir daha bakıyorum. Arkamızdan baka kalıyor o da. Belki de;
- ‘’ Güle güle gidin. Allah kazadan, beladan korusun, ‘’ diyordur.
- ‘’ Hoşça kal yaşlı teyzeciğim, hoşça kal. Allah yüzündeki nurları eksik etmesin.’’ Diye söylenirken arabamızda Adana’ya doğru yol alıyor.
Musa SERİN
Musa Serin