Değil Türkiye’nin, dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan Çanakkale’de, 25 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra emekli olan, güzel bir evi, orta sınıf bir arabası, deniz kenarında geniş bir bahçe içerisinde yazlığı, kendine yetecek derecede geliri olan, çocuklarını okutup onların gelecekleri ile ilgili bir sıkıntı taşımayan sağlıklı bir adamın, keyifli olmaması için bir sebep olabilir mi?
    Bu soruyu günlerdir, hatta aylardır kendi kendime sorup duruyorum. Cevap bulamıyorum dersem yalan söylemiş olurum. Cevabım; olur.
    Rahmetli babam; “ Oğlum, bir insanın yirmi yaşına kadar aklı başına gelmiyorsa, kırk yaşına kadar zengin olmuyorsa, altmış yaşında ölmüyorsa başına bir gelecek var” derdi. Şimdi yaşım altmışa yaklaştı. “ Saçmalama baba” diyorum arkasından. Diyorum da babamın yaşadığı zamanlarda ortalama insan hayatı da o civarlarda idi. Babam altmış üç yaşında vefat etmişti. Son zamanlarında kendisine bu sözünü hatırlattığım zaman acı acı gülerek “üçün birini buldum oğlum, sadece yirmisine basmadan aklım başıma geldi. Diğer ikisini kaçırdım” demişti.
    O yaz haziran başında yazlığa taşınmıştık. İlk birkaç gün biriken işleri toparladım. Bahçe birazcık kendine geldi. Oldum olası toprakla uğraşmayı çok seviyorum zaten. Bazen hanım “ adam gittikçe yönün toprağa doğru kayıyor” derken altında yatan şeyi anlayıp anlamadığımı kontrol edercesine altan alta bana baktığını da görmüyorum sanıyor. Aptalım ya. Rengarenk güllerin, kadifelerin kokusunu ciğerlerimin çeperleri çatlayacak kadar sabah serinliğinde içime çekiyorum. Golden Retriever cinsi can yoldaşım her sabah başını kapının önüne gerili sinekliğe dayar ve benim evden çıkmamı sabırsızlıkla beklerdi. Kapıdan çıktığım anda üzerime atlar, sabah sabah canıma okurdu.
    Onunla sahilde güneşin doğuşunu ve batışını birlikte izlemek çok keyifliydi. Bazı gecelerde de kumsal birlikte uzanır yıldızları seyre dalardık. Bozcada'nın ışıkları kesik kesik bütün gözalıcılığyla parıldıyordu.  Bu arada serin bir meltem ile dalgalar, sahili ürkütmeden kıyıları öperek uzaklaşıyor, birkaç saniye sonra yeniden geliyordu. Ne sahildeki kumlar öpülmekten, nede ufak dalgalar öpmekten bir usanç duymuyorlardı. Bize de onların aşkını, sevdasını izlemekten başka bir şey kalmıyordu.
    Yeğenim Taha o yaz tatil için bize geldi. İlk hoş beşten sonra ona yapacağı işleri sıraladım. En çok zamanımı alan bahçe sulamayı ona verdim. Tatilde ne yapılır? Hepsini yapıyoruz. Bahçede çalı- şıyorum, denize giriyorum, can yoldaşım köpeğimle oynuyorum.
    O akşam Taha pat diye “ amca” dedi. “Sen hangi takımı tutuyorsun?” Dam üstünde saksağan!
    “Hayrola yeğenim” dedim.
    “Ben Fenerli de, Galatasaraylı da olmayacağım” dedi suratını tatlı bir şekilde asarak.
    “O zaman Beşiktaşlı ol” dedim. Ona da “ Hayır” dedi.
    “Annemle babam sürekli kavga ediyorlar. Taha Fenerli olacak, Taha Galatasaraylı olacak diye”
    “ İyi ya” dedim. “Sen de annenin yanında Fenerli, babanın yanında Galatasaraylı ol.”
    Yaşından beklenmeyecek cinlikte güldü. Hayrola der gibi baktım. Yengesine döndü. O da bize anlamsız anlamsız bakarak dinliyor.
    “Öyle yapıyorum zaten” dedi. Hanım oturduğu yerden bu fırsatı kaçırır mı?
    “Kız halaya, yeğen dayıya çeker derler” diye taşı kondurdu. “Ben amcayım” desem de “ha amca ha dayı ne fark eder, ikisi de aynı kapıya çıkmıyor mu?” diye konuşmasını bitirdi. Merak ettim. Taha’ya dönerek;
    “Nasıl yani” dedim.
    “Annemi ve babamı söğüşlemeyi öğrendim amca” dedi. Gülerek ; “ihtiyacım ne ise onu annemden ya da babamdan kolaylıkla alıyorum, kimin yanında isem o takımı tutuğumu söylüyorum ama bu bile beni mutlu etmiyor” dedi. İçimden “vay kerata “ dedim. “Ben sana bu uyanıklığını hesabını sormaz mıyım” diye geçirirken saçlarını okşayarak kendime doğru çektim.
    Hayret; içimdeki sıkıntıların da varmış bir hikmeti. Hayat denen ne menem şey ise ondan daha fazla keyif alamaz mıydım? Alırdım elbette. Biraz da hayatı tiye almak gerekmez miydi? Hep o mu bizi tiye alacaktı. Fırsat Taha ile gelmişti.
    “Sen artık büyüdün yeğenim, yakışıklım, artık senin de güçlü bir takımı tutman gerekiyor. Bak ben Barcelona’yı tutuyorum. Bu takım dünyanın en iyisi” dedim. Gözlerinin içi güldü. Beklediğim kıvama geldiğini gördüm.
    “Amca ben de o takımı tutayım. Adı neydi takımın? Hem anneme, babama hava atarım, benim takım dünya şampiyonu diye” dedi.
    “Tamam ama, takım tutmak o kadar kolay mı? Sadece adını bilmek yetmez. Takımın her şeyini bilmen gerek” dedim.
    “Bana sen öğretir misin amca?” dedi. Biraz kendimi naza çekerek; tamam ama söylediklerimi gidene kadar ezberleyeceksin ve annen baban sana Fenerli ol, Galatasaraylı ol derse göğsünü gere gere ‘artık benim de bir takımım var’ diyeceksin” dedim.
    “Tamam” dedi.
    “Başlıyoruz o zaman” dedim. Akşam yemeği için yan tarafımızda oturmuş taze fasulyeler ile uğraşan eşime göz kırparak bu işe karışmamasını tembihledim.
    “Ders başlıyor, hadi bismillah”
    “Hangi takımı tutuyorsun?”
    “Barcelona”
    “Kalede kim var?”
    “ Zom Hasan”
    “ Geri dörtlüde kimler var?
    “ Gübülük, Osoğ, Kör Hakkı, Temirağa”
    “Orta sahada kimler oynuyor?”
    “ Kel Yusuf, Simitçi Ali Bekir, Köse Hasan”
    “ İleri üçlü de kim oynuyor?”
    “ Dimitri, Danabaş, Makaryos”
    “Ne tuhaf isimleri var amca” dedi gülerek. Mutluluğu gözlerinin içinin de gülmesinden ayan beyan kendini gösteriyordu.
    “Amca Makaryos nereli?”
    “ O yabancı transfer yeğenim” dedim. Hanım yapma ayıp oluyor der gibi baksa da, Taha’nın işi çok ciddiye aldığını görerek içten içe seviniyordum.
    “Ha unutmadan takımın Teknik Direktörü Zabit Hacı, yedek oyuncular, Karsoğran, Tüysüz Hamza, Cıbıl Hasan, Stadyumu Domalan” diye de ilave ettim. “Bak bunları futbol sahasını çizerek yerlerini de gösteriyorum. Bu arada sen okumayı söktün mü amcacığım?” diye sormayı da ihmal etmedim. Yine o cin gibi bakışlarla minik omuzlarını biraz daha dikleştirerek, gururla;
    “Ben üçüncü sınıfa geçtim ya amca” dedi.
    “Mesele yok o zaman. Gerisi sana kalmış. Delikanlı dediğin tuttuğu takımı sular seller gibi ezbere bilmeli” diye de ilave etmeyi unutmadım. Hanımın “hadi yeter, hadi yemeğe Barcelona’lılar” derken işin ciddiyetinden bihaber kadın der gibi ona bir bakış fırlatıp yemeğe oturduk.
    Sayılı günler değil mi? Geldi geçti işte. Tatil bitti. Hanım “Taha’yı köye biz bırakalım mı amcası?” diye dam üstünde saksağan misali sorusu biraz tuhaf gelse de bana “tamam” dedim. İçimden de “vay be, benim hanım böyle acarlıkları da akıl edebiliyormuş, bunu da gördük şükür” derken Taha’nın sevincini görmeliydiniz.
    Güle oynaya köye vardık. Köy yer değil mi o akşam evin geniş odası hınca hınç misafir görmeye gelenlerle doluydu. Hepsi de akraba. Zaten akraba olmayan kimse de yok. Töre diye diye amca çocukları, dayı çocukları birbirleriyle evli. Bu arada annemin de içine dert oldu benim yabancı biriyle evlenmem. Tabii onlara göre yabancı. Bunca yıl evliyim hala bizim gelin olamadı ya benim hanım. Olamadı da benim umurumda değil, hanımı her zaman sancısı tutuyor. “Boş ver aldırma” desem de baktım ki onun da laf söz dinlediği yok, “ne haliniz varsa görün” diye ipin ucunu bıraktım.
    Bu arada tavşankanı çaylar gelip gidiyor. Gelinler kocalarını şikayet ediyor, çocuklar babalarını, babalar hepsini, anlayacağınız ‘ abdal çalıp Çingen oynuyor’ diye bir tabir var bizde işte o hesap. Konu nasıl ne şekilde açıldı bilmiyorum bir ara maçlardan, bu yılki transferlerden konuşulmaya başlandı. Hanımlar homurdansa da erkeklerin hemen hepsi birer spor bilgini edasıyla sayıp dökmeye başladılar. Bir ara kardeşim Cafer “Taha Galatasaraylı, amcası” dedi. “Eyvah” dedim. Baktım benim hanım o kadar insanın içinden bana “şimdi gör bakalım” der gibi bir bakış fırlattı.
    “Ben Galatasaraylı değilim” diye haykırdı Taha. Kimse ondan bu acarlığı beklemiyordu tabii. Annesi devreye girdi. “Fenerli oğlum” dedi. Taha ona dönerek “hayır Fenerli de değilim” diye çıkıştı. Tatilde özlemişler ya keratayı herkes pür dikkat Taha’yı kesiyorlar.
    “Ben Barcelona’yı tutuyorum artık. Benim takımım dünya şampiyonu “ derken akranları “saçmalama” der gibi Taha’ya sataşmaya başladılar. Bunda biraz da ilginin Taha üzerinde yoğunlaşmasının etkisiyle kıskançlık alametlerinin olduğunu da görmeyecek körlükte değildik elbette.
    Cafer “takım tutan oyuncularını bilmeli” diye çıkıştı. Taha göğsünü gere gere “biliyorum elbette” dedi. “Say o zaman” derken babası, Taha yönünü hafif bana dönerek, sesini de bir basamak yükseltip, bir çırpıda;
    “Kalede; Zom Hasan”
    “ Geri dörtlüde; Gübülük, Osoğ, Kör Hakkı, Temirağa”
    “Orta sahada; Kel Yusuf, Simitçi Ali Bekir, Köse Hasan”
    “ İleri üçlü de Dimitri, Danabaş, Makaryos”
    Odada neredeyse herkesin nutku tutulmuş, lal olmuşlardı sanki. Taha ise ayakta, zafer kazanan bir komutan edasıyla devam etti.
    “Teknik Direktörü Zabit Hacı, yedek oyuncular, Karsoğran, Tüysüz Hamza, Cıbıl Hasan”
    “Stadyumunun adı Domalan” diyerek konuşmasını beklerken, bana iyice dönerek;
    “Mustafa amcam da Barcelona’yı tutuyor” diyerek topu kucağıma attı. Hala kimsenin kılı kıpırdamıyor. Taha yanıma gelerek kollarımın arasına mutlu bir şekilde gömüldü. Ne de olsa aynı takımın taraftarıydık. Taha’ya çaktırmadan onun mutluluğunu bozacak hareket yapılmamasını işaret ettim. Güya sülalenin okumuş yazmış en büyüğü benim ya! Sözüm tutuldu tabii. Ama şaka yollu Taha’ya Barcelona’nın ilk on biri birkaç kez saydırıldı. Her seferinde gözlerimizden yaş gelinceye kadar güldük. Taha “bu aptallar niye böyle anlamsız anlamsız gülüyorlar” diye içinden geçirmiştir sanıyorum. Dimitri ve Makaryos hariç köyün ileri gelenlerini de lakaplarıyla böylece yad etmiş olduk. Dimitri ve Makaryos nasıl olsa yabancı transferlerdi. Üzerinde fazla durmaya gerek yoktu.
Çanakkale 19.06.2016